Tuesday, 1 October 2013

Çalar Saat Çöpe - Bukowski - Throwing Away The Alarm Clock
















Çalar Saat Çöpe

babam hep şöyle derdi:
"erken yatıp erken kalkan,
sağlıklı, paralı, akıllı olur".

ışıklar akşam sekizde sönerdi bizde
şafak vakti kahve, kızarmış bacon ve 
yumurtanın kokusuna uyanırdık.

babam ömür boyu böyle yaşadı 
genç, parasız ve (sanırım) akılsız 
öldü.

bu arada ben, öğüdünü tutmadım
geç yatıp geç kalkan biri oldum.

tamam dünyayı fethetmiş sayılmam
ama bir sürü sabah trafiğinden yırttım
herkesin düştüğü tuzakları es geçtim
ve tuhaf, harika insanlarla tanıştım. 

bir tanesi
kendim - hiç
tanımadığı biri
babamın. 

Charles Bukowski

Çeviren: Ümit Ünal

Throwing Away The Alarm Clock
my father always said, “early to bed and
early to rise makes a man healthy, wealthy
and wise.” 
it was lights out at 8 p.m. in our house
and we were up at dawn to the smell of
coffee, frying bacon and scrambled
eggs.  
my father followed this general routine
for a lifetime and died young, broke,
and, I think, not too
wise. 
taking note, I rejected his advice and it
became, for me, late to bed and late
to rise. 
now, I’m not saying that I’ve conquered
the world but I’ve avoided
numberless early traffic jams, bypassed some
common pitfalls
and have met some strange, wonderful
people 
one of whom
was
myself—someone my father
never
knew.

Friday, 23 August 2013

Gelecek - The Future

























"Konuş Bellek"in son bölümünde Nabokov, Marsilya limanının çarpuk çurpuk binaları arasından görünen kocaman ve çok güzel bir gemi bacasını tarif eder. Bu onu ve ailesini 2. Dünya Savaşı'ndan kurtarıp Amerika'ya, daha iyi bir geleceğe götürecek olan gemidir ve bacası sanki o parlak geleceğin bir parçası gibidir.

Bugün mutfak penceresinden baktığımda gördüğüm baca buydu. Koca bir X.

At the end of "Speak Memory" Nabokov describes the look of a huge and beautiful funnel of a ship among the crooked buildings of Marseille port. This is the ship that would take him and his family to America, safe from the 2nd World War, to a better future. And its funnel seems like a part of that bright future.  
I looked out of my window today and this was the funnel I saw, marked with a big X.

Tuesday, 9 July 2013

Nouvelle Magazine Röportajı - Esen Bahar Peker

Büyük görmek için tıklayınız.
Senaryolar, filmler, kitaplar… Sanat hayatınıza dair birçok birikim, ürün, yaratı arşivlerde, bellekte yer aldı. Peki, öncesi nasıldı? Üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul’a gitmek üzere yola çıktınız. Neler vardı aklınızda; nasıl sorular, istekler, hayaller? Nasıl karar verdiniz?

Okul biterken herkes gibi yönetmen olmak istiyordum ama o günkü koşullarda zor bir hedef olduğunu biliyordum. “Teyzem”in ilk versiyonunu okulun son yılında yazmıştım. Hayalim onun film olarak çekilmesiydi. Karar değil, mecburiyetten geldim İstanbul'a. İzmir'de kalsam, iş bulamayacağım kesindi.

İlk sinema deneyiminize Atıf Yılmaz gibi büyük bir ustanın yanında, başrolünün Müjde Ar olduğu, ‘Adı Vasfiye’ gibi döneme damgasını vurmuş, kült olmuş bir filmin setinde başladınız. Atıf Yılmaz ile tanışmanız ve stajyer olarak işe başlamanız nasıl oldu? Set ortamı nasıldı? Neler yaşadınız? Neler kattı bu size, neler getirdi?

1985 yazında Atıf Yılmaz'ın yardımcı yönetmeni Leyla Özalp ile tanıştım. Leyla yazdıklarımı okuyup beğendi ve önce Atıf Yılmaz'ın senaryo ekibinde yer almamı sağladı. Sonra da “Adı Vasfiye” için 4. asistan oldum ona. Kötü bir asistandım. Işıklara, mizansene, dekora bakarken kendi işimi unutuyordum. Yine de beni hoş görüp idare ettiler. Atıf abi'nin sıkı bir önçalışmaya dayalı çalışma tarzı, iş ahlakı-sevgisi, ekipteki herkese gösterdiği olağanüstü açık ve demokratik yaklaşım, pratik ve ekonomik çözümler bulma yeteneği beni çok etkilemiş ve örnek olmuştur.

Sonrasında sinema hayatınızda dönüm noktası olmuş ‘Teyzem’ filminin senaryosunu yazdınız. Halit Refiğ’in yönetmenliğini yaptığı film, sinema tarihi kadar kişisel tarihiniz içinde önemli olmalı. Anlatının gerçek bir hikaye olduğunu belirtmiştiniz. Gerçek hikâyeler de bükerek anlatılmış olaylar elbette ama merak ediyorum; Teyzenize ait, kurtardığınız notlardan yola çıkılarak mı yazıldı hikaye? Yazmaya nasıl karar verdiniz? Sonrası sizin için nasıl gelişti?

Teyzemin ben üniversitedeyken ölümü beni çok etkiledi ve dediğim gibi ilk versiyonu henüz okuldayken yazdım. Filmin hayata geçmesi Müjde Ar sayesinde oldu. Onunla “Adı Vasfiye” sırasında tanıştık. Senaryoyu okudu ve çok sevdi, çekilmesine önayak oldu. O günün koşullarında, Yeşilçam'da çok aykırı bir senaryoydu, Müjde gibi bir yıldız sahip çıkmasa çekilmesi imkansızdı. Senaryoyu aklımda kalan olaylardan, fotoğraflardan, bir iki hatıra defteri ve mektup sayfasından yola çıkarak yazdım. Senaryoda çocuk daha küçük ama ben gerçek olaylar yaşanırken, 17-18 yaşındaydım. Yaşananlar aklımda hala tazeydi. Yeniden yorumlamak ve kurmak (bütün acılı taraflarına rağmen) zor olmadı.

Filmi yeniden çekmeyi düşünüyordunuz, bununla ilgili planlara, çekimlere başladınız mı acaba? Bu filmde kimlerle çalışmayı düşünüyorsunuz?

Senaryoyu 1986'da ilk çekildiğinden beri yeniden, kendi yorumumla çekmeyi çok istedim. Halit Refiğ'e elbette büyük saygım var, usta bir yönetmendi. Ama doğal olarak her yönetmen gibi, filme kendi yorumunu getirirken değişiklikler yaptı, çok sevdiğim bazı şeyleri senaryodan attı. Bir de, filmde ciddi yapım hataları vardı. Çocuğun yıllar geçmesine rağmen büyümemesi gibi. Teknik aksaklıklar da eklenince film beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama bizim seyircimiz Türk filmlerine karşı hoşgörülüdür. Hikaye iyiyse teknik, prodüksüyon aksaklıklarını görmezden gelir çoğu zaman. Teyzem, 27 yıldır bir çok insanın sevdiği bir film oldu. Hikayesinde tüm zamanlara ve kültürlere seslenebilecek temel bir damar var bence. Bugünün tekniğiyle ve iyi bir yapım kalitesiyle çekilirse yeniden başarılı olacağından eminim. Senaryoyu bir kere daha kendi kafama göre yazdım. Bir büyük yapım şirketiyle, geçen sene bir süre görüştük ama sonra bütçesel şartlar yüzünden iptal oldu. Şu an rafta yine, ne zaman hayata geçer bilmiyorum ama sabrım ve heyecanım sonsuz o konuda.


9, Ara ve Nar’ı diğer filmlerinizden biraz daha ayrı özel bir yerde tutuyorsunuz. Bu filmleri sizin için özel yapan nedir?

Bu üç film tamamen hiçbir formüle bağlanmadan sadece “içimden gelen kızgın/üzgün/acılı sese” uyarak çektiğim filmler. Ayrıca üslup, teknik, anlatım vs açısından hesabını tam verebileceğim, iyisiyle kötüsüyle sahip çıkabileceğim işler. Diğer bazı filmlerde çeşitli sebeplerle üsluptan, mekandan, oyuncu kadrosundan, müzikten fedakarlık ettiğim, dış koşulların kaçınılmaz müdahelesiyle karşılaştığım durumlar oldu.

‘Nar’ senaryo, anlatım, kadro, değinilen dert ve meseleler açısından Türk Sineması için oldukça önemli bir film. İki kadın arasındaki ilişkiye, adalet sistemine, ahlakı yargılara, toplumsal değerlere, iktidar mücadelesine, iktidarın günlük hayattaki yansımalarına ve daha birçok konuya değiniyor. Burada asıl değinmek istediğiniz neydi? Meseleniz, anlatmak istediğiniz?

Bence Nar, 9 ve Ara ile kendiliğinden bir üçleme oluşturdu. Farklı şeyler anlatsalar da temaları ortak gibi. Üçünde de bir odanın içinden bütün bir Türkiye'ye bakma derdi var. Üçünde de “haksızlık”, “adalet arayışı” temel motifler. Nar'da bunlara belki “empati” eklenmiş olabilir. Türkiye'de son yıllarda toplumca empati yeteneğimizi kaybettiğimizi düşünüyorum. Empati olmayınca toplumun hastalanması, birlikte yaşayamaması, herkesin adaletsizlikten yakınması, kendi adaletini araması da doğal elbette.

Bunun dışında Amerikalı, Berlin in Berlin gibi filmlerin de senaryolarını yazdınız. Diğer filmlerinizden daha farklı bir çizgi ve anlatıma sahip… Bu filmlerin hayatınızdaki yeri nedir?

O senaryoları sadece günlük geçimimi sağlamak için yazdım. O günlerde başka işim, gelir kaynağım yoktu. İkisi de benim özgün fikrim değil, yönetmenleri tarafından ısmarlanmış senaryolardır. Her iki yönetmen de senaryoyu bir kenara koyup, kafalarına göre doğaçlama çektiler filmlerini. Jeneriklerinde adım var evet ama iki filmin de bitmiş halinde katkım çok çok az. Ben yazmasam da olurdu.

80’lerde sinemaya atılmış biri olarak Türk Sineması’nın birçok dönemine, kırılmalarına ve değişimlerine şahit oldunuz. Şu an 2000’lerde durum nasıl gözüküyor sizce? Ümit Ünal sinemasında nasıl değişimler oldu?

Yeşilçam'ın ölüm döşeğinde olduğu yıllarda sinemaya girdim. Görkemli bir şekilde ölüşünü gördüm. Sonra onun bıraktığı boşlukta eskisinden çok daha vahşi bir ticari sinemayla, büyük umut verici bir bağımsız sinema doğdu. O geçiş dönemini yaşadım. Ben ticari sinemada büyümüştüm ama sonra kendimi bağımsız sinema dünyası içinde var edebildim. Ticari sinema o kadar vahşileşmişti ki benim hikayelerimi bile kabul edemez hale geldi diyelim.

Elbette ne kadar eleştirirsem eleştireyim ticari sinemanın milyonlarla ifade edilen seyirci düzeyine ulaşması teknik bir başarı. Takdir etmek gerek. 80'lerde bu yoktu. Öte yandan bağımsız “sanat” sinemasının da yurt dışında elde ettiği başarılar çok heyecanlandırıcı.

“Teyzem”den beri aslında benzer hikayeleri anlatıyorum. Bulduğum olanaklara göre bazı filmler iyi oluyor, bazısı olmuyor. Sinemanın (genelde sanatın) en büyük cilvesi şu ki: Hiçbir şeyin, hiç kimsenin garantisi yok. Yaptığınız film başyapıt da olabilir, çöp de. Aradaki fark kılpayı. Bu en büyük yönetmenler için de böyle.

Sinema-edebiyat ilişkiniz hep iç içe oldu, edebiyat sizin en büyük besininiz olmalı… Bunun dışında film üretiminde nelerden ilham alıyorsunuz? Şarkılar, mekanlar, kokular, anılar, rüyalar, deniz, İstanbul…

Cevaplaması en zor soru. İlham nerden geliyor bilsek, ilhamsız kalınca gider ordan alırdık. Nereden geliyor bilmiyorum. İlham diye bir şey var mı onu da bilmiyorum. Bazı işler ilhamla değil, dediğim gibi, ısmarlama gelişiyor. Bazı işler de içimden atmak istediğim, iyi huylu ama acı veren bir ur gibi kendi kendine büyüyor ve patlayacak gibi olduğunda yazıp bir kenara koyuyorum; imkan bulunca da filmini çekiyorum.

Hasan Ali Toptaş’ın ‘Gölgesizler’ romanını sinemaya uyarladınız, sizin için önemli olan ve uyarlamak istediğini başka edebiyat eserleri var mı?

Okul yıllarımdan beri Shakespeare'in “Yazdönümü Gecesi Rüyası”nı Türkiye'ye uyarlama hayalim vardır. Komedi müzikal olarak. :) Bir de Gombrowicz'in “Pornografi” romanı ilk okuduğumdan beri hayalimde. Umarım sadece hayal olarak kalmazlar.

İşiniz, artık işiniz olmaktan çıkıp kendinizi ifade etme biçiminiz olsa da işi biraz kenara bırakalım… Neler yapıyorsunuz boş zamanlarınızda? En keyif aldığınız şeyler neler?

Yolculuk en eğlendiğim şey. Evde fazla oturunca sıkılıyorum. Neyse ki filmler, festivaller, dersler vs sayesinde çok yurt içi/yurt dışı yolculuk fırsatı doğuyor. Gittiğim şehirlerde müzeleri, kitapçıları, parkları, lokantaları keşfetmeye bayılıyorum. İstanbul'da olunca tek ilginç olabilecek tarafım işim, eğer çalışmıyorsam hayatım çok basit: Mutad şehir yürüyüşleri, evde çalışmak, arkadaşlara yemek yapmak... Yıllar önce çok çıkardım ama geceleri çıkmayı son yıllarda tamamen bıraktım. Yıllardır doğru dürüst TV seyretmiyorum. İnternet bağımlısıyım, sanal dünyada dolaşmaktan, sohbetten, okumaktan, müzik dinlemekten çok zevk alıyorum ama ondan da kurtulmaya çalışıyorum. Çok vakit çalıyor.

Uzun yıllar Londra’da yaşamışsınız, orada nasıl bir hayatınız vardı? İki kızınız hala orada yaşıyormuş. Merak ediyorum iletişiminiz nasıl, Ümit Ünal baba olarak nasıl biri? 

Eski eşim İngilizdi. 11 yıllık evliliğin son 3 yılını Londra'ya yarım saat mesafede bir banliyö kasabasında geçirdik. Ama bir ayağım hep İstanbul'da oldu. 2004'te ayrıldık. Ayrılık sonrası hayatım çok değişti. “İdeal” bir baba olduğumu sanmıyorum, bence hiçbir baba “ideal” olamaz zaten. Ama kızlarımı düzenli görüyorum, iyi bir ilişkimiz var, birlikte güzel vakit geçirip uzun uzun herşeyi konuşabiliyoruz.

Bu sayımızın dosya konusuna gelelim. Cesaret… Hayatınızda yaptığınız en cesur şey neydi? Hayatınıza değiştiren kendi devriminizi yaratan en cesur hamle…

20 yaşımda cebimde o zamanın 20 bin lirasıyla İstanbul'a taşınmak hayli cesur bir hamleydi. Ondan sonraki yıllarda da, gözü kapalı uçurumdan atlamaya benzeyen birkaç hayati adım attım. Ama en cesur hamlemi belki de henüz yapmamışımdır.

Son olarak hayalleriniz, istekleriniz ve gelecek projelerinizden bahseder misiniz?

Her zaman çekmecemde fikir aşamasında, ya da yarım kalmış, ya da bitse de henüz çekilememiş birkaç senaryo oluyor. Şu anda da öyle. Hangisi öne geçecek bilmiyorum.

Hayallerim elbette var ama fazla bahsetmiyorum çünkü hayallerin çoğu gerçekleşene kadar başkalarına gülünç görünür.

Bu hafta itibariyle 48 yaşındayım. Uzak geleceğe dair şimdilik tek planım (ya da umudum) 30-40 yıl daha aklen ve bedenen sağlıklı kalmak ve son ana kadar emekli olmamak. Başka plan yapmak gerekli mi, bilmem.

Teşekkürler

Esen Bahar Peker



Hayatınızın dönüm noktası? 
Hayatımda birkaç büyük değişim oldu. O yüzden tek bir dönüm noktası yok.
En büyük hayal kırıklığınız? 
Genellikle kötülerin kazandığını anlamak. 
Asla unutamadığınız? 
Bakışlar unutulmuyor. Aklımda çakılı kalmış birkaç bakış var, çok farklı insanlardan. 
Sizin için özel olan şarkı? 
Summertime - Gershwin 
Kendinizle ilgili en iyi keşfiniz? 
Pek iyi bir keşfim yok. Dışarıdan çok sakin ve uyumlu görünürüm ama sürekli kendimle kavga ediyorum. 
Başucu kitabınız? 
“Alemdağ'da Var Bir Yılan”- Sait Faik, “Göçmüş Kediler Bahçesi” -Bilge Karasu, “Lolita”- Nabokov. Çok var aslında: http://asyadada.blogspot.com/2011/08/basucu-kitaplarim.html 
Gizli kaçış yeriniz? 
Çocukken denizde 2-3 metre derinde, her dalışta dokunduğum bir kaya vardı. Çok sıkıldığım zamanlar o kayaya doğru daldığımı hayal ederim. 
Hayat mottonuz? 
“Özlü sözlere fazla güvenme.”



Wednesday, 3 July 2013

Kafka'nın Kitapları





Kafka 1904'te, arkadaşı Oskar Pollak'a şöyle yazmıştı: "Sadece bizi ısıran, canımızı yakan kitapları okumalıyız. Okuduğumuz kitap kafamıza bir darbe indirip bizi uyandırmıyorsa , okumaya ne gerek var? Mutlu etsin diye mi yoksa? Tanrım, hiç kitabımız olmasa daha mutlu olurduk aslında; bizi mutlu edecek kitapları kendimiz de  kolayca yazabilirdik. Asıl ihtiyacımız olan bize kendimizden çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi feci bir felaket halinde çarpacak kitaplar, bize sanki ormana insanlardan çok uzağa bir intihar gibi sürgüne gitmişiz hissi verecek kitaplar. Kitap dediğin, içimizdeki donmuş deniz için bir balta olmalıdır. Ben buna inanıyorum." 

Aklın Kabusu: Franz Kafka'nın Hayatı kitabından. Ernst Pawel


‘Altogether,’ Kafka wrote in 1904 to his friend Oskar Pollak, ‘I think we ought to read only books that bite and sting us. If the book we are reading doesn’t shake us awake like a blow on the skull, why bother reading it in the first place? So that it can make us happy, as you put it? Good God, we’d be just as happy if we had no books at all; books that make us happy we could, at a pinch, also write ourselves. What we need are books that hit us like a most painful misfortune, like the death of someone we loved more than we love ourselves, that make us feel as though we had been banished to the woods, far from any human presence, like a suicide. A book must be the axe for the frozen sea within us. That is what I believe.’  From The Nightmare of Reason: A Life of Franz Kafka by Ernst Pawel

Saturday, 29 June 2013

Still Here - Langston Hughes

Still Here

been scared and battered.
My hopes the wind done scattered.
Snow has friz me,
Sun has baked me,

Looks like between 'em they done
Tried to make me

Stop laughin', stop lovin', stop livin'--
But I don't care!
I'm still here! 

OT Dergisinden Bir Söyleşi




"Bu röportaj kalıcı şeylerden bahsetme fırsatı, gerçek bir teneffüs oldu bana. İnsanlar yaralanır ölürken, baskı ve şiddet bunca insanın hayatını karartırken kitaplardan, hikayelerden, bahsetmek “lüks” gibi görünebilir. Ama bu günler geçtikten sonra, güç dengeleri değiştikten sonra, biz ve bizi tanıyan herkes gittikten sonra da bazı kitaplar kalacak ve aynı sözleri tekrar tekrar fısıldayacaklar."









Çocukluk ve ilk gençlik yıllarınızda neleri okumaktan keyif alırdınız?

Bir çok öğretmen çocuğu gibi, ansiklopedi dolu bir evde büyüdüm. Hayatı ilk önce ansiklopedi sayfalarından öğrendim. Hayat, Resimli Bilgiler vb ciltlerini ezberledim denebilir. Onlara orta son civarında “Kadın ve Erkek – Ruhsal Ve Cinsel İlişkiler Ansiklopedisi” eklendi. Bu 1970'lerde çok iyi yazılmış ve çevrilmiş, mükemmel bir ansiklopediydi. Sadece seksten değil, edebiyattan sanattan, psikolojiden bahsederdi. Lewis Carroll'dan Shakespeare'e ve Beatles'a uzanan göndermeler, harika klasik ve modern resim reprodüksüyonları vardı.

İlkokuldan itibaren Aziz Nesin'in hayranıydım. Her kitabını okudum. Lise sırasında Sait Faik hayranlığım başladı. Onun da hemen hemen her hikayesini tekrar tekrar okudum (hala da okuyorum). Onun dışında evdeki ufak kitaplıkta ne varsa okumaya çalıştım. Tanpınar o yaşta ağır geldi mesela ama Ahmet Rasim'i çok severdim. Bir de kitaplıkta bulduğum “Allahın Gazapları” adında beş ciltlik dini bir roman dizisini defalarca okudum. Üç büyük dinin konu ettiği temel olayları Tevrat ya da Kur'an'ı okumadan önce o romanlardan öğrendim. Küçükken kendimce çok dindardım denebilir.

Okumasaydım ben bana hiç benzemezdim’ dediğiniz yazarlar veya kitaplar var mı? Varsa neler?

Küçükken okuduklarım bir şekilde temel oluşturmuştur mutlaka. Ama gözümü başka bir dünyaya açan kitaplarla üniversitede tanıştım. Mesela Bilge Karasu'nun “Göçmüş Kediler Bahçesi” böyle bir kitaptır. Sonra Nabokov'un Lolita'sı. Ece Ayhan'ın “Yort Savul”u. Kafka'nın hikayeleri ve “Amerika”sı. Sevim Burak'ın hikayeleri ve oyunları. Borges. Bunları okumak beni sarstı, “kendime” getirdi diyeyim.

Ama yıllar içinde okuduğunuz her şey sizin karakterinizin parçası olur zaten. Mesela çocuk yaşta okuduğum Çetin Altan'ın “Bir Yumak İnsan” kitabı insanlara büyük bir hüzünle, merhametle bakmamı sağladı sanırım. Leyla Erbil'in “Gecede”si, Orhan Pamuk'un “Kara Kitap”ı, Latife Tekin'in “Buzdan Kılıçlar”ı olmasa da eksik kalırdım eminim. Bunun gibi edebi/ edebiyat dışı sayısız kitabın, makalenin, çizgi romanın üzerimde kim bilir ne etkileri vardır...

Özellikle düşkün ya da mesafeli olduğunuz türler var mı?

Kurmacada tür ayırmıyorum, yazar ayırıyorum denebilir. Korku ya da polisiye düşkünü değilim mesela ama sevdiğim bir yazar yazmışsa okurum. Sonra sanat tarihi üzerine okumayı çok seviyorum. Uluslararası bir müzede kimin kim, neyin ne olduğunu anlayıp anlatacak kadar sanat tarihi birikimi edindim sanırım. Eski-yeni oyun metinleri okumak da vazgeçilmez bir şey.

Klasiklerden sizde en çok iz bırakanlar hangileri ve hayatınızın hangi dönemlerinde size eşlik ettiler?

Shakespeare'in dünyasıyla üniversitede tanıştım ve hayat boyu, hem bu dünyanın büyüklüğünden ürktüm hem de her sayfada mucizeler bularak içinde kayboldum. Oyun ve şiirlerinin çoğunu tabii ki önce Türkçe çevirilerinden, İngilizcem geliştikçe de özgün hallerinden okudum. Bir dönem Londra'da yaşamaya çalışırken, İngiliz tanıdıkları ezbere bir iki sonnet okuyarak şaşırtmayı severdim. (Son yıllarda hafızama o kadar güvenmiyorum.) Shakespeare hakkında yazılmış kitapları okumayı da severim, sadece bir yazar ya da şair değil, edebiyatın içinde başlı başına bir dünya.

Sizi okurken en çok zorlayan kitaplar veya yazarlar nelerdi ve neden?

Çok disiplinli ve fedakar bir okur değilim. Hatta tembelim. 20-30 sayfadan sonrasını okuyamadığım yüzlerce kitap vardır eminim. Okuyamadığım kitapların çoğu için suçluluk duymam; çoğunu zevk farklılığı ile açıklarım. Bazısına da elbet aklım, algım, birikimim yetmiyordur. Ama mesela bazısını söylerken utanıyorum: Maalesef pek çok okurun tutkuyla bağlandığı Kemal Tahir romanlarına yıllardır giremedim, okuyamadım. Ya da mesela Nabokov hayatta en sevdiğim yazar olmasına rağmen “The Gift” romanına defalarca başladım ve ilerleyemedim. Neden bilmiyorum. Belki de bazı kitaplar zamanını bekliyor.

En basarili buldugunuz edebiyat uyarlamalari neler ve neden?

Edebiyattan sinemaya başarılı uyarlama, özgün kitabı ya da hikayeyi unutturabilen uyarlamadır. Büyük edebiyat yapıtlarından bence iyi uyarlama olamıyor. Çünkü seyirci kitabın yazılı halini, kaynak metni unutamıyor. Kafka'dan bugüne kadar bir tek iyi uyarlama görmedim. Ya da gördüğüm iki Lolita uyarlamasını feci buldum.

Marquez ya da Yaşar Kemal uyarlamaları da bence sinemada, kaynak kitaplar kadar büyük filmler olamadı. Kendi tecrübemde, Hasan Ali Toptaş'ın “Gölgesizler”inden serbest bir uyarlama yaptım ve romanın sadık okurları tarafından beğenilmedi. Çünkü iyi yazarların dilde yarattıkları büyüyü sinemada yaratmak çok zor,hatta imkansız.

Oysa mesela Hitchcock'un bir çok filmi popüler romanlardan uyarlama ve çok iyi filmler, ama kimse kaynak romanları hatırlamıyor. Filmler, romanların çoktan önüne geçmiş, romanları unutturmuş.
Bunun tam tersi örnekler de var: Mesela Mamet'in çok iyi oyunundan uyarlama olan “Glenngarry Glen Ross” film olarak da harika. “Brokeback Mountain” da çok iyi bir kısa hikayeden, iyi bir uyarlama. Bunlar şu an aklıma gelenler. Ama iyi uyarlama, “iyi film”den de zor bulunan bir şey.

Bir hayal veya hedef olarak sinemaya uyarlamayı istediğiniz bir roman var mı?

İlk okuduğumdan beri Shakespeare'in “Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası”nı Türkiye'ye uyarlayarak bir versiyon yapmayı hayal etmişimdir. Bir de Gombrowicz'in “Pornografi” romanı, yine Türkiye'ye uyarlama hayalim var.

Hayatınız boyunca aynı kitabı okuyacak olsaydınız bu kitap ne olurdu? (Diger bir deyisle basucu kitabınız nedir?

Yıllar önce bir gazete için şöyle bir “Başucu Kitaplarım” listesi yapmıştım, pek de değişmedi. Kişisel blog sayfamdan link veriyorum:


Bu listeden tek bir kitap seçmem gerekse hangisi olurdu bilmiyorum. Belki Lolita.

Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Şu an bir kilometre ötemde, İstanbul'un merkezi Taksim gerilim içinde. Ülke nereye varacağı belli olmayan bir kargaşadan geçiyor. Bu röportaj kalıcı şeylerden bahsetme fırsatı, gerçek bir teneffüs oldu bana. İnsanlar yaralanır ölürken, baskı ve şiddet bunca insanın hayatını karartırken kitaplardan, hikayelerden, bahsetmek “lüks” gibi görünebilir. Ama bu günler geçtikten sonra, güç dengeleri değiştikten sonra, biz ve bizi tanıyan herkes gittikten sonra da bazı kitaplar kalacak ve aynı sözleri tekrar tekrar fısıldayacaklar. Diyelim Sait Faik ve Nabokov'un 60-70 yıldır, Shakespeare'in 400 yıldır okunup bambaşka insanlara bambaşka manalar sunması bana mucizevi geliyor. Bilge Karasu'yu bundan 100 yıl sonra okuyacak olanları kıskanıyorum.

Alev Karaduman'ın yaptığı bu söyleşi OT Dergisi'nin Temmuz 2013 sayısında yayınlandı. 



Tuesday, 18 June 2013

DURAMAYAN ADAM - Ümit Ünal



Galiba üç gündür, karısı Dursun Bey'e tek laf etmemişti. Bu onun kendince sessiz isyan yöntemiydi. Bütün evlilik hayatları boyunca yani son otuz iki yıldır bir tek kavga etmemişlerdi, sesleri bile yükselmemişti. Dursun Bey karısını severdi. Karısı da onu. Otuz iki yılda birkaç kere Selda Hanım susma eylemine girmişti. Son yıllarda bu susmalar artmıştı. Hiç bir şey demeden, günlük hayatın akışını bozmadan, temizliğini yemeğini akşam beş çayını aksatmadan susardı Selda Hanım. Onun neden sustuğunu, küskünlüğün gerçek sebebini Dursun Bey çoğu zaman bilemez, tahmin edemez, ancak susma cezası kendiliğinden bitince anlardı. Çoğu zaman bu sebep sudan bir kıskançlık, Dursun Bey'in iki laf arasında ettiği düşüncesizce bir söz falan olurdu. Dursun Bey ilk bir iki susma isyanında karısına sorular sormuş, neden sustuğunu anlamaya çalışmış ama cevap alamayınca vazgeçmiş ve işleri oluruna bırakmıştı.

İşin tuhafı Dursun Bey asla bırakmazdı karısıyla konuşmayı. Sanki hiç bir şey yokmuş gibi, cevap gelsin gelmesin konuşurdu. Havadan sudan bahseder, televizyondaki dizilere yorum yapar, yemek ister, çay ister, bazen bir kadeh rakı isterdi. Karısı da susmasına rağmen, sanki hiçbir şey duymuyormuş gibi davranmasına rağmen itiraz etmeden istenileni yapardı. Biraz önce de Dursun Bey'in yanındaki sehpaya bir bardak çay ve bir dilim kek bırakmış, sonra da sessizce taze fasulye ayıklamaya koyulmuştu. 

Çocukları olmamıştı. Şehrin merkezine oldukça yakın, deniz manzaralı nezih bir sokakta, Dursun Bey'in babasından kalma eski usul bir apartman dairesinde oturuyorlardı. 

Dursun Bey “Bu sefer neden susuyor” diye geçiriyordu içinden ama asla sormayı düşünmüyordu. Ama yani bu suskunluk gerçekten münasebetsiz bir zamana denk gelmişti. Ülke bir ateş çemberinden geçiyor gibiydi. Sokaklarda Dursun Bey'in hiç anlam veremediği, çoğu genç insanlardan oluşan bir kalabalık polisle çatışıyordu. Hikayenin başını kaçırmıştı Dursun Bey, şehir merkezindeki parkta ağaç mı kesmişler, bir şey olmuş, polis fazla gaz bombası atmış, falan. Başbakan parka bir kışla yaptıracakmış. Filan. Park- kışla hikayesi neydi, anlamıyordu Dursun Bey. Zaten dışarı çıkmayı çok seven biri değildi. Kalabalıklardan çekinirdi. Ne kışlası, orda kışla mı varmış? Kışla mı yapılacak, alışveriş merkezi mi, otel mi? Ne? Hikayenin başı kaçınca gerisi iyice karışık geliyordu. Yirmi gün boyunca ağaçtı kışlaydı deyip sokaklarda vuruşanları, gaz ve basınçlı su sıkılan bayraklı pankartlı kalabalıkları seyretmişlerdi. Seyretmek derken o görüntülere otuz saniyeden fazla dayanamıyordu Dursun Bey, hemen zaplıyordu. Karısı otuz saniye bile değil, görür görmez gözlerini kapıyor ve “Ay ay ay, ay Dursun ay Dursun!” diye bağırıyordu sadece. Sonra da “Allah ıslah etsin, Allah bu milleti korusun” diye kendince bir dua ediyordu. Gençken yaşadıkları “anarşi zamanı”nı hatırlıyorlar ve çok korkuyorlardı.

Sadece bir kere bir kanalda beliren gaz ve direnen kalabalık görüntülerinden birini zaplamaya hazırlandığı anda, Dursun Bey'in parmağı havada kalmıştı. Çünkü ekranda, canlı yayında kendi sokaklarının hemen girişindeki köşe marketi görmüştü. Market sahibi Enis telaş içinde mallarını toplayıp kepenklerini indiriyordu. Dursun Bey ve karısı o güne kadar bir iki kilometre öteden duyulan sloganlar ve gaz tüfeği seslerinin şimdi çok çok yakından geldiğini fark ettiler. Sonra burunlarına tuhaf, çok pis bir koku geldi ve ne olduğunu anlayıp pencereleri kapamakta çok geç kaldıkları için ikisi de deli gibi öksürmeye başladı. Sokakta yüzlerce kişi vardı, atılan gaz içeriye de biraz sızmıştı. Pencereleri kapadıktan sonra Dursun Bey bu nefesini kesen gazın onu öldüreceğini düşündü. Ciğerleri patlayacak gibiydi. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Karısı “Ay Dursun ay Dursun, ay ay ay, Allahım yardım et bize!” diye bağırdı. Sonra lavaboya yetişemeden kustu, banyo kapısının dibine yığılıp ağladı, ağladı.

Dursun Bey hayatta birkaç bayram ve cenaze namazı dışında namaz kılmamıştı. Karısı Ramazan gelince mutlaka oruç tutardı. Dursun Bey midesini bahane ederek onu da yapmazdı. Ama ikisi de dua eder ve “Allah korusun”, “Allah ıslah etsin” gibi deyişleri bolca kullanırlar ve kendilerini dindar sayarlardı.

Kalabalık çabuk dağıldı, sesler uzaklaştı ve geri gelmedi. Yine de Dursun Bey ve karısı sabaha kadar pencereleri açmadılar. Korkudan ışıkları söndürüp karanlıkta oturdular. İkisi de uyuyamadı. Sabahın ilk ışıklarında sızdılar. Neyse ki sabah işe gitme sorunu yoktu.

Dursun Bey iki senedir emekliydi. 57 yaşındaydı. Bugüne kadar polisle başı asla derde girmemişti. Polis karakolu denen şeyi sadece filmlerden ve dizilerden biliyordu. Askerde bir yüzbaşıdan bir yanlış anlama yüzünden yediği tokat hariç devletten hiç kötü muamele görmemişti. 12 Eylül darbesinde üniversitedeydi. Siyasete hiç bulaşmamıştı. Okula sorunsuz girip çıkan ve kimseden dayak yemeyen tek kişiydi. Ne sağcılar ne solcular ne de polisler onu dikkate almışlardı. Dursun Bey upuzun boyuna ve iri cüssesine rağmen, bazen saydam olduğunu düşünürdü. 

O gazlı geceden sonra biraz da kendi güvenlikleri için, televizyonda çatışma direniş haberlerini dualar ede ede daha dikkatle seyreder oldular. Meğerse binlerce kişi şehrin merkezindeki parkı korumak için işgal etmişti. Anlayamadılar. Sonra güzelim bir yaz akşamı polis parkın olduğu meydana inanılmaz bir şiddetle girdi ve binlerce insanı gazla, zehirli suyla dağıttı. “Büfenin camına konmuş sineğe balyozla saldırıyorlar sanki, n'oluyoruz?” dedi Dursun Bey karısına. Polisi de anlamıyordu direnenleri de. “Neyin savaşını veriyorlar? Neyi değiştirecekler ki? Neyi değiştirebildiler bugüne kadar?” diyordu. Devlet güçleri balyozla her yeri dümdüz edip meydandan geçmeyi yasakladı. Ertesi gün bir televizyon kanalı “Park halka açıldı, şu an kimsenin girmesine izin verilmiyor” dedi. Başbakan farklı kalabalıklara muzaffer bir konuşma yaptı. Dursun Bey bu adama ısınamamıştı hiç. Siyasi sebeplerden değil. Dursun Bey'i kimin hükümet ettiği ilgilendirmiyordu. Parası vardı. Midesindeki ufak rahatsızlık dışında sağlığı yerindeydi. Karısı ara sıra manasız şeylere küsse de onu seviyordu. Yaklaşık ayda bir, bazen daha seyrek, eğer ikisinin de keyfi yerindeyse, sevişiyorlardı bile. İktidarda kim olursa olsun Dursun Bey'in hayatını değiştiremezdi. Yeter ki esprili olsun. Efendi olsun. Güzel konuşsun. Sakin ve kibar konuşan düzgün siyesetçileri beğenirdi. O ve karısı yirmi küsur yıldır oy kullanmamışlardı.

“Dayağı yediler, artık pısar kalırlar biter bu olaylar” diyordu karısına. Karısı ona cevap vermiyordu. Bu kargaşada Dursun Bey karısının ona ne zaman küstüğünü farkedememişti. Yanlış hatırlamıyorsa son 2-3 gündür o haberlere yorum yapıyor, elinde kumanda sürekli zap yapıyor, karısı sadece bakıyor ve tek kelime etmiyordu. Dursun Bey nasıl olsa geçeceğini biliyordu. “Devletle oyun olmaz, haklı da olsan devlet bu, eğeceksin başını, yoksa koparırlar” diyordu. Karısından hiç ses yoktu. Dursun Bey “Bitecek bu, böyle böyle nereye kadar?” diyordu.

Ama isyan bitmiyordu. Kalabalıklar meydanlardan zorla sürülseler de protesto için başka yollar icad ediyorlardı. Kanallar arasında zaplarken boşaltılmış meydanın ortasında heykel gibi dimdik duran bir adam gördü. Haber spikeri adamın saatlerdir öylece dikildiğini, milim kıpırdamadığını anlatıyordu. Adamın adı bir anda “duran adam” ilan edilmişti, herkes ondan bahsediyordu. Bunun üzerine adamın yanına gelip dikilen başka protestocular da çıkmıştı. Hem meydanda hem de şehrin başka yerlerinde “duran adam”lar, “duran kadın”lar belirmişti. Polis önce şaşkın ve kararsız kalmış sonra kendisini canlı bir heykele dönüştürüp durduk yerde duran bu insanları da “direnişçi” diye toplamaya başlamıştı. “Yahu durduk yerde durmak da mı yasak?” diyordu Dursun Bey.

Karısı “Kızıl Gelinlik” başlayacak değiştir şunu.” dedi.

Dursun Bey hayretle günlerdir ilk kez konuşan karısına baktı. Karısı ona değil uçlarını kesip ayıkladığı taze fasulyeye bakıyordu. Dursun Bey onun susma cezasını bitirdiğine içinden sevindi. Çok sevindi. Ama yıllardır hep olduğu gibi, sevincini göstermedi. “Kızıl Gelinlik” onun da tiryakisi olduğu diziydi. Yine de gayet sakin itiraz etti: “Hayatım ya bu haber çok enteresan. Baksana insanlar durmaya başlamış. Hiçbir şey yapmıyorlar. Duruyorlar öyle. Polis de duranları bile topluyor.” Keyiflendi, gülerek “Yahu ne şimdi bunların suçu, duruyorlar işte” dedi.

Tam yeni bir cümleye daha girecekti ki, karısı elindeki uzaktan kumandayı kapıverdi. “Kızıl Gelinlik”in oynadığı kanalı seçti. Sonra da kumandayı açık pencereden aşağı fırlattı. Diziyi açmıştı ama gözü yine fasulyelerdeydi.

Dursun Bey dehşetle, hayretle, biraz da korkuyla karısına baktı. Selda Hanım hayat boyu ona karşı böyle bir harekete kalkışmamıştı. İki kişilik huzurlarıyla övünür, herkese “Biz bu evde yüksek sesle bile konuşmadık” derlerdi. Elinden kumandayı kapmak? Pencereden atmak? Dursun Bey nefessiz kalmıştı sanki. Bağırmaya çalışırken sesi incecik çıktı: “Delirdin mi sen Selda?” Pencereye koşup aşağıya baktı.

Şükür, kumanda kimsenin kafasına gelmemişti. Sokağın ortasında yatıyordu. Pil haznesi açılmış, piller ortalığa saçılmıştı.

Dursun Bey karısına baktı, ne diyeceğini bilemedi. Derin bir nefes aldı. Doğrudan kapıya yöneldi. Hızla döne döne merdivenleri indi. Gözleri kararıyordu sanki,başı dönüyordu. Sokak kapısından çıkarken çevreye bir bakındı. Sokaktan birkaç kişi geçiyordu sadece. Bir iki pencerede dışarıyı seyreden komşular vardı. Herkes kendi dünyasındaydı. Kimse dikkat etmemişti kumanda olayına. Gidip kumandayı yerden aldı. Pilleri toplamaya çalıştı. Bir tanesi eksikti, kimbilir nereye uçmuştu. Yine çevreye bakarken. biraz ileriye park etmiş, kapıları açık bir polis arabasını farketti, içinde iki polis ona bakıyorlardı.

Dursun Bey hemen başını çevirdi. Bugüne kadar polisle başı derde girmemişti hiç. Elinde kumandayla apartmanın kapısına yürüdü. Kapı kapanmıştı. İtekledi. Olmadı. Kapının kendiliğinden kapanmasını sağlayan düzeneğin üç dört yıl önce apartman yönetimi kararıyla takılmasına Dursun Bey öncülük etmişti. Zile bastı. Ses yok. Tekrar bastı yine ses yok. Dursun bey sokağın ortasına gelip üçüncü kattaki açık pencereye “Selda” diye seslenecek oldu. Ses yok, pencere boş.

Hava yavaştan kararıyordu. Dursun Bey ürperir gibi oldu. Apartman kapısına gitti. Zile ısrarla bir kez daha bastı. Sonra bir kez daha ve bu sefer parmağını çekmedi.

Bir kadın ona tuhaf tuhaf bakarak geçti. Dursun Bey Başını kapıya yaslayıp dişlerinin arasından, hiç etmediği küfürlerden birini etti. Neye kızmıştı karısı? Neydi ki derdi? “Selda ya!” diye yukarı doğru avazı çıktığı kadar bağırdı. O zaman polislerden birinin arabadan çıktığını ve ona dikkatle baktığını fark etti.

Dursun Bey 57 yaşındaydı. Bugüne kadar polisle başı derde girmek bir yana, bir polisle gözgöze bile gelmemişti. Yere baktı. Sanki asıl derdi kumandaymış gibi, kumandaya ve üzerindeki rakamlara baktı. Bir elini cebine soktu ve öylece durdu.

Nasıl düşmüştü ki bu hale? Parası vardı. Midesindeki ufak rahatsızlık dışında sağlığı yerindeydi. Karısı ara sıra manasız şeylere küsse de onu seviyordu. Yaklaşık ayda bir, bazen daha seyrek, eğer ikisinin de keyfi yerindeyse, sevişiyorlardı bile. Ve evet, bazı tanıdıkları gibi o malum haptan kullanmasına gerek yoktu sevişmek için. Ne istiyordu daha karısı? Şimdi sokağa mı atmıştı onu? Polisten yardım istese? Karım beni sokağa attı dese. Belki bir maymuncukla...

Sonra gözleri yine polise kaydı. Polis hala ona bakıyor ve yanına gelmek için sebep arıyordu sanki. Dursun Bey birden, düşünceye dalıp fazla uzun bir süre hareketsiz kaldığını, neredeyse şu yeni çıkan “duran adam”lardan birine benzediğini farketti. Hemen duruşunu değiştirdi. Bir ayağını öne attı. Kolunu duvara yasladı.

Polis hala bakıyordu. Gözlerini ayırmadan yanındaki polise bir şey söyledi.

Dursun Bey “Duran Adam” olmadığını kesinlikle kanıtlamak için kendi ekseninde şöyle bir döndü. İçinden bir ritm tutarak sağ ayağını yere vurmaya başladı. Hiç bir şey yokmuş, evinin kapısı önünde dikilip gelen geçene bakıyormuş ve kendi kendine bir şarkı söylüyormuş gibi kumandayı bacağına vuruyordu. Duran adam değildi, çünkü durmuyordu. Polis başını çevirmişti. Dursun Bey'in ayağı ve sol bacağına vurduğu kumanda işlek bir ritm oluşturuyordu. Sağlığı yerindeydi. Karısı ara sıra manasız şeylere küsse de onu seviyordu. Siyasete hiç bulaşmamıştı. İktidarda kim olursa olsun Dursun Bey'in hayatını değiştiremezdi.