Wednesday, 3 June 2026

32. Altın Koza sonrası Arel-Repost dergisinden bir röportaj

 Bu röportajı geçen sene 32. Altın Koza Film Festivali'nin hemen sonrasında, Arel Üniversitesi'nde öğrencilerin çıkardığı bir dergi olan Repost için yapmıştık. Bugün bilgisayarda başka bir şey ararken karşıma çıktı, kaybolmasın diye burada paylaşıyorum:



Adana Altın Koza Film Festivali
nde jüri başkanlığı görevini üstlendiniz. Türkiyenin en büyük festivallerinden biri olan Altın Kozada Jüri Başkanlığı yapmak nasıl bir histi?

Adana'da daha önce 2015 yılında da jüri başkanlığı yapmıştım. 2019'da da Istanbul Film Festivali'nde Ulusal Yarışma jürisinin başkanıydım. Yabancısı değilim bu hissin ama her seferinde tabii ki heyecan ve sorumluluk duygusu ağır basıyor. Bizim ülkemiz gibi kimi kültürlerde "astığı astık, kestiği kestik" yönetici modeli geçerlidir. Jüri başkanlığı gibi çok kısa süreli bir “yönetici” pozisyonuna gelen insanlar arasında, kendilerini hükümdar gibi görüp en kişisel hisleriyle (kıskançlık, hınç, intikam vb) ya da çıkar beklentileriyle davrananlar olabiliyor. Kendi seçimlerini tüm jüriye dikte edip, jüriyi kötü anlamda etkileyebiliyorlar. Her festival öncesi kimi jüri başkanları için "O, şu şu yönetmene ödül vermez" ya da tam tersi, "O kesin şuna verir" cinsi dedikodular döner. Bunların bazısı haklı da çıkar. Yıllardır bir çok festivalde yapılan tuhaf haksızlıkları gözledim, bir yönetmen olarak kendim de haksızlıklara maruz kaldım. Ama bu yanlı tutumlar, hem festivallere hem de genel anlamda ülke sinemasına zarar veriyor. Yarışmalar, jüriler geçici hükümdarlığımızı ilan ettiğimiz, hınç ve intikam duygusuyla hareket ettiğimiz yerler olmamalı. Sonuçta sizi o jürinin başına, yarışmanın o yılına bir "damga" vurun, Trump kararnamesi gibi kocaman, çirkin bir imza atın diye davet etmiyorlar. İşiniz önemli ama çok da basit: Bir jüriyle birlikte, o yılın seçkisi içinde, öne çıkan ve geleceğe örnek olacak filmleri, oyuncuları, sinemacıları seçeceksiniz, sonra da eve dönüp sıradan bir fani olarak hayatınıza devam edeceksiniz.

Bu süreçte, farklı bakış açılarının olduğu bir jüri içinde karar alma süreçlerini nasıl yönettiniz? Özellikle büyük ödüller söz konusu olduğunda, farklı kriterlere sahip jüri üyeleri arasındaki uzlaşma noktaları ve yaşadığınız zorluklar neler oldu?

Yıllar içinde başka jürilerde, üyelerin birbirinin sanat anlayışını yargılamaya çalıştığını, çok uzun ve sıkıcı "öğreten adam" konuşmaları yapıldığını gördüm. İki oturumda toplam 13 saat süren jüri toplantısı gördüm. Mutlaka kendi kayırdığı aday ödül alsın ya da şu kişi ödül almasın da kim alırsa alsın diye kendini parçalayan jüri üyeleri gördüm. Dışarıdan hiçbir baskıya ya da etkileme girişimine şahit olmadım ama jürilerin kendi içinde şiddetli çatışmalar, manipulasyonlar yaşandığını gördüm. 

Jüri başkanlığı yaparken kendimi mümkün olduğu kadar geride tutarak demokratik bir jüri  ortamı yaratmaya uğraşıyorum. Jüri içinde gereksiz manipulatif tartışmalardan kaçınıyorum. İlk buluşmada şöyle diyorum: "Hepimizin sanat-sinema anlayışı farklı, o yüzden boşa tartışmayalım, birbirimizi ikna etmek zorunda değiliz. Bana sadece her kategori için ilk üç adayınızı söyleyeceksiniz." Tabii ki filmleri izledikten sonra, yemeklerde vs ister istemez konuşuyoruz, düşüncelerimizi paylaşıyoruz ama onun dışında uzun tartışmalara girmiyoruz. Son jüri toplantısında herkes "En İyi Film", "En İyi Oyuncu" vs her kategoride ilk üç adayını söylüyor. Herkesin birinci adayına 20, ikinciye 10, üçüncüye 5 puan veriyoruz, sonra her filmin puanlarını topluyoruz. Sonuçlar az çok kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bazen kimi dallarda birbirine çok yakın puanlar çıkabiliyor. O zaman Altın Koza'da yaptığımız gibi, o dalda ödülü paylaştırıyoruz. Kimsenin ilk üçüne girmeyen, adı hiç geçmeyen adaylar üzerine konuşmuyoruz. 

Ödül gecesi sahnede konuşurken bir espri olarak "kararı aritmetik verdi" dedim, bunu da yanlış anlayıp eleştirenler olmuş. Kararları elbette hesap makinesi değil biz verdik, kastettiğim şey bu temel oylama yöntemiydi. Daha iyi bir yöntem önerisi olanlar çıkabilir ama benim kendimce bulduğum en tarafsız çözüm bu. 

Elbette, sanat alanında "2x2=4" gibi aritmetik işlemez, tamamen tarafsız olmak mümkün değil, hepimiz kendi beğenimiz, birikimimiz ve sınırlarımız kadarız. Ama bu yöntemle daha çok bağıranın hakim olduğu jüriler son bulabilir, kötü niyet, adam kayırma ya da haksızlıklar azaltılabilir. Tabii "astığı astık" jüri başkanı isteyenler hep vardır, onları acılarıyla başbaşa bırakıyorum. Son Altın Koza'da çok uyumlu insanlarla çalıştım. Düşüncelerimiz, beğenilerimiz elbette farklıydı ama bu sorunlara, kavgalara yol açmadı. Anlattığım yöntemle karşılıklı saygı içinde çalıştık. Sanırım içimiz rahat ayrıldığımız, hepimizin mutlu hatırlayacağı bir festivaldi. 

​Bir jüri olarak, filmlerde aradığınız kriterler nelerdir? Bir filmin Altın Koza gibi önemli bir ödülü almasını sağlayan şey, teknik mükemmeliyet mi, hikâyenin özgünlüğü ve sinema diliyle kurduğu ilişki mi, yoksa başka bir faktör mü? 

Hepsi. Sinemamız artık teknik sorunları büyük ölçüde aşmış görünüyor. Sinema salonlarındaki kötü projeksiyon sorunu dışında, filmlerin kendi teknik kalitesi hayli yüksek. Ödül kararlarını asıl etkileyen sanırım hikayenin ve kurulan sinema dilinin özgünlüğü ve filmin yarattığı "bütünlük duygusu. Ama burada bir formülden, reçeteden bahsetmeye imkan yok. Filmlerle ilişkimiz bence aşka benziyor. Herkes hayalindeki "büyük aşk"ı çeşitli şekillerde tarif eder ama hiç beklenmedik bir anda gidip o tarife hiç uymayan birine aşık olabilir. Bence bir filmi beğenirken ya da bir insana aşık olurken de asıl belirleyici olan şey "X faktörü". 

Bu festivalde, sizin kişisel sinema anlayışınıza en yakın bulduğunuz ve keşfettiğiniz” yönetmen, oyuncu veya film oldu mu? 

Verdiğimiz ödüllere inanıyorum, kişisel beğenimi de yansıtıyor. "O da Bir Şey mi?" filmindeki Merve Asya Özgür ve "Buradayım, İyiyim" filminin başrol oyuncusu Bige Önal benim için çarpıcı keşiflerdi. Ödül alamayan adaylar içinde de çok beğendiklerim oldu. Tayfun Pirselimoğlu'nun filmi "Idea" bence kurduğu bütünlüklü ve her ayrıntısında özenli dünyayla sevdiğim bir filmdi. Ya da Timuçin Ünen'in oyunculuğunu çok beğendim mesela. Ama genel puanlama içinde maalesef öne çıkmadılar. 

​9 filmiyle senaryo yazarı koltuğundan yönetmen koltuğuna geçtiniz. Sizin için bu geçiş, bir anlatıcılık biçimi olarak ne anlama geliyordu? Senaryo dilinin ötesine geçip, hikâyeyi kamera ve oyuncu yönetimi ile anlatmak size ne gibi yeni ifade olanakları sundu?

Sinema okuduğum yıllardan beri hep yazar-yönetmen olmak, kendi yazdıklarımı çekmek istedim. Başka yönetmenlere senaryo yazmak, piyasanın koşulları yüzünden "başıma gelen" bir şeydi, asıl istediğim şey değil. Sadece senaryo yazarı olduğum dönemde de hep söylediğim gibi, sinemada hikayeyi yönetmen anlatır. Senaryo, film tasarımının sadece bir bölümüdür. Bir yazılı cümlenin, bir diyalogun anlamı yönetmenin seçtiği açıya, objektife, renge, kadraja, kamera hareketine vb göre değişebilir. Sinemada bence en ideal durumda, yönetmen kendi senaryosunu yazabilmeli, senaryocu kendi filmini yönetebilmeli. Böylece film tasarım süreci başından sonuna aksaksız işleyebilir. Tabii ki her kuralın olduğu gibi bunun da istisnaları var: Örneğin Türkiye'de dizilerde senaryo yazarları daha öne geçiyor. Hikayenin ipleri daha çok senaryo yazarlarında oluyor, yönetmenler teknik bir aktarıcı rolü üstleniyor. Çünkü ana akım diziler aşırı uzun ve çok hızlı çekiliyor, yönetmenlerin bir dil ve dünya kuracak, senaryoyu sanatsal anlamda yorumlayacak zamanları olamıyor.

Senaristlik ve yönetmenlik dışında Kuyruk ve Aşkın Alfabesi gibi romanlar yazdınız. Edebiyat ve sinema arasındaki ayrım çizgisi nerede başlıyor? Bir hikâyenin sinema diliyle mi, yoksa edebiyat diliyle mi anlatılması gerektiğine karar verme süreciniz nasıl ilerliyor?

Yıllardır "Sinema Dili" adında bir atölye yapıyorum, dört gün boyunca sadece bu konuyu anlatıyorum. Çok özetle söylersem: Her sinemacının en önce anlaması gereken şey yazılı ya da sözlü edebiyat diliyle sinema dilinin bambaşka, "yabancı" diller olduğu. Edebi bir hikayeyi sinemada anlatabilmek için onu sinema diline "tercüme etmek" zorundayız. 

Benim kafam bir yazar ya da edebiyatçıdan çok sinemacı gibi işliyor. Çoğu zaman cümleler değil görüntüler, sahneler hayal ediyorum ve doğal olarak bunları bir senaryo olarak yazmak istiyorum. Ama gerçek dünyada her hikayeden film yapmanız imkansız. O zaman oturup roman ya da hikaye olarak yazıyorum. Kafamdaki senaryoyu, edebiyat diline tercüme ediyorum. 

​Son yıllarda sinema sektörü dijital medya platformları, yapay zeka gibi unsurlarla büyük bir değişim geçiriyor. Bu durum, bir yönetmen olarak sizi anlatım dilinizde veya kurgu ritminizde bilinçli bir değişikliğe gitmeye yöneltti mi? Bir Altın Koza filmi, dijital platformların izleyiciyi alıştırdığı çoklu seçeneğe karşı ayakta kalabilmek için nasıl bir yol izlemeli?

Açıkçası fikrim yok. Bunları düşünmemeye çalışıyorum. Benim için en önemli şey bir filmin ne söylediği, nasıl söylediği. Ne anlatıyorum, nasıl anlatıyorum? Bunların ötesindeki sorulara "Bu filmi kime, nasıl satacağım? Nerede gösterilecek? Kaç kişi izler?" vs kafa yormaya başlayınca bence bu hayalimdeki filme korkunç zarar veriyor. En sevdiğim filmlerimi bunları hiç düşünmeden yaptım. Başarısız filmlerim de bu sorular ve bulduğumu sandığım cevaplar yüzünden başarısız oldu. Bunları benim yerime düşünecek iyi ve akıllı insanlar bulmaya çalışıyorum. William Goldman'ın Hollywood için dedikleri, bizim piyasamız için de geçerli: "Kimse bir şey bilmiyor." (Nobody knows anything.) Yine de düzgün insanlar aramaktan yılmıyorum. Bu söylediklerimi safça ya da fazla romantik bulanlar olabilir. Ama elimde değil, kafam başka türlü çalışmıyor. 

Son olarak, ilerleyen süreçte nasıl projeler bizleri bekliyor?

Yaklaşık altı yıldır İskoçya'da yaşıyorum. Buralı bir yapımcıyla üzerinde çalıştığımız, Glasgow'da geçen bir senaryom var, Screen Scotland'dan geliştirme desteği de aldı. Ama çok çok yavaş "gelişiyor", kısacası henüz para bulunamadı. Glasgow'da geçen çok daha küçük bütçeli bir proje de tasarlıyorum.  Bir de kısa oyun yazdım, burada sahnelemeyi konuşuyoruz. Ayrıca tabii ki Türkiye'de yapmak üzere işler düşünmeye devam ediyorum: "Sofralar" adında bir mini dizi ve yeni bir uzun metraj senaryo yazıyorum, ismi "Hasret". Onlar için insanlarla görüşüyorum. Hangisi en önce hayata geçer, şimdilik bilmiyorum.


https://arel.edu.tr/wp-content/uploads/2026/02/WEB_ARELRepost_AltinKoza25.pdf

Sunday, 3 May 2026

Sinemada 40. Yılım


Annem çeyrek asırdır oturduğu evden taşınıyor. Kardeşimle birlikte evi toplayıp eşyaları elden geçirirken 40 yıl önce yazdığım bir mektubu bulmuşlar. Teyzem'in afişini katlayıp arkasına yazmışım aşağıdaki mektubu.

Teyzem'i profesyonel manada başlangıç kabul edersek bu yıl sinemada 40. yılımı kutluyorum. Nereden nereye, diyeceğim ama aslında aldığım dev bir mesafe de yok. Şimdi artık yakınlarımızla birbirimize mektup yazmıyoruz,  görüntülü konuşuyoruz sık sık. Bir yeri bilmiyorsak Google'dan bakıp bulmamız an meselesi. Eskisi gibi peşpeşe filmler yapamıyoruz, filmlerin arası açıldı, film yapmak çok zorlaştı. Onun dışında "mali zorluk" vb dertler aynı. El yordamıyla bir şeyler yapan, dev hayalleri olan, fareli ama Kızkulesini gören bir evin bir odasında oturan bunları yazan çocuğu hayal ediyorum. Dün gibi:



9 Ekim 1986 - Cihangir

Sevgili Anneciğim, Babacığım;

Mektubunuzu biraz önce aldım. Sanırım bana yolladığınız bir mektup postada kayboldu. Zeytinköy’e taşınma kararınızı bildiren bir mektup almadım. Bir gün birden Ayşegül’den “lojmanın 40metrekare olduğunu” bildiren bir kart aldım. Ne lojmanı derken, sizden bir mektup geldi Zeytinköy’den bahseden. Ama neresi olduğunu hala bilmiyordum. Şu son mektuba kadar merak içinde kaldım. Neyse, demek Selçuk’un köyüymüş.

Ben iyiyim. Bu ay bir parça mali zorluk çekmeye hazırlanıyordum. Bankadaki paranın tümünü bitirmiştim. 20 bin falan kalmıştı. Aybaşında ev kirasını veremedim. Para bulmayı düşünüyordum... ki, Ertem Bey imdadıma yetişti. Yazdığımız senaryonun ücretinin yarısını verdi. Onun usulü böyleymiş. Film bittiğinde asistanlık ve senaryo ücreti olarak 1 milyon lira alacağım. Şimdi 250 binini aldım. Pazartesi’den Cuma’ya her akşam onun evine gidip çalışıyoruz. ManAjans’ta reklamcılık yapan bir çocuk da bizim ekipte. Ben senaryo ekibine “misafir sanatçı” olarak çağrıldığım halde şimdi asıl yazar oldum. Jenerikte senaryo yazarı olarak benim adım geçecek.

Film yarın bitiyor. Müzik ve efekt miksajına gireceğiz. Sonra da yetişebilirse ayın 19’unda Antalya Film Festivali’ne gidecek. Ekim sonu ya da Kasım’da piyasaya çıkacak. Bu da afişi. Geçen gün mektuplardan birinde “fuarda beni oynayan kadını gördük” gibi bir cümleye rastladım. Sizden isteğim filmi bizi anlatan bir öykü olarak izlememeniz olacak. Filmin gerçek olaylarla ilgisi, afişin tepesindeki “bu yaşanmış bir hikayedir” yazısına rağmen benim teyzemin olayından etkilenip ilginç bir malzeme olabileceğini düşünerek öyküde kullanmam. Kişiler de eni konu benziyor ama bizim ailemiz gibi düşünmeyin. Zaten filmi izleyince bunu siz de farkedeceksiniz ya…

Şimdi evdeyim. Saat 17.30. Hava kararmaya yüz tuttu. Kızkulesi ışığını yaktı. Vapurlar da yanık ışıklarıyla geçiyorlar. Bir saat kadar sonra çalışmaya gideceğim. Çalışma dediğim, oturup saatlerce sohbet ediyoruz, üç-beş satır da senaryo yazıyoruz. Aralık’ta filmi çekeceğiz. 

İşte böyle... Oraya ne zaman gelebilirim bilmiyorum. Çok istiyorum ama. Bana sık sık yazın. Kıza yazın, o da sık yazsın. Adresini göndersin, belki Ankara'ya giderim bir hafta sonu. Sevgiler.

Ümit

*"Ertem Bey" tabii ki Ertem Eğilmez, yazıyoruz dediğim senaryo Milyarder. "Reklamcılık yapan çocuk" rahmetli Sait Aytemur. Bitmek üzere olan film Teyzem. Bana yazsın dediğim "kız", kardeşim Ayşegül. 


Friday, 26 December 2025

Ümit Ünal ile “Evcilik”: Sınıflar, Roller ve Gerçekliğin Oyunu Üzerine - Seda Kanburoğlu

“Evcilik”, Ümit Ünal sinemasının en rafine örneklerinden biri. İki çift üzerinden sınıf farklarını, özlemleri, arzuları ve kimlik oyunlarını inceliyor. Ünal’ın daha önce 9, Nar ve Ara gibi filmlerinde gördüğümüz sınırlı mekân, yoğun diyalog ve psikolojik gerilim unsurları burada da karşımıza çıkıyor. Biz de yönetmen Ümit Ünal ile Evcilik’in hikâyesini, yaratım sürecini ve sinemada “oyun” kavramını konuştuk. 

 “Evcilik” ilk bakışta iki çiftin karşılaşma hikâyesi gibi başlıyor ama derinlerde sınıf, arzu ve kimlik meselelerine dokunan bir film. Bu hikâyeyi kurmaya sizi ne yönlendirdi? 

 Filmi çektiğimiz mekanda, 2013 yılında otel olduğu dönemde kalmıştık. Filmdeki çiftin başına gelen olay, bomboş otelde kalan tek müşteri oluşları, gerçekten bizim başımıza gelmişti. Ama tabii sonrası tamamen kurmaca. Bilerek daraltılmış mekanlarda, kısıtlı bir oyuncu kadrosuyla hikayeler kurmayı seviyorum. Evcilik’teki olay belki küçük bir mesele, dünyanın apaçık kötülüğe, ateşe ve kana bulandığı bugünlerde bu kadar küçük bir haksızlık kimin umurunda? Ama bence dünyadaki büyük haksızlıkların temelinde bu küçük olaylar, küçük haksızlıklar var. Hepsi bir araya gelip dev haksızlıkları oluşturuyor.
 
Filmin merkezinde “oyun” kavramı var. Hayatı bir oyun alanı olarak görme fikri sizin sinemanızda hep vardı. Bu kez “Evcilik”te bu oyun, sınıfsal ve cinsel gerilimlerle iç içe geçiyor. “Oyun” sizin için ne ifade ediyor? 
 
Çocukken oyunları ne kadar ciddiye aldığınızı düşünün. Çocuk oyunlarında yapılan yanlışlar, gerçek hayattaki bir sürü şeyden daha fazla canımızı yakar. Büyüyünce hayatın daha “ciddi bir şey” olduğunu ve oyunlara omuz silkip geçmeyi öğreniyoruz. Ben işte onu pek öğrenemedim. Bir yandan her şeyle dalga geçip gülmeyi seviyorum. Ama oyunları da pek çok yetişkinden daha fazla ciddiye alıyorum. Aslında masum, tehlikesiz oyun yok. Her oyunda büyüklerin hayatının gizli dengeleri ortaya çıkıyor, en masum görünen oyunda bile bir gerilim, hayatın dengelerini bozacak bir tehdit görüyorum. 

Karakterler birbirlerine hem özeniyor hem de küçümsüyorlar. Özellikle şehirli çiftin “başka bir hayatı oynama” isteği filmde rahatsız edici bir tat bırakıyor. Bu çelişkiyi nasıl kurdunuz? 

Aslında iki çift de karşılıklı birbirlerine özeniyorlar. Şehirli çift, köylü çiftin aşkını, diri kalmış arzusunu, safiyetini kıskanıyor. Köylüler de, şehirlilerin zenginliğini, istediklerini yapabilme özgürlüğünü… Bunu ben kurmadım aslında, gerçek hayatta hep gördüğüm bir çatışmayı yazdım. Benim kurduğum kısmı, gırgırına başlayan basit bir taklit oyunu ve oradan doğan maraz. Hikayeyi anlatırken kimseyi yargılamamaya, kötülememeye ve iki tarafa da eşit davanmaya çalıştım. 
 
“Evcilik” küçük bir mekânda, sınırlı karakterlerle geçen ama yoğun duygusal dalgalara sahip bir film. Siz mekânı her zaman bir karakter gibi kullanıyorsunuz. Bu filmde otelin o kapalı atmosferini nasıl kurdunuz? 

Otel uzun süredir işletilmiyordu. O yüzden boya badana yapıp, odaları düzenledik ama onun dışında mevcut mimariye, doğasına dokunmadık. Sanat Yönetmeni Elif Taşçıoğlu varolan yapıya ilginç ayrıntılar kattı. Dediğim gibi bu otelde, “Eren Konukevi” olduğu dönemde, bir hafta kadar kalmıştık ve senaryoyu yazarken bu mekana göre yazmıştım. Çoğu zaman filmi hayalinizdeki mekanda çekme imkanı olmaz. Ama bu sefer şansımıza mekan tam bize gereken sırada boştu. Hazırlık aşamasında görüntü yönetmeni Aydın Sarıoğlu ile Sivrice’ye gittik, mizansenlere göre açıları belirledik. Hikayeyi bu mekana göre kurmuştum ama mekanın atmosferi hikayenin akışından, mizansenden doğdu. Biraz yumurta-tavuk ilişkisi gibi oldu. (Gülüyor). 
 
Filmin önemli bir katmanı da sınıfsal bakış. Zengin-şehirli bir çift ile daha sade, kırsal bir çift arasındaki o ince gerilim… Bu karşılaşma Türkiye’nin bugünkü sosyal yapısına dair nasıl bir alegori taşıyor sizce? 
 
Ülkemiz dışında tandığım yabancı ülke İngiltere. Burayla Türkiye arasında bir karşılaştırma yaparsak, İngiltere’de sınıfsal ayrımlar daha kemikleşmiş, değişmesi çok zor. Bu ayrımlar sadece gelir düzeyinde kendini göstermiyor, çok katı kültürel kodlar üzerinden işliyor. Bizde sınıfsal geçişler daha kolay ve çok hızlı. Bir kuşak önce köyden gelmiş yoksul bir aile, zenginleşip kendini “üst sınıf” sayabiliyor. Bu da aslında o üst sınıfa ait olan kültürel kodları içselleştirememelerini, kendilerini yabancı ve güvensiz hissetmelerini getiriyor. Şehirli Filiz’in evlenerek zengin bir aileye katıldığını, aslında yoksul bir kökenden geldiğini öğreniyoruz. Ama büyük ihtimalle Fırat’ın da babası yoksulluktan geliyor, Fırat’ın zenginliği de durmuş oturmuş, kalıplaşmış bir zenginlik değil. Yaşadığı zengin hayatın “şımarıklığını” almış ama hala güvensiz ve elindekileri her an kaybedebileceğinden korkuyor. 

Filminizi izlerken karakterlerin birbirlerini taklit etme, birbirlerinin yerinde olma arzusu dikkat çekiyor. Sizce insanlar hâlâ “başka biri olma” isteğinden kurtulabiliyor mu? 

İnsanın kendini gerçekleştirmesi, gerçekten kendisi olabilmesi çok zor. Başkası olabilmesi de imkansız. Bir bedene doğuyoruz ve bununla, bedenimizin ve aklımızın kapasitesi içinde yaşamak zorundayız. Kitaplar, filmler, müzik, oyunlar vb başkalarını anlamamıza yardımcı olabilir ama sonuçta kendimizle idare etmekten başka çaremiz yok. Taklit de etsek, oyun sınırlarını da aşsak, sonuçta dönp geleceğimiz yer kendi bedenimiz, kendi aklımız, kendi hayat tecrübemiz. 

“Evcilik” aynı zamanda arzunun ve mahremiyetin sınırlarını da sorguluyor. Bu kadar yoğun duygusal ve fiziksel gerilimleri kurarken, oyuncularla nasıl bir yaratım süreci yaşadınız? 

Kimi filmlerde çok uzun prova-hazırlık süreci şansı yakalayabiliyorum. Bu filmde oyuncu kadrosunun yoğunluğu yüzünden çok uzun prova yapamadık. İstanbul’da bir kaç okuma provası oldu. Çekimden 5 gün önce, teknik ekip gelmeden, oyuncularla mekana yerleştik ve 4-5 gün hareketli prova yaptık. Ben aslında ekipteki herkesle birlikte oyuncuları da oldukça özgür bırakıyorum. Onların karaktere ve filme katacakları özgün fikirleri merak ediyorum. Elbette kafamda bir tasarım var ama onların getirdikleri fikirlere de açık olmaya çalışıyorum. Örneğin Öykü Karayel’in canlandırdığı Filiz’i, senaryoda daha canlı, geveze, komik bir tip gibi hayal etmiştim. Ama Öykü karakterin kendini baskılamış, beklentilerini hep ertelemiş hali için, çok sakin, donuk bir yorum önerdi. Bu da bana güzel geldi ve severek kabul ettim.
 
Nejat İşler’in performansı çok konuşuldu. Özkan karakterini yazarken ve çekerken nasıl bir yönelim izlediniz? Oyuncu ile birlikte karakterin sınırlarını nasıl belirlediniz? 
 
Bu senaryo eski bir senaryo. Yıllar içinde başka yapım girişimlerinde, cast için bir çok alternatif düşünülmüştü. İlk yazdığımda köylü çift, şehirlilerden daha gençti. Ama Nejat projeyi hem yapımcı hem oyuncu olarak üstlenince, rolü ona göre hayal ettim ve yeniden yazdım. Mesela karısının Nejat’dan çok daha genç olması fikri, Nejat dahil olduktan sonra çıktı. Nejat karaktere bana da sürpriz olan bir karanlık, bir tehlike hissi getirdi. Karakter on yıl önce ilk yazdığım haline göre çok daha boyutlu, trajik bir hale geldi. Özkan bir yandan çok saf görünüyor, neşeli olmaya çalışıyor ama geçmişi karanlık. Alkolle, şiddetle boğuşmuş. Kırılgan, aciz bir tarafı da var. 
 
Filminizi izleyenler “Evcilik”in 9 ya da Nar gibi önceki işlerinizle ruh akrabalığı taşıdığını söylüyor. Siz kendi filmografiniz içinde “Evcilik”i nereye koyuyorsunuz? 
 
9, Ara ve Nar dar mekanlarda, kısıtlı karakterler aracılığı ile, dış dünyaya, panoramik bir manzaraya bakma denemeleri. Evcilik bu açıdan onlarla aynı yerde duruyor. Sınırlı bir alanda, dört kişinin arasındaki ufacık bir çatışmadan, daha geniş daha derin meselelere bakmaya çalıştım. Ama sinemasal olarak onlardan daha farklı bir dili var filmin, tek mekanla sınırlı değil, kamera daha hareketli, vb. 

Sinemanızda hep “insan davranışının karanlık tarafına, görmezden gelinen duygulara eğiliyorsunuz. Bu eğilim yıllar içinde sizde nasıl evrildi? Artık neye bakmak istemiyorsunuz, neye bakmadan duramıyorsunuz? 
 
Senaryolarımı o sırada beni en çok ne rahatsız ediyorsa, kafamı en çok ne kurcalıyorsa onu işlemek üzere yazıyorum. Aslında yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak, Evcilik’in eski filmlerimle, mesela Nar’la bağı olması normal. Çünkü senaryo Nar’ın hemen sonrasında yazdığım bir senaryo. Benzer dertlerle meşgulmüşüm. Yaklaşık 6 senedir yurt dışında yaşıyorum. Şimdilerde kafamı farklı dertler kurcalıyor. Hayatta edindiği her şeyi kaybetmek, o büyük kayıp hissi, yabancılık, dünyanın geldiği halden duyduğum dehşet, vs. Bir yandan da Kafka’nın meşhur köpeği gibi “Hayatım nasıl da değişti ama aslında temelde nasıl da aynı kaldı.” Aslında dönüp dolaşıp aynı dertleri, farklı açılardan işliyoruz. 

Dijital platformlar ve hızlı üretim döneminde, sizin gibi derinlikli anlatılar kuran sinemacılar için koşullar nasıl sizce? “Evcilik” gibi filmler hâlâ seyirciyle buluşacak alan bulabiliyor mu? 
 
Evcilik Netflix’de gösterime çıktığı hafta en çok izlenenler sıralamasında birinci oldu. Sinemalarda da iş yapabilirdi ama ilk haftasında bir takım P&R felaketlerinden dolayı gösterimden kalktı. Bu yıl sinemada 40. Yılıma giriyorum. Sinemayı ticari sinema dünyası içinde öğrendim. Filmlerim diğer bir çok “arthouse” filmin tersine, seyirciyi umursayan, seyirciyle bir sohbete girmek isteyen filmler. Sonuçta hikaye sineması yapıyorum, seyirciye bir şey anlatmaya çalışıyorum. Düzgün pazarlansa iş yapacak filmler bunlar. Mesela, büyük bir dağıtım firmasının yöneticisi, sinemada sadece 75 bin yapan Sofra Sırları’nı seyrettiğinde çok sevmiş ve yanında çalışan arkadaşıma “Bu film keşke bize gelseydi, bir milyon gişe yapardık bunla” demiş. Yani filmin niteliği elbette önemli ama gişe rakamlarının asıl ölçütü işin başındaki insanlar, onların bakışı ve filmlere açtıkları ticari alan. Bu yaşadığım 40 yıl içinde Türkiye’de sinema çok değişti, dünya çapında yönetmenlerimiz yazarlarımız, görüntü yönetmenlerimiz, teknik insanlarımız var. Ama dağıtım, tanıtım kafası hala çok eski. O alanda gerçek bir değişim olduğunda sinemamız gerçekten ayağa kalkacak. 
 
Son olarak, “Evcilik”in seyircide nasıl bir yankı uyandırmasını isterdiniz? İzleyen biri filmden hangi duyguyla çıksın isterdiniz? 
 
Film gösterime girdiğinden beri tanıdığım, ya da tanımadığım bir çok insan sosyal medyada mesaj attı. Bir seyirci şöyle yazmış: “İnsana bir ayna tutup kendisine bakmasını sağlayan,sorgulatan bir film”. Bir başka seyircinin mesajı da şöyle: “Kalbime çöken ağırlık, dudağımda kırık gülümsemeyle oturuyorum, öylece kaldım.” Bunlar çok hoşuma giden tepkiler. “Bomboş bir film, zaman kaybı, hiçbir şey olmuyor” diyen de var elbette. Ama ben öyle insanlardan çoktan vazgeçtim zaten, hiçbir filmimi onlar için yapmadım. Beğendikleri ve para kazandırdıkları filmler ve dizilerle beraber tarihin çöpü hepsi. 
 
Kapanış Notu: Ümit Ünal, Evcilik ile bir kez daha sinemanın aynasını insan ilişkilerine, sınıflara ve arzulara tutuyor. Film, hem bir psikolojik oyun hem de çağdaş Türkiye’nin katmanlı bir portresi. Gerçek ile kurgu, samimiyet ile rol yapma arasındaki sınırlar bulanıklaşırken, Ünal seyirciyi kendine şu soruyu sormaya davet ediyor: “Biz aslında kimin hayatını oynuyoruz?” 

 17 Aralık 2025 

Sunday, 12 January 2025

Ümit Ünal, Evcilik’i anlattı. Ece Deniz. - Diken.com'tr'den.

 

Ümit Ünal, Evcilik’i anlattı: Sınıfsal çatışmalar her zaman ilgimi çekti

Yönetmen Ümit Ünal, yazıp yönettiği son filmi Evcilik’i Diken’e anlattı: “Hayallerimi sette budamak yerine, elimdeki olanaklara göre hayal kuruyorum. ‘9’, ‘Aşk Büyü vs’ gibi filmlerimi imkansızlıklar içinde ancak bu sayede yapabildim. ‘Evcilik’ de bu şekilde, küçük bütçeli olarak tasarlanmış bir iş.”

Fotoğraf: Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali

Her mutlu çift birbirine benzer, her mutsuz çiftinse kendine göre bir mutsuzluğu vardır. Tolstoy’un o meşhur sözünü böyle de yorumlamak mümkün.


Yönetmenliğini ve senaristliğini Ümit Ünal’ın yaptığı ‘Evcilik’ tam da böyle bir hikaye anlatıyor.

Tatil için gittikleri bir Ege kasabasında mutsuz şehirli çift, köylü ve mutlu çiftle karşılaşıyor. Her şeye sahip ama içten içe huzursuz şehirliler, hiçbir şeyi olmayan aslında oldukça da farklı bu köylü çifti merak etmeye başlıyor. Onları mutlu eden aslında kendilerini mutlu etmeyen şeyi kurcaladıkça da her şeyi alt üst edecek bir yüzleşme kaçınılmaz oluyor.

‘Evcilik’in başrollerinde Özkan rolüyle Nejat İşler, Aysun-Kınalı rolünde Deniz Işın, Filiz ve Fırat rollerindeyse Öykü Karayel ile Fatih Artman yer alıyor.

Nejat İşler’in yapımcılarından olduğu film, 62’nci Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde İşler’e en iyi erkek oyuncu, yönetmen Ümit Ünal’a da en iyi senaryo ödülünü kazandırdı.

‘Evcilik’in tüm hikayesini ve çekim sürecini Ünal, Diken’e anlattı:

Yönetmen Ümit Ünal.

Hikaye nasıl ortaya çıktı? Senaryo yazma süreci nasıl gelişti?

2013’te filmin ana mekanı Assos- Sivrice’deki Eren Konukevi’nde bir hafta kalmıştık. Benim ‘9’‘Ara’‘Nar’ üçlemesini bilenler bilir, dar alanda, kısıtlı oyuncu kadrosuyla filmler yapmayı seviyorum. Bir otelde geçen bir hikaye tasarlamaya başladım. Hikayenin ilk ilhamı da, Milan Kundera’nın ‘Otostop Oyunu’  hikayesinden çıkmıştı.

Taa 1993’te Atıf Yılmaz için o hikayeden bir uyarlama yapmaya çalışmıştım. O film çekilemedi ama hikaye aklımı yıllarca meşgul etti. Sonuçta ortaya çıkan ‘Evcilik’ senaryosunun ‘Otostop Oyunu’yla hiç ilgisi yok ama ilk fikri o hikaye ateşledi. 

Filmin yapımcılarından biri de başrol oyuncusu Nejat İşler, o projeye yapımcı olarak nasıl dahil oldu?

Yaklaşık beş yıldır Glasgow’da yaşıyorum. Nejat’la İskoçya’ya geldiğinde görüştük. Bağımsız yapımcılık yapma düşüncesinden bahsetti, proje aradığını anlattı. Ben de çekmecemde hazır bekleyen ‘Evcilik’i ve Özkan rolünü önerdim. Nejat senaryoyu beğenince, projeye önderlik etti, onun şirketi ‘Meddah‘ ve Emre Oskay’ın şirketi ‘Sky Films’ ortaklığıyla yapıldı film.

Sosyal medyadan da takip ettiğim kadarıyla filmin yazım, prodüksiyon ve çekim süreci oldukça hızlı ilerledi? Toplamda ne kadar sürdü çekimler ve nerede yapıldı?

Nejat’la ilk buluşmamız 2023 Ağustos’uydu. Bir yıl dolmadan, Mayıs-Haziran 2024’te çektik. Hazırlık ve çekim süreci birçok projeye göre çok hızlı ilerledi evet. Çekimler Assos-Sivrice’de, Eren Konukevi’nde yapıldı. Toplam 17 günde çekildi.

‘Evcilik bir gerilim filmi değil’

Filmdeki gerilim unsurları ve bırakılan boşluklar açısından baktığımızda film sanki filmografinizde daha farklı bir yerde, duruyor? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

‘Evcilik’in diğer filmlerimle tema ve üslup açısından çok ortak yönü var, farklı yerde durduğunu düşünmüyorum. Senaryosunu Uygar Şirin’in yazdığı Ses filmim dışında ‘tür sineması’ deneyimim olmadı. Ama her filmimde gerilim, dram, komedi hatta melodram unsurlarını serbest vezin halinde kullanıyorum. Sanırım bu sefer gerilim biraz daha ağırlıklı ama ‘Evcilik’ bir ‘gerilim filmi’ değil.

Tür filmi denen şey, filmlerin daha kolay pazarlanması, süpermarket rafında yerini kolay bulması için icat edilmiş bir kavram. Gerilim dahil tüm tür filmlerinin kendi kuralları var, ben onların hiçbirine uymuyorum. Kendi türümde filmler yapıyorum.

‘Hayallerimi sette budamak yerine, elimdeki olanaklara göre hayal kuruyorum’

Üretmenin ve çekmenin zor olduğundan bahsediliyor, sinemamızda fon tartışmaları da sürekli gündemde ama Evcilik özelinde baktığımızda oldukça ekonomik ve bütün unsurlarıyla tanıdık gelen (Türk sineması geleneğinin izlerini görebileceğimiz) bir sinemanız var. İran sinemasının kendi içinde şartlara uyum sağlaması gibi siz de sinemanızın Türkiye koşullarına uyum sağladığını söyleyebilir misiniz?

Sinema sonuçta eğlence endüstrisinin bir parçası. Sinemayı diğer sanatlardan ayıran tarafı, endüstri koşullarının çok ağır basması.

Bir senaryo fikriyle bir yapımcıya gittiğinizde birden kendinizi sanki yeni bir buzdolabı modeli tasarlayan bir mühendis gibi kar/maliyet, arz/talep dengelerini konuşurken bulabilirsiniz. Bir romancı, bir ressam çevresindeki insanlardan, yaşadığı ülkenin şartlarından tamamen bağımsız işler yapabilir, hayalgücünü sonsuz serbest bırakabilir.

Ama bir sinemacı bulunduğu yerin koşullarına uyum sağlamak zorunda. Film yapabilmek için birçok insanı, başta para sahiplerini, sonra da oyuncu, görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni gibi birçok başka sanatçıyı ikna etmek zorunda. Eğer elinizdeki imkanları bilmeden, çok geniş bütçe, çok gelişkin teknik olanaklar vs. gerektiren bir senaryo yazarsanız ve sonra bunu sınırlı bir bütçeyle ve kötü teknik olanaklara göre kırpıp budayarak yaparsanız çok kötü filmler ortaya çıkar.

Ben büyük bütçelere zor ulaştım, filmlerimin yarısı çok küçük bütçeli hatta bütçesiz işler. Açıkçası en başarılı olanlar da onlar. Çünkü bir meslek sırrım var: Daha işin en başında, senaryo/tasarım aşamasında, filmi elimdeki koşullara göre yazıyorum.

Yani hayallerimi sette budamak yerine, elimdeki olanaklara göre hayal kuruyorum. ‘9’, ‘Aşk Büyü vs.’ gibi filmlerimi imkansızlıklar içinde ancak bu sayede yapabildim. ‘Evcilik’ de bu şekilde, küçük bütçeli olarak tasarlanmış bir iş. 

Önceki soruda kısaca değindim ama mekanın olanakları sinemada oldukça mühimdir. Siz çekim yaptığınız mekandan yüzde 100 verim almayı, onu etkili kullanmayı biliyorsunuz.

‘9’ ve ‘Ara’ gibi filmlerinizde zaten bunu gösterdiniz. Evcilik’te de otel hem bir tanışma hem de yüzleşme mekanı, karakterlerin bütün yakınlaşması ve çoğu iletişimi burada geçiyor. Filmdeki mekan kullanımı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Mekan sinemada en etkili anlatım araçlarından biri. Hele tek mekanda geçen bir film çekince ister istemez mekan başrollerden biri haline geliyor. Yönetmen olarak da mekanın tüm detaylarına dikkat etmek, her köşesini değerlendirmek durumunda kalıyorsunuz.

Ben zaten ilginç bir mekan (bir pencere, bir koridor, bir merdiven) bulursam hemen kameraya sarılıyorum, fotoğraflarını çekiyorum. 2013’te kaldığımızda Eren Konukevi’nin de bol bol fotoğraflarını çekmiştim. Film için yaptığım bir afiş tasarımı taa o zaman çektiğim bir fotoğraftan çıktı mesela. Assos çevresindeki diğer yapılara benzemeyen, İskandinav mimarisini andıran bir yerdi (mimarı Roni Ruso’ymuş). Senaryoyu da yazarken aklımda hep bu mekan vardı, yıllar sonra orada çekmek kısmet oldu, büyük şanstı benim için.

‘Sınıfsal çatışmalar her zaman ilgimi çekti’

İki evli çift arasında bir sınıf farklılığı var, İstanbullu çift aslında tepeden bakıyor ama bunu kendi içlerinde konuşuyorlar. Sınıfsal ayrışma finale kadar yüzeye çıkmıyor. Aynı şekilde iki kadın arasındaki yakınlık da bir feminist dayanışmaya dönüşmüyor. Hikayede bu yakınlıkların ve çatışmaların dengesini nasıl kurdunuz?

Sınıfsal ayrışmalar filmin açılışından beri var aslında. Şehirli adamın, köylü adama ‘dayı’, kadına ‘bacım’ demesinden tutun; köylü çiftin ‘Kınalı-Duman’ hitaplarıyla alay etmelerine, onlara ‘biz size yardım ederiz’ demelerine kadar… Ama bu ayrışma ancak filmin sonuna doğru fiziksel bir çatışmaya dönüşüyor. 

Sınıfsal çatışmalar her zaman ilgimi çekti. Bizimki gibi, sınıflararası geçişin daha mümkün olduğu ülkelerde, bu çatışma daha da ilginç hal alıyor. Filmdeki İstanbullu adam zengin ama büyük olasılıkla ancak ikinci ya da en fazla üçüncü kuşak zengin biri. Belki babası ya da dedesi köyden göçmüş, ufak ticaretten zengin olmuş. O adamlardan çok tanıyorum.

Şehirli kadınsa aslında sekreter olarak çalıştığı şirkette patronun oğluyla evlenmiş, aslında yoksulluktan gelen biri. Edebiyat okumuş, hayata bir parça daha incelikli bakıyor, kocasını kaba saba buluyor. İkisi de mesela İngiltere’de göreceğiniz ‘upper middle class’ – üst orta sınıf tabir edilen insanlardan değiller. Kuşaklar boyunca ‘elit’ değiller, sonradan olmuşlar. Köylü çiftle yaşadıkları şey sert bir kültürel çatışma, ama içten içe çok da özdeşleşiyorlar onlarla.

İki erkeğin eşleriyle kurduğu ilişki de farklı. Şehirli karakter ‘Kimse benim eşimi üzemez’ diye öne çıkıyor ama aslında korkak bir erkek, ilk tehditte ürküyor ve kaçıyor. Köylü olansa her ne kadar deli dolu görünse de yüzleşmeyi biliyor, hatalarını tek tek sayıyor.

Aslında yönetmen olarak burada hangi çiftten yana olduğunuzu biraz belli ediyorsunuz. Köylü olan çift biraz daha açık ve dürüst olarak gösteriliyor seyirciye. Ne söylersiniz bunun hakkında?

Kendi kökenlerimi düşününce, belki köylü çifte ayrıcalık tanımış olabilirim. Ama onlar da tamamen masum değiller, onların da gizli hırsları, teslim oldukları hasetleri var. İki çift arasında iyi-kötü ayrımı yapmak zor bence. Aslında tarafsız olmaya ve dört karaktere de eşit davranmaya çalıştım.

Annem babam ilkokul öğretmeniydi, köylerde ve kasabalarda büyüdüm. Özkan ve Aysun gibi insanlardan çok tanıdım. 20 yaşımdan itibaren İstanbul’da yaşadım, Fırat ve Filiz gibi tanıdıklarım da çok oldu. Her yazar gibi, yarattığım karakterlere kendimden, kendi geçmişimden, yakın çevremden çok şey ekliyorum. Bir aşamada onları benim uydurduğumu unutuyorum, gerçekten tanıdığım, kanlı canlı birileri gibi gelmeye başlıyorlar. 

Teknoloji, Instagram ve sosyal medyanın gündelik hayata bu denli sızması da sanırım ilk defa bir filminizde bu kadar ön planda. Siz de belli ki bu durumdan şikayetçisiniz. Filmde sosyal medya bağımlılığını tiye alıyorsunuz.

Aslında kendimle de dalga geçiyorum orada. Tanıyanlar bilir, ben de Filiz (Öykü Karayel’in canlandırdığı karakter) gibi sosyal medya bağımlısıyım. 15-20 yılı buldu herhalde, Facebook-Twitter- Instagram üçgeninde debeleniyorum.

Filiz gibi selfie-video çekmesem de, her gün bir iki fotoğraf paylaşmadan duramıyorum. Gittiğim yerler, günlük yürüyüşlerde gördüğüm ayrıntılar, tabii ki kediler. Son zamanda değişmeye çalışıyorum. İyice zehirli bir yer haline gelen Twitter’ı tamamen bıraktım mesela, her şeyi silip profilimi kapadım. Diğer sitelerde gündelik paylaşımlara devam, ama sırada onlar da var. Umarım bir gün bırakacağım hepsini.

‘Çiftin kökenine ve aksanına son aşamada karar verdik’

Rüçhan Çalışkur’un oynadığı karakter bir  gerilim unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Dediğim gibi bu dozu Evcilik’te artırdınız. Sizce bu tercihler olmadan film nasıl olurdu? Başka türlü anlatmayı istediniz mi?

Rüçhan Çalışkur’un çok güzel hayat verdiği, Özkan’ın annesi senaryonun ilk versiyonunda çok daha az yer alıyordu ama hikayeye daha sık girmesi, hiçbir şey anlamadan uzaktan izlemesi sonra da hikayenin akışına müdahele etmesi fikri hoşuma gitti. 

‘Evcilik’ yıllar içinde şekillenmiş ve değişim geçirmiş bir senaryo. 10 yıl önce ilk yazdığımda komedi tarafı daha ağır basıyordu. Senaryoyu farklı yapım şirketleriyle konuştuk, farklı oyuncu alternatifleri düşünüldü, bazılarına senaryo yollandı. 

Hikaye her yerde geçebilecek bir hikaye. Karadeniz yaylalarında ya da Kapadokya’da da geçebilirdi. Mesela köylü çiftin aksanını senaryoda tamamen nötr bir dille yazmış ve senaryonun başına bir not koymuştum: ‘Oyunculara ve çekim mekanına karar verince köylü çiftin aksanına, kökenlerine karar vereceğim ve yeniden yazacağım’ diye. Öyle de yaptım, şu anki kadroyla Assos’ta çekeceğimiz kesinleşince senaryoyu bir kez daha elden geçirdim. Köylü çiftin Kuzey Ege aksanıyla konuşmasına, Yörük olmalarına bu son aşamada karar verdik.

Filmdeki cinsellikle ilgili sahnelerde, sevişme sahnelerinde de sinemanın o altın kuralı devreye giriyor. Siz çok da göstermeden anlatıyorsunuz. Bu sahneleri çekerken nelere dikkat ettiniz?

Sinemada sevişme sahnelerini seyirciyi cinsel açıdan kışkırtmak için şiddetli ya da sisli puslu, süslü ayrıntılarla uzun uzun çekmek ve suistimal etmek mümkün, öyle yapan çok yönetmen var.

Ben sevişme sahnelerini hikayenin kendi akışında gerekli unsurlar olarak kullanıyorum. Sevişmeleri mümkün olduğunca ‘doğal’, kirli, sakar, bazen de trajikomik bir şey olarak gösteriyorum. Bu sahnelerde genelde mesafeli, soğukkanlı bir şekilde uzaktan izleyen bir kamera tercih ediyorum. 

Arada ya da 9daki sahnelerin cinsel uyarıcı olmaktan çok seyircide merhamet uyandırmasını; Aşk, Büyü vs’nin finalindeki sevişme sahnesinin ‘huzurlu bir kavuşma anı’ olmasını amaçladım.

‘Olağan dışı detaylar hikayeyi klişe olmaktan kurtarıyor’

Şehirli mutsuz çift ile köylü, mutlu, aşık çiftin karşılaşmasına dair bir hikaye bu. Hem olağan hem olağan dışı detaylar var. Seyirciden hikaye için klişe eleştirisi gelir mi, diye bir kaygınız oldu mu?

İşte bahsettiğiniz ‘olağan dışı detaylar’ bence hikayeyi klişe olmaktan kurtarıyor. Sinema iki boyutlu görüntülerle yapılan bir sanat, ama iyi filmler bize o iki boyutun çok ötesinde derinlikli bir bakış, ‘üç boyutlu’ karakterler sunar. Kötü filmlerde karakterler sadece yönetmenin anlatmak istediğini dile getiren karton figürler olarak belirir. ‘İyi’ler sadece iyilik yapar, ‘kötü’ler de hep kötülük. Başka yönlerini göremeyiz, sezemeyiz.

Yazdığım ilk senaryomdan beri böyle olmamaya uğraştım, farklı yönleri olan, hem iyi hem kötü yanlarıyla çok boyutlu karakterler yazmaya çalıştım. ‘Evcilik’teki zıtlıklar ‘şehirli zengin çift/köylü yoksul çift’ kaba hatlarıyla ilk duyuşta bildik gelebilir, eski Yeşilçam filmlerini çağrıştırabilir. Ama filmi Yeşilçam ya da Hollywood klişelerinden ayıran şeyin karakterlerin derinliği olduğunu umuyorum.

Dört karakter de kendi içlerinde zıtlıklar barındırıyor, güçlü oldukları, kırılgan oldukları yerler faklı. Bir de herhalde klişe bir Yeşilçam filminde iki kadının ortak bir dans dilinde buluştuğu bir rüya sahnesini kimse hayal bile edemezdi.

Film ekibi.

‘Bu koşullarda yapılabilecek en iyisini yaptık’

Filmde şu sahneyi başka çekseydik ya da şu kısmı kesmeseydik dediğiniz bir yer var mı? Evcilik içinize sindi mi?

Bu filmde ‘keşke’ dediğim bir şey yok. Bir filmde hastalık, kaza, hava şartları vs. her tür aksilik çıkabilir. Bazen yapımcılar her şeye çok müdahale eder. Yönetmen ekiple anlaşamayabilir. Bazen de yönetmen bütçeyi ya da kendi yeteneklerini aşan bir işin altında ezilebilir. Film kötü olursa yönetmenler başkalarını, dış şartları suçlayan şeyler söyler, nadiren de kendi yetersizliklerini itiraf ederler. 

Bu filmde bunların hiçbiri olmadı. Öncelikle yapımcılar Nejat İşler ve Emre Oskay beni yaratıcı manada özgür bıraktılar, gönlüme göre çektim. Çok iyi bir oyuncu kadrosuyla, işini çok iyi yapan son derece profesyonel bir ekiple, çok sevdiğim insanlarla çalıştım.

Jenerikte adı geçen herkese çok teşekkür borçluyum. Çok sevdiğim müziklere yer verdim. Filmi hayalimdeki gibi yapabildim, günahıyla sevabıyla arkasında durabilirim. Tabii, bütçemiz daha fazla olsaydı ve 17 gün yerine, diyelim ki altı haftada çekseydik daha da güzel yapar mıydık, elbette yapardık. Ama daha fazlasını ve iyisini istemenin sonu yok, bu koşullarda yapılabilecek en iyisini yaptık. 


 

Saturday, 4 January 2025

Ümit Ünal: “Seyircinin hikâye izleme ihtiyacı bitmez". - Röportaj: Arif Hür

 


Başrollerini Öykü Karayel, Fatih Artman, Nejat İşler ve Deniz Işın'ın paylaştığı dram ve gerilim türündeki “Evcilik” sinemaseverlerle buluştu. Film, zengin şehirli bir çift ile yoksul köylü bir çift arasındaki karşılıklı özenti ve haset duyguları üzerinden sınıfsal çatışmaları ele alıyor. “Evcilik” seyircilere ne vaat ediyor?

Gerilim, heyecan, kara mizah, dram ve sevgi hepsi bu filmde var. (Gülüyor.) Film öncelikle sinemada sıkılmadan vakit geçirmeyi vaat ediyor ama boş bir eğlencelik de değil. İzlerken eğlenmeyi, sonrasında üzerine düşünmeyi ve hayatımızı sorgulamayı vaat ediyor.

“Evcilik”, Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda “En İyi Senaryo” ödülü kazandı. Nejat İşler'e de “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü layık görüldü. Bu ödüller sizi ve ekibi ne yönde motive etti? “Evcilik”in Türk sinemasına katkısını nasıl değerlendirirsiniz?

Ödüller elbette filmin daha görünür, duyulur olmasını sağlıyor. Gişeyi genelde etkilemiyor, ticari getirisi o yüzden yok denebilir. Ama yaptığınız işin meslektaşlarınızdan oluşan bir jüri tarafından takdir edilmesi “Test edildi onaylandı” vurgusunu yapıyor. Ama benim için asıl takdir seyirciden ve çok daha uzun vadede gelir. Senaryosunu yazdığım, hiçbir festivalde ödül almayan film “Teyzem”, bütün işlerim içinde hâlâ en çok hatırlanan, konuşulan işlerden biri. Festivaller, kısa vadede gişe başarısı tabii ki mühim ama 10 yıl sonra, 20-30 yıl sonra da hatırlanacak ve sevilecek bir film yapabildiniz mi, bence esas mühim olan o.

“Evcilik”in konusunu ve oyuncu ekibini oluştururken hangi faktörler belirleyici oldu?

Filmin hikâyesi aklımda çok uzun süre önce canlandı. Milan Kundera'nın “Otostop Oyunu” adlı hikâyesini çok sevmiş ve uyarlamak istemiştim. O uyarlama gerçekleşemedi ama hikâye kafamda döne döne bambaşka bir hâl aldı, orijinal hikâyeyle ilgisi kalmasa da ilk ilhamı ondan aldım diyebilirim. Senaryoyu filmin ortak yapımcısı Nejat İşler'e 2023 yazında sundum. Nejat senaryoyu sevdi ve arkasında durdu, film en çok onun önderliğinde yapıldı. Tabii ki yapımcı Emre Oskay'ın desteği ve ortaklığı sayesinde. Oyuncu olarak Nejat İşler ve Öykü Karayel aklımda hep vardı. Diğer oyuncular için çeşitli isimlerle görüştük, sonunda anlaştığımız Fatih Artman ve Deniz Işın çok çok iyi iş çıkardılar. Oyuncu kadrosunun tümünden çok memnunum, kendimi çok şanslı sayıyorum onlarla çalışabildiğim için.

Ege’deki çekimlerden biraz da bahsedelim… O süreç nasıl geçti?

Filmi Assos yakınlarındaki Sivrice'de çektik. 17 günlük çekim sürecinin öncesinde sadece oyuncular, görüntü yönetmeni ve sanat ekibiyle çekim mekânına gittik ve 4-5 gün boyunca hareketli prova yaptık. Son derece profesyonel, iyi anlaşan ve işini iyi yapan bir ekiple çalıştık. Sıcak dışında bir sorun yaşamadık. Özellikle av sahnesini ve Athena Tapınağı'nı çektiğimiz günlerde unutamadığım bir sıcak vardı.

Toplum ve sosyal medya, birbirini derinden etkileyen iki önemli kavram olarak karşımızda duruyor. Filmde ayrıca günümüz toplumunun sosyal medya bağımlılığı ve "mutluluk" görüntülerinin yarattığı sahte hissiyat da ele alınıyor. Sosyal medyanın toplum üzerindeki etkileri ve toplumsal değişime katkıları hakkında neler söylersiniz? Sosyal medyanın olumsuz etkilerinin önlenmesi nasıl sağlanabilir?

Ben de bir internet ve sosyal medya bağımlısıyım. Fotoğraf paylaşmadığım, bir iki fikir paylaşmadığım günler kendimi eksik hissediyorum. Twitter (X) artık çok berbat bir yer hâline geldiği için oradaki tüm paylaşımlarımı sildim ve artık kullanmıyorum. Ama Instagram, BlueSky ve Facebook'ta hâlâ tiryakiliğim devam ediyor. O yüzden filmde eleştirdiğim karakterle aslında kendimi de eleştiriyorum. Sosyal medya benim hayatımda genelde olumlu etkiler yarattı. Filmlerimle ilgili fikirleri, haberleri orada paylaştım, duyurdum. Yaptığım resimler ilk kez orada dikkat çekti, iki sergi açmama yol açtı. Çok özel arkadaşlar da edindim. Ama olumsuz etki yarattığı insanlar da vardır eminim. Fakat bunun önüne geçmek bence imkânsız. Olumsuz etkilere açık bir insan sosyal medya yasaklı veya kısıtlı da olsa, gider çevresinden, TV'den, korsan videolardan vb. etkileri bulur. Önemli olan insanları o "olumsuz etkiler"e kapılmayacak kadar iyi eğitebilmek. Yoksa o "etkiler" hep olacak.

“İlk yazdığım senaryodan beri filmlerimin içinde kara komik unsurlar var”
“Evcilik”, kara komedi bir film. Kariyerinize baktığımızda kara mizaha karşı bir ilginiz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sizi bu alanda yapım üretmeye iten şey nedir?

İlk yazdığım senaryodan beri filmlerimin içinde kara komik unsurlar var. Bunu bilerek yapmadım, kendiliğinden gelişti, çünkü tabiatım öyle. Ben hayata kara mizah gözlükleriyle bakan biriyim. “Teyzem” adlı filmimde kadının delirip sabaha karşı banyoda zıpladığı bir sahne vardır. O sahneyi çok acıklı bularak, içim kan ağlayarak yazmıştım aslında. Ama ilk izleyişte, sinemada tüm seyirci kahkahalarla güldü. Anladım ki benim trajik bulduğum şey aslında kara komedi. O kara mizah bütün filmlerime yansıdı.

Filminizi bir kenara koyup biraz sinema verileri üzerine konuşacak olursak… Türkiye’de 2022 yılında 35 milyon 754 bin 644 olan sinema seyirci sayısı, 2024'te yaklaşık 4 milyon kişi azalarak 31 milyon 5 bin 844 oldu. Bir zamanlar Amerika’nın kültürel hegemonyasının en belirgin simgelerinden biri olan Hollywood da Covid-19 salgını ve grevlerin ardından ciddi bir duraksama dönemine girdi. Sinemanın mevcut durumu ve geleceği hakkında neler söylersiniz?

Ekonomik ve sosyal değişimlere göre insanların sinema salonlarına gitme, film izleme alışkanlığının değişmesi normal. Daha da değişecektir. Değişmeyecek olan şey, insanların hikâye izleme ihtiyacı. Bu Antik Yunan'dan beri tiyatro olarak vardı. Sinema, tiyatroya benzer bir şey olarak başlayıp kendi başına bir sanat dalı hâline geldi. Sinema salonda izlenebilir, TV'den izlenebilir, dijital kanallardan izlenebilir, belki bir gün kafamıza bir çip takıp gözlerimiz kapalı izleyeceğiz hikâyeleri. Teknoloji, ortamlar değişecek ama hikâye izleme ihtiyacı hep aynı kalacak. Biz de (biz derken tüm dünya sinemacılarını kast ediyorum) değişimlere ayak uydurmak zorundayız.

Bağımsız sinema, büyük yapım şirketlerinden ve ticari kaygılardan bağımsız olarak özgür bir şekilde yaratılan ve çoğu zaman toplumsal eleştiriler içeren filmleriyle sinema dünyasında önemli bir yer tutuyor. “Bağımsız sinemacı” olarak piyasada var olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Ben aslında "ticari" sinemadan geliyorum. Ertem Eğilmez, Atıf Yılmaz gibi isimlere senaryolar yazdım. Bu işi onların yanında öğrendim. Ama bir noktadan sonra ticari sinemanın talepleri bana çok dar gelmeye başladı, kendi yolumu çizmeye çalıştım. Ama “9”, “Ara”, “Nar”, “Aşk”, “Büyü” gibi filmlerimi çok küçük bütçelerle bağımsız koşullarda yaparken “Anlat İstanbul”, “Sofra Sırları” ve “Ses” gibi daha büyük bütçeli ve görece ticari koşullarda yaratılmış filmler de çektim. Bağımsız sinema yapmanın avantajları ortada. Karışan görüşen az oluyor, özgürsünüz, istediğinizi yapıyorsunuz. Dezavantajlar da herkesin tahmin edebileceği şeyler. Genelde küçük bütçelere mahkûm kalıyorsunuz, filminize festivaller dışında gösterim alanı açmanız zor oluyor. Az para kazanıyorsunuz ya da hiç.

“Beyaz perdede yüzlerce kişiyle birlikte film izlemenin yerini hiçbir şey tutamaz”
Dijital platformların sinemaya etkisi, son yıllarda büyük bir dönüşüm yarattı. Netflix, Amazon Prime Video, Disney+, HBO Max ve Apple TV+ gibi dijital platformlar, geleneksel sinema izleme alışkanlıklarını köklü bir şekilde değiştirdi. Dijital platformlar sinemanın yerini tutabilir mi?

Beyaz perdede yüzlerce kişiyle birlikte film seyretmenin yerini bence hiçbir şey tutamaz, o bambaşka bir deneyim. Glasgow'da 1000 kişilik sinema salonunda, hop oturup hop kalkan, tezahürat yapan bir seyirci kitlesiyle “Barbie” filmini seyrettim geçen sene. Dev bir parti gibiydi. Çocukluğumun sinemalarını hatırladım. Ama 30-40 kişilik ufacık salonlara bölünen, ufacık ekranlı cine-plex sinemalar yüzünden o deneyim de tatsızlaştı. Günümüz ekonomisi insanların sinemaya gitmesine izin vermiyorsa, evde dijital platformlardan seyretmek hem rahat hem ekonomik geliyorsa diyecek bir şey yok. Bu akışı nasıl kendi lehimize, sinemanın lehine kullanabiliriz onu düşünmeliyiz.

Öte yandan yapay zekâ ve sinema son yıllarda giderek daha fazla birbirine entegre olmaya başladı. Yapay zekânın sinemada kullanımı hem film yapım sürecinde hem de sinematik deneyimin izleyicilerle etkileşiminde önemli bir rol oynamaya başladı. Yeşilçam’ı da yaşamış biri olarak film yapımında yapay zekâ desteğine nasıl bakıyorsunuz?

Yapay zekâ bir oyuncak olarak eğlenceli ama bunu "Ben yepyeni bir şey ürettim" diye ortaya sürmek açık açık emek hırsızlığı ve sanatla ilgisi yok. Çünkü yapay zekâ ile üretilen işler orijinal değil, internetteki başka işlerin harmanlanmasından oluşuyor. Yapay zekâ olarak gördüğümüz her şey daha önce yapılmış, başkasının emeğinden çalınmış. Ben İngilizce yazdığım kimi metinlerin yazım yanlışlarını düzetmek dışında yaratıcı alanlarda yapay zekâ kullanmadım. Kendi kendine eğlenmek dışında kullananları, orada ürettikleri görselleri yayımlayanları da küçümsüyorum ve ayıplıyorum. Yapay zekâ muhasebe yapsın, teknik çizim yapsın, pratik konuları çözsün, yaratıcı insanlara ve emeklerine dokunmasın mümkünse.

“Emek” dediğimiz şey hiç şüphesiz insan yaşamının gelişimi, üretim süreçleri ve toplumsal refah için kritik öneme sahip. Son olarak yeni bir proje üzerinde çalıştığınızı da biliyorum. Okuyucularımıza ondan da bahseder misiniz?

Glasgow'da çekmek istediğim bir proje var. İskoç bir yapımcıyla üç yıldır üzerine çalışıyoruz. Screen Scotland'dan “Geliştirme Desteği” aldı ama bütçesi henüz tamamlanmadı. Bugünlerde en büyük hayalim onu İngilizce olarak orada çekmek. Unutmak/ hatırlamak ve yas üzerine bir hikâye. Bir de burası için yeni yazdığım bir korku ve gerilim filmi projem var. “Hamlet”ten esinlenen çok serbest bir uyarlama. Hangisi önce olur zaman gösterecektir.

Bu röportaj 4 Ocak 2025'te Tercüman Gazetesi'nde yayınlandı.

https://www.tercuman.com/roportaj/umit-unal-seyircinin-hikaye-izleme-ihtiyaci-bitmez-503/

Ah şu burjuvalar... - Uğur Vardan

Monotonlaşan evliliklerine renk katmak için Ege’nin sakin bir yöresine tatile giden şehirli bir çift, buradaki mekânı işleten karı-koca arasındaki ilişkinin tutkusundan etkilenirken biraz da üstten bir bakışla onları taklit etmeye başlar... Ümit Ünal’ın yazıp yönettiği ‘Evcilik’ bu yıl Antalya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu (Nejat İşler) ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanmıştı.

İstanbullu çift, Filiz ve Fırat tatillerini geçirmek üzere Ege kıyılarındaki sempatik bir butik otel olan Evcilik’e ayak basarlar. Kendilerinden başka müşterinin olmadığı bu mekânı Özkan ve yaşça ondan bir hayli küçük olan karısı Aysun işletmektedir. Bu ikili arasında özel bir kimya vardır ve birbirlerine ‘Kınalı’ ve ‘Duman’ olarak seslenirler. Şehirli çift onların bu ilişkisinden etkilenir, kendi aralarında birbirlerine aynı takma adlarla seslenirler ve bunu bir taklit oyununa dönüştürürler. Lakin onların bu halleri Aysun ve Özkan tarafından anlaşılır ve durgun akan su, yerini son derece gerilimli bir atmosfere bırakır...

Hayatları monotonlaşmış çiftler kimi tatil ya da gezi fırsatlarına yeni kıvılcım misali sarılırlar ve aradıkları heyecanı o yörelerde bulabileceklerine inanırlar. Bu türden hikâyeleri Batı sinemasında çokça görürüz. Böylesi öykülere sahip yapımlardan en çok etkilendiklerim arasında Paul Schrader’ın Ian McEwan uyarlaması ‘Yabancı Kucak’ (The Comfort of Strangers, 1990) ve Angelina Jolie’nin yönettiği, başrolünü de Brad Pitt’le paylaştığı ‘Hayatın Kıyısında’ (By the Sea, 2015) ön plana çıkar.

 

SINIFSAL BİR ÇEKİŞME...

Ümit Ünal senaryosunu da kaleme aldığı son çalışması ‘Evcilik’te işte bu temayı coğrafyamızın gerçekleriyle harmanlayarak perdeye taşırken meseleyi şehirliler ve kırsaldakiler düzleminden okuyor. Film başlarda bizi, kentli ana karakterleri gibi huzur dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Mekân, doğa, tarihi eserler vs. derken kamera cennet gibi bir yerde dolaşıyor uzun süre. Lakin bu mutlu ortam Filiz’in gece gizli saklı sigara içmek için dışarıya çıktığında Kınalı ve Duman’ın karanlık bir ortamda sevişmelerine tanık olmasıyla bambaşka bir ivme kazanıyor. Genç kadın gördüklerini kocasına aktarıyor ve onların ihtiraslı ilişkileri, kendi tekdüzelikleri için bir nevi ‘ilham kaynağı’ haline geliyor. Üstüne üstlük birbirlerine aynı şekilde hitapları ve bir süre sonra deşifre olmalarıyla sınıfsal ve kültürel bir çekişme ortama hâkim oluyor.


Ümit Ünal usta işi rejisiyle öyküyü -o bildik klişe ifadeyle- ilmek ilmek örüyor ve ‘Evcilik’ belli noktalarda, müziğinin de desteğiyle bir gerilim filmi tadına ulaşıyor. Hoş, hemen girişte tanıştığımız Özkan’ın annesinin öfke dolu sayıklamaları zaten bize ‘Acaba film paranormal sulara mı uğrayacak’ hissiyatı veriyor ama ulaştığımız sular kent-köy denklemindeki çelişkiler, kibir, ikiyüzlülük, aşağılanma duygusu gibi meseleler oluyor.

 

YILIN EN İYİ YERLİ FİLMİ


Açık söylemek gerekirse ‘Evcilik’ sinemamız genelinde pek uğranmayan bir limana son derece sert, derin ve etkileyici bir ziyarette bulunuyor. Tabii ki herkes bu görüşte olmayabilir ama bana kalırsa bu yapıt, Ümit Ünal’ın filmografisi için bir zirve, yani en iyisi. Aynı zamanda bu çalışma bu yıl vizyona giren en iyi yerli film unvanını da hak ediyor.


‘Evcilik’i özel kılan unsurlar rejinin ustalığı, hikâyenin derinliği, geçtiği yerin güzelliği ve atmosfer diyebiliriz ama bütün bu yapıyı daha güçlü kılan yanlardan biri de oyunculuk performansları. Öykü Karayel ve Fatih Artman, Filiz ve Fırat’ta, Luis Buñuel’e gönderme yaparak söylersek, ‘burjuvazinin gizemsiz sıkıcılığı’nı çok iyi yansıtıyorlar. Özkan’da Nejat İşler muhteşem bir portre çizmiş, keza Aysun’da ilk kez etkileyici yeteneğine şahit olduğum Deniz Işın da çizginin kesinlikle çok üstündeydi.


Kentlinin uzaklardan gelip kırsaldakinin kendi içindeki masumiyetini, tutkusunu ve en önemlisi huzurunu önce kıskanma, sonra da kaçırma sürecini anlatan bu çarpıcı filmin bir başka başarısı bence diyalogları olmuş. Bu açıdan Rüçhan Çalışkur’un canlandırdığı annenin “İstanbul şeytanlarını bekler” (!) cümlesi fazlasıyla vurucuydu. Sınıf meselesine de sağlam bir bakış atan filmin tek ikna edici olmayan ya da şöyle söyleyeyim daha iyi halledilmesi gereken sahnesiyse Aysun’un çiftin kendilerini taklit ederek onları eğlence malzemesine dönüştürmesini iPad’den öğrenmesi olmuş. Lakin öykünün sizi içine çekme gücü sayesinde bu da önemli bir soruna dönüşmüyor. ‘Evcilik’i kaçırmayın derim.


Bu yazı 28.12.2024'te Hürriyet Gazetesi'nde yayınlandı. 


https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ugur-vardan/ah-su-burjuvalar-42640742