Thursday, 21 July 2022

Artist Dergisi Röportajı


Biliyorsunuz ki dijital platform artık sinema alanında varlığını iyiden iyiye hissettiriyor hatta bazı kesimler bunun sinemaya ve sinema salonlarına zarar verdiğini bile düşünüyor. Sizin de Aşk, Büyü vs ile Sofra Sırları gibi filmleriniz dijital platformlar aracılığıyla da seyirciyle buluştu ve bir çok insan bu sayede filmlerinizi izleme fırsatı buldu. Bu konu hakkında olumlu ya da olumsuz düşünceleriniz nelerdir?

Dijital platformların ülkemizde önemli bir boşluk doldurduğuna inanıyorum. TV kanallarının hali trajik. Sinema salonları tekellerin elinde, sinema dağıtımına girebilmek bağımsız sinemacılar için gitgide zorlaşıyor. Örneğin Mubi gibi bir platform olmasa Aşk, Büyü vs Türkiye'nin şartlarında üstelik pandemi ortamında, seyirciyle buluşamayacaktı. TV'ler, sinema dağıtımcıları LGBT+ temalı filmlerden vebalı görmüş gibi kaçıyorlar. Belki bir gün koşullar farklı olur ama şu an LGBT+ filmlerin ticari şansı yok. Sofra Sırları da kötü dağıtım koşulları yüzünden sinemada çok az seyirciyle buluştu. Asıl seyircisini dijital platformlarda yayına girince buldu. Örneğin Netflix bence Türk sinemacılar için bir fırsat. Çünkü yaptığınız iş bir anda bir çok dile çevrilip dünya çapında yayınlanıyor. Yani eğer söyleyecek ilginç bir sözünüz varsa, dünya seyircisine gerçekten ulaşabilirsiniz. Ama bu dijital platformlar için Türkiye'den üretilen içerik genelde kötü. İyi yazılıp çekilmiş, sözü olan işler bir elin parmaklarını geçmez. Hele komedilerimizin dünyada izleyici yakalaması imkansız. Umarım bu makus kader bir gün değişir.  

Bir önceki filminiz Sofra Sırları’nın yazılış serüvenini merak ediyorum. Çıkış noktası neydi? Nasıl geliştirildi?

Sofra Sırları'nı 2005-2006 sırasında Londra'daki Türklerin yoğun yaşadığı bir mahallede geçen İngilizce bir film olarak tasarlamıştım. O zamanki adı Sultan Mutfakta idi. Serra Yılmaz başrolde oynayacaktı. 2001'den başlayarak üç yıl İngiltere'de yaşadım. Dünya ve ülkemiz 9/11 yüzünden büyük bir kriz yaşıyordu. İşsiz kalmış, yabancı bir ülkede kendimi mecburen eve kapamıştım. Yemek yapmanın teselli edici, iyileştirici tarafını o sıralar keşfettim. Bunu Roald Dahl'ın Lamb to the Slaughter - Ölüm Kuzusu hikayesinden esinlendiğim cinayet fikriyle birleştirdim. Özgün kısa hikayede tek bir cinayet vardır, ben oradan başlayarak yemekle bağlantılı başka seri cinayetler de uydurdum. Senaryo bu şekilde gelişti. Londra'da İngiliz bir yapımcıyla bir buçuk yıl üzerine çalıştık. Senaryonun 7 versiyonunu yazdım. Ama filmin bütçesi toparlanamadı. İngiltere rüyasından vazgeçtim, aynı hikayeyi Türkiye'ye uyarladım ve Türkiye'de yapımcı aradım. Yıllar içinde bir çok yapımcıyla sonuçlanamayan görüşmeler oldu. Memleketin tekrar eden ekonomik krizleri, araya giren başka işler vs derken, film ilk versiyonu yazdıktan 10 küsur yıl sonra ancak çekilebildi.

Filmografinize baktığımız zaman; Halit Refiğ’in yönettiği Teyzem veya Atıf Yılmaz’ın yönettiği Hayallerim, Aşkım ve Sen adlı filmlerin senaristliğini yaptığınızı görüyoruz. Böyle usta yönetmenlerle birlikte çalışmak ve bu filmlerin senaryosunda adınızın yazması sizin sinema hayatınızı nasıl etkiledi?

1985 yılında, Atıf Yılmaz'ın Adı Vasfiye seti hayatta asistan olarak çalıştığım ilk uzun metraj setiydi. Atıf Abi'den çok şey öğrendim. İş disiplini, merakı, fikren açıklığı, sette yarattığı barışcıl ve neşeli hava benim için hep örnek oldu. Halit Refiğ aynı şekilde. Bir de üzerimde insan olarak en çok etkisi olan Ertem Eğilmez'i anmam şart. Onunla sadece bir senaryo (Milyarder) çalıştık ama Teyzem'in hayata geçmesini sağlayan Müjde Ar'la birlikte odur. İki yıla yakın bir süre neredeyse her gece evine gittim, onun senaryo çalışmalarında, sohbetlerinde bulundum. Söylediği bir çok şey, şakaları, öğütleri, dedikoduları hala kulağımda çınlar. Bir senaryo yazarken "Ertem abi görse ne derdi" diye düşünürüm sık sık. Bu eski ustalarla çok genç yaşta tanışma ve çalışma şansı bulduğum için kendimi çok çok şanslı hissediyorum. 

Uzun metraj bir filmi hayata geçirirken uyguladığınız temel kurallar var mıdır, varsa nelerdir?

En önemli kuralım seyirciyi kandırmamak. Tabii hikaye anlatmak belli ölçüde bir kandırmaca, sihirbazlık içeriyor. Bazı şeyleri saklayıp, sonra gösteriyorsunuz. Asıl söylemek istediğiniz şeyi hiç göstermeyip seyircinin anlayışına bırakıyorsunuz. Ama temelde, anlattığım şeyler samimi dertlere dayanıyor. Seyirciyi tuzağa düşürmeye, manipule etmeye, kazıklayıp cebinden parasını almaya çalışmıyorum. Dert anlatmaya, dert ortağı olmaya uğraşıyorum. Bunun dışında da kurallarım var ama hepsi ikincil önemde sayılır. 

Bizim de Film Yapım ve Eleştiri adlı sinema topluluğumuzda sinemanın yapım kısmına ilgi duyan birçok arkadaşımız var. Bizim gibi film çekmek isteyen sinemacı adaylarına vereceğiniz tavsiyeler nelerdir, bu alanda tutkumuzu körükleyip kendimizi geliştirmek için ne yapabiliriz?

Hemen bütçeli işlerle piyasaya girmeye çalışmak yerine, kendi hayallerinizi elinizdeki küçük olanaklarla hayata geçirmeye çalışın derim. 9, Ara, Nar, Aşk, Büyü vs çok küçük bütçelerle, (çok kısa çekim süreleri, gönüllü çalışan ekip, kısıtlı kadro ve ekipman) çekilmiş işler. Sinemamızın önemli işleri Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim), Oyun (Pelin Esmer) vb gibi filmler de benzer mantıkla üretilmiş. Bu saydıklarımdan ayrı, dünya sinemasında sıfır bütçeli, piyasadan bağımsız pek çok ilginç iş var.  Bunları örnek alarak, "Ben elimdeki olanaklarla ne yapabilirim?" diye sorarak başlamak gerek. Uzun metraj da şart değil. Derdinizi kısa metrajla anlatmayı deneyin. Hikaye anlatma yeteneği tıpkı müzik kulağı gibi doğuştan gelen bir yetenek bence. Bazı insanda var, bazısında yok. Bizde ve dünyada piyasa, hikaye anlatma yeteneği olmayan ama güçlü "networking" ve pazarlama yetenekleri sayesinde yönetmen olmuş insanlarla dolu, onlardan olmayın. Bunlar daha çok başkalarının hayallerini canlandıran, ticari taleplere cevap veren teknik insanlara dönüşüyor. 

İlerisi için planlarınız neler, yakın gelecekte yeni projeler bizleri bekliyor mu?

Son iki buçuk yıldır Glasgow'da yaşıyorum. Burada geçen İngilizce bir senaryo yazdım: Mrs Kara Goes to Glasgow. Bir Türk kadının Glasgow yolculuğu. Buralı bir yapımcıyla (Nikki Parrott - Tigerlily Productions) iki yıldır üzerinde çalışıyoruz. Film Screen Scotland'dan geliştirme desteği aldı. Eğer bütçenin geri kalanı toparlanabilirse 2023 baharında çekeceğiz. İki Türk oyuncu olacak, kadronun kalanı buralı oyuncular.

Sofra Sırları filminin bu kadar ilgi görüp beğenilmesinin altında yatan temel sebebin, tamamen gerçeğin özünden beslenen detaylar taşıması olduğunu düşünüyorum. Bu filmi izlemiş olan ülkemizdeki her kadın, ufak da olsa kendine dair bir şeyler buldu. Buradan yola çıkarak aslında daha genel bir noktaya değinmek istiyorum; yaptığınız işlerde “gerçek” nerede konumlanıyor ve sizin için nasıl bir önem arz ediyor?

Sofra Sırları maalesef gişede büyük bir ilgi görmedi. Dediğim gibi ancak dijital platformlarda yer alınca seyirci buldu. Ama ulaşabildiği seyircide bir duygu birliği yaratabildi gerçekten. Çünkü taşrada, erkek egemen toplum içinde, sayısız kadının yaşadığı yalnızlıktan, kıstırılmışlık hissinden bahsediyor. Yukarıda seyirciyle ortak olabileceğimiz bir dert anlatmaktan bahsettim. Bu temelde, üstünde anlaşabileceğimiz ortak bir "gerçek"i, "hakikat"i yakalama çabası. Dünya yalanlarla dolu. Siyaset, ticaret hep yalanlar üzerine kurulu. Sanatçıların bir kısmı, güç ya da para için o yalanlara ortak olmayı seçiyor. Ben kendimce "hakikat" tarafında direnmeye uğraşıyorum. Maalesef seyircilerin de çoğu sinemayı bir kaçış yeri olarak kullanıyor, hakikat onlara ağır geliyor. Gerçek hayatta nasıl kendilerini kandıran siyasetçilere oy veriyorlarsa, gidip en toksik yalanlarla dolu, daha önce yüzlerce benzerini seyrettikleri berbat filmleri seyrediyorlar. Günlük hayatlarını, hayatın acı gerçeklerini biraz unutmak için... Ama bir cins seyirci var ki, senin ne anlatmaya çalıştığınla ilgileniyor, anlıyor, hatta üzerinde kendi fikrini geliştiriyor. Kimi filmlerim ya da senaryolarım için sosyal medyada ve gösterimler sırasında aldığım cesaret verici tepki ve yorumlar, beni 35 yıldır sinemaya bağlayan şey. 

Hikâyelerinizde kişisel dünyanızı yansıtan bir yönetmen misinizdir? Otobiyografik öğeleriniz olduğu hikâyelerinizde özdeşleştiğiniz veya kendinizi bulduğunuz bir karakter var mı? Hangi yönleriyle bu yansımayı buluyorsunuz?

Elbette. İlk senaryom Teyzem'den beri otobiyografik unsurlar filmlerimde sıklıkla yer aldı. Kendi hayatımdan ve deneyimlerimden çok beslendim. Hikaye-konu olarak benden uzak gibi duran filmlerimde bile benden çok şey var. Flaubert'in "Madame Bovary, benim" sözü çok ünlüdür. Ben de onu tekrarlayabilirim. Hemen hemen bütün karakterlerimin ağzından konuşan benim. En yakın örnek: Aşk, Büyü vs'nin açılışında yer alan Reyhan'ın yazdığı mektup yıllar önce sevgilime yazdığım bir mektubun parçası. Kozalak sahnesini adada aynen yaşadım, öyle yazdım. Filmde kendi aşklarımdan çok şey var. 

Teyzem filmi döneminin en iyi ve farklı psikolojik dram filmiydi belki de. Müjde Ar’ın muhteşem bir oyunculukla canlandırdığı kahramanımız Üftade bize kadının toplumsal yerini sorgulatıyor ve yaşadığı yalnızlığı bize çok iyi aktarıyor. Anlattıklarımı şu soruyla bağlayayım: Bu karakteri tanıdığınız bir insan üzerinden mi kurguladınız yoksa tamamen baştan mı yarattınız?

Teyzem, gerçek hayatta kendi teyzemin ve ailemizin yaşadıklarından esinlendi. Teyzem de filmdekine benzer yaşadı ve öldü. "Benzer" diyorum çünkü elbette yazarken her şeyi sıfırdan yeniden yazdım. Hiçbir şey filmde göründüğü gibi olmadı. Bir filmde, bir senaryoda dramatik yapıyı kurmak, çatışmaları bulmak en zor iştir. Çatışması doğru kurulmamış bir dramatik yapı çöker. Ben gerçek hayattan "dramatik yapı"yı, temel çatışmaları aldım. Bu da o sırada çok genç ve tecrübesiz bir senaryo yazarı olarak en büyük şansım oldu. Ama dediğim gibi filmdeki hiçbir olay, hiçbir karakter gerçek hayatın birebir taklidi değil, her karakter yeniden yaratılmış. Dolayısıyla anne tarafımdan "ailemizi kötü gösteriyorsun" diyen, filmi kötü eleştiren kimse çıkmadı. Hiçbir filmimde (ya da yazdığım herhangi bir şeyde) hayattan birebir kopya çekilmiş karakterler yok. Esinlenmeler olsa da, hepsi tamamen hayal ürünü, kurmaca. Bir çok gözlem, anı, yaşantı, arkadaşların sözleri, acılı ya da zevkli anlar, duygular bir araya geliyor ve sizin süzgecinizden geçip bambaşka bir şeye dönüşüyor. 

Bir sahnenin dramaturjisini nasıl yapıyorsunuz, kullandığınız kendinize özel yöntemler var mı? Varsa nelerdir?

Öncelikle yazdığınız, çektiğiniz her sahnenin kendi başına bir bütün olmakla birlikte aslında daha büyük bir bütünün, filmin dramaturjisinin parçası olduğunu unutmamak en önemli şey. Bütünsel bir bakış içinde, sahnenin öncesine ve sonrasına nasıl bağlanacağına çok dikkat ederek çalışmak gerek. Sahneleri tek tek çalışmaya gelince: Kendi kendime düşündüğüm şeyler haricinde, çoğu filmimde uzun bir prova süreci yaratmaya çalışıyorum. Aşk, Büyü vs için Ece ve Selen'le altı aya yakın prova yaptık. Bu provalarda yazarken aklınıza gelmeyen bir çok ayrıntı yakalayabiliyorsunuz. Diyelim bir karakter için yazdığınız bir diyalog var. Oyuncu "Bu kadın neden durduk yerde böyle bir laf etsin ki?" gibi bir soru soruyor. Yazdığınız şeyin sizi ve oyuncuları şaşırtması şart, böyle sorular sordurmayan bir metin sıradan bir metindir bence. O soruya cevap vermeye çalışırken, yazdığınız karakterin o ana kadar düşünmediğiniz bir tarafını keşfediyorsunuz. Oyuncular karakterlerin üç boyutlu haliyle karşınıza dikildiğinde birden sahne asıl anlamını kazanıyor. Filmin dramaturjisini sete çıkmadan önce, bu provalarda kuruyorum. 




Aşk, Büyü, vs'nin yolculuğu için başta ne tahayyül etmiştiniz akabinde neyle karşılaştınız? Filmin izleyicide bu kadar karşılık bulacağını öngörmüş müydünüz?

Artık tecrübeli sayılırım ama filmlere gelecek olumlu ya da olumsuz tepkiyi önceden tahmin edemiyorum. Daha doğrusu "kötü" olmuş bir işin başaramadığım yanlarını genelde görebiliyorum ama "iyi" bir şeyden asla emin olamıyorum. Aşk, Büyü vs için gelen olağanüstü olumlu tepkileri de tahmin edememiştim. Homofobik, sosyal medya trolü vb ufak bir azınlığı saymazsak seyirci filmi gerçekten sevdi. Bir çok film için kutlamalar, sevgi dolu sözler duydum ama ilk filmim 9'da bir de Aşk, Büyü vs'de aldığım tepkiler çok başkaydı. Bu tür bir duygu ortaklığı yakalamak çok zor, tecrübeyle sabit. 

Son olarak yazmanın bir yolculuk olduğu, filmde Reyhan'ın da yazmaya iyileştirici bir güç atfetmesini düşününce; yazarak ve yazdıklarımızı çözümleyerek kendimizi daha iyi anlamamızı, bunun da hayatımıza bir anlam katmasını bekliyor olmamız yanlış mı olur?

Sait Faik "Yazmasaydım çıldıracaktım" der bir hikayesinin sonunda. Aynı şeyi bütün hayatım için söyleyebilirim. Yazmasam herhalde şimdiye kadar çoktan çıldırmış olurdum. İlk senaryomdan başlayarak senaryolarıma, filmlerime hayatımı koydum. Başka bir iş yapamadığım için hayatımı sadece sinemada, televizyon ve reklam sektörlerinde, yazarak ve film çekerek kazandım. Ama yazmak, film yapmak benim için hiçbir zaman sadece hayatımı kazandığım işler olmadı, hayatımı kurtaran şey oldu. Hikayeler hayatıma bir anlam verdi, beni ben yaptı.


Bu röportaj Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin çıkardığı online Artist dergisinin Temmuz 2022 sayısında yayınlandı: https://www.yumpu.com/user/artistdergisi

Monday, 14 March 2022

Blue - Apichatpong Weerasathakul - Altyazı'dan.















Blue* 


Ümit Ünal**



Sometimes the noises of the night keep you up. Anxiety, another name for a cricket, keeps you up. Worries, the far away dogs barking, they keep you up. Creaking backdrops of school-plays you have seen keep you up. Those who are gone keep you up. Those who will never come back keep you up. Waiting keeps you up. Not waiting anything keeps you up. Patience hurts and keeps you up. Regret reeks, keeps you up. Shame itches, keeps you up. Words and looks planted in your mind keep you up. Silence keeps you up. Darkness keeps you up. A fire is lit in the darkness. It keeps you up. The fire is in you, burns inside your lungs and your heart. It doesn't burn you but it keeps you up. Sleep is the best escape but it is so far away, unreachable. Knowing, it keeps you up. 




*Apichatpong Weerasathakul, 2018, 12 mins.

**Chronic insomniac.


This piece was published in March 2022 issue of Altyazı magazine.
















Blue* 


Ümit Ünal**



Bazen gecenin sesleri, uyutmaz. Endişenin adı cırcır böceğidir, uyutmaz. Uzak köpekler kaygının sesidir, uyutmaz. Hayatının gıcırtılı müsamere dekorları, uyutmaz. Göçmüşler, geçmişler uyutmaz. Gelmemişler, hiç gelmeyecekler uyutmaz. Beklemek, uyutmaz. Hiçbir şey beklememek, uyutmaz. Sabır acır, uyutmaz. Keşkeler ekşir, fokurdar, uyutmaz. Pişmanlık kötü kokar, uyutmaz. Utanç kaşınır, uyutmaz. Kafanda çakılı kelimeler, zihnine kazınmış bakışlar uğuldar, uyutmaz. Sessizlik, uyutmaz. Karanlık, uyutmaz. Karanlıkta bir ateş yanar. Uyutmaz. Ateş senin içindedir, ciğerlerinin, kalbinin içinde yanar. Yakmaz ama uyutmaz. Uyku kaçılacak en güzel yerdir ama çok uzaktadır, ulaşılmaz. Bilmek, uyutmaz. 



*Apichatpong Weerasathakul, 2018, 12 dk.

**Müzmin uykusuz. 



Bu yazı Altyazı dergisinin Mart 2022 sayısında yayınlandı. 

Thursday, 6 January 2022

"Ben Kimim, neredeyim?" - Fotoğraflar: Ümit Ünal - 9 Dergi'nin Kış sayısından.

Bu yazı ve Instagram'dan Ahmet Elhan'ın seçtiği fotoğraflarım, 

2022 Ocak ayında 9 Dergi'nin  Kış sayısında yayınlandı:

https://www.9dokuz.com/yil-1-sayi-4 


"Ben kimim, neredeyim?"


Eski filmlerde çok tekrar eden bir sahneydi: Bayılan biri kendine geldiğinde ilk sorusu "Neredeyim?" olurdu. Hangi filmdi hatırlamıyorum ama komik bir sahnede oyuncu "Ben kimim?" sorusunu da eklemişti: "Ben kimim, neredeyim?" Ne zaman şaşkınlığa düşsem ben de şaka yollu böyle derim. Tabii bu soru cidden sorulursa, cevap vermek o kadar kolay olmayabilir. 


Kendimi bildim bileli dünyayla bir derdim oldu: Sanki insan kardeşlerimle aramda ölçemediğim bir boşluk vardı. İnsan ilişkilerini tam anlamıyordum. Çoğu insan arasında son derece doğal gelişen gündelik sohbete katılamıyordum. "Ben de sizdenim" demek istiyordum ama derdimi anlatamıyordum. Güzel konuşan, sözünü dinleten insanları hep kıskandım. Onlardan olamadığım için, çocukluktan beri hep hikayeler uyduran, yazan ve bazen çizen biri oldum. Aslında kimse sormasa da, hep "Ben kimim, neredeyim" sorusuna cevap arıyordum sanırım.


Uzun süre ne yaptığımı bilmiyordum ama 16-17 yaşımda sinema okuluna girdiğimde hayatım değişti. Sinemacı olmak o güne kadar evden kaçıp sirke katılmak kadar çılgınca, ya da aynanın öbür tarafına geçmek kadar imkansız bir şeydi. Okulu çok sevdim. Çok okudum, yazmaya çalıştım, kısa filmler çektim. Üçüncü sınıftayken, teyzem öldü. Bu ölüm beni çok sarstı ve bu sarsıntıyı okulun son yılında bir senaryo biçiminde anlatmaya kalktım. Büyük bir acı ve kayıpla, geçmişle, aileyle, çevremizde akıp giden hayatla başa çıkma yolum buydu. Bu senaryonun hayata geçmesi için çok çabaladım. Şans da yardım etti, doğru insanlarla tanıştım ve 1986'da ilk senaryom Teyzem çekildi. Birden "aynanın öbür tarafına" geçtim. Sonra 35 yıl geçti, bir baktım  ki bir sürü senaryo, kitap yazmışım, filmler çekmişim.


Fotoğraf sanatını bilmeden yönetmen olunamaz ama fotoğraftan çekinmiştim hep. Fotoğrafın teknolojiyle çok içiçe geçmiş olması, makineler, karanlık odalar, tanıman ve hükmetmen gereken onca teçhizat biraz gözümü korkutmuştu. Kendi fotoğraf makinem hiç olmadı. Grafiker olarak çalıştığım kısa bir dönem, bolca karanlık oda işi de yaptım ama karanlık odam da olmadı. 


Derken "akıllı" telefonlar geldi. Cebimize sığabilecek fotoğraf makineleri. Cebe sığan, cepten çıkan bir dünya. Artık yazar gibi fotoğraf çekmek mümkündü. Bir anda kendimi sürekli fotoğraf çekerken ve bunları "sosyal medya"da paylaşırken buldum. İki resim sergisinin ardından ilk kez bir fotoğraf sergisi açtığımda, meslekten fotoğrafçı olmadığım ve sadece cep telefonuyla fotoğraflar çektiğim için, serginin adını "Cebimden Fotoğraflar" koyacaktım. Sonra Asaf Halet Çelebi'nin mükemmel bir şiiri karşıma çıktı, oradan bir alıntı koydum afişe: 


"bir cebim var ki

karanlıktır

oradan oyuncak güneşler

bahçeler ve denizler çıkar."

 

Yıllar içinde hayatın her anından ufak gözlemler paylaşmak bir tiryakilik oldu benim için. Çünkü yaşadığım şehirlerin manzaralarını ve gözden uzak köşelerini, gittiğim başka şehirlerin sokaklarını ve duvarlarını, kendi vücudumun, sevgilimin vücudunun çok yakın görüntülerini, evdeki tanıdık nesneleri ve gün içinde ışığın değişimlerini, başka evleri ve odaları, gördüğüm başka sanat yapıtlarını, bitkileri ve onların büyüleyici ayrıntılarını karelemek dışında müdahale etmeden yakalamak ve onları herkese göstermek "Ben buyum, buradayım" demenin anlık yolu oldu. Ben kimim bilmiyorum, cevabı ben de sürekli arıyorum. Ama işte ben buyum, bunları gördüm, buyum ve merak etmeyin iyiyim, buyum ve buradayım, burada, burada ve buradayım.  







 

Saturday, 18 December 2021

Two Women’s Poetic Love, on an Island Frozen in Time: Ümit Ünal on Love, Spells and All That - By N. Buket Cengiz - Film International

This interview has been published in Film International in October 2021. 


Love, Spells and All That
 (2019), the latest film of Ümit Ünal, an acclaimed director from Turkey who moved to Glasgow in 2020, has currently gained significant international acclaim receiving awards including Audience Award in Inside Out Toronto, Best Screenplay in Outfest LA, Best Film in Mostra Fire Barcelona, and Best Narrative Film in aGliff/ Prism in 2021, in addition to the Best Film award it received in 2020 in Istanbul Film Festival among various other national awards.

Born in 1965 in Turkey, Ünal wrote and directed nine feature films including Istanbul Tales (2004), Ara (2007), Gölgesizler (2008), The Voice (2010), The Pomegranate (2011), Serial Cook (2017). He has published five books: a collection of short stories, three novels and an autobiography. Themes related to class, as well as queer love, have often appeared in Ünal’s films, in one way or the other, and in his latest, he elaborates such themes where they intersect and reveal various facades of power dynamics in a class-based society. Together with this, Love, Spells and All That is an elegant love story rendered through a fascinating visual language.

In your film you take the melodrama cliché of the rich girl falling in love with the poor man and then, not only take it out of the heterosexual context and adapt to the homosexual one, but also play with its patterns, particularly in terms of conclusion/ending. With a rather modernist gesture you even make the ‘poor girl’ give a reference to the stereotype in the melodramatic old Turkish films… Can you tell us a little bit about your approach to this: can we say that in your film you rescue the theme from being a cliché and elaborate it as a topos?

In Turkey when you hear the phrase ‘Turkish Film’ you don’t automatically think of modern-day cinema produced in Turkey, but a certain genre of films that was made in 1960-70’s. Turkish film industry was at its height in those years and the films were incredibly popular, although most of them were copycats of the same old banal love stories, with their ultra-melodramatic style. Their treacly dialogues, pompous acting, poor production quality have been ridiculed and parodied many times but these films are still being watched eagerly on TV with a certain nostalgia of ‘good old days’. ‘Turkish film’ has turned into a phrase to indicate impossible coincidences, silly misunderstandings, awkward, tragi-comical situations. Although we joke and laugh about these old-fashioned films, they lie at the heart of our collective unconscious and every now and then you find someone saying: “This has turned into a Turkish film”.

What relates Love, Spells and all That to this tradition of melodrama is as little as my lead character’s joke in a scene: “Rich girl falls for the poor… girl”. When I was writing the screenplay, I realised that, my story, in a nutshell, sounds like one of those old films; and I wrote that bit of dialogue, comparing their love story with those melodramas. But a love story would never run like this in a melo from the 60’s. Two lesbian women would never be the lead characters anyway. And surely the writing/directing style of my film is nothing like “From Lips to The Heart” or “The Weeping”. But there is a very thin, neural link down there.

Place is a central element in your film. It is set in Büyükada, the largest of the tranquil Prince’s Islands. The island has an utterly distinct atmosphere: old mansions, no cars, yards in full blossom and stunning views of the Marmara Sea. It is a hideaway so close to Istanbul, just above an hour of a ferry ride, yet an entirely different universe. At the very opening scene of the film, we see Eren on the commuter ferry to the island with Istanbul in the background. Is this a love story inside or outside of Istanbul? As a director in whose work the city of Istanbul has had prominence, what would you tell us about that? Does the island’s peripheral position to Istanbul have a symbolic meaning in the story of the two lovers?

I’ve been living in Glasgow since January 2020, but before coming here I lived in Büyükada for five years, my “home” is still there. I imagined the story of this film and wrote the script when I was living there. The story couldn’t have taken place in a big city, I needed a small, limited place that you could leave and return. It could have been a distant small town in Anatolia. Büyükada is very close to the city but it is physically separate, life in there is very different from the rest of Istanbul. As you said it has a distinct aura, kind of frozen in time, because it is relatively ‘saved’ from the atrocious destruction and occupation of grey concrete blocks during the last 30-40 years in the rest of Istanbul. I looked at the old mansions, summer houses for the elites of the old times, and tried to imagine what stories they could have harboured. Questioning the injustice, inequalities has always been one of the main themes in my work. So, I dreamt of a story about two women getting even about a childhood love affair and the injustice around that. The injustice that eventually separated them, and destroyed the whole life of one of them, just because it was a ‘wrong’ kind of love. I thought the story could take place in one or two days with no flash-backs: Just two women walking around in an island where they spent their childhood, talking about their past, ghosts of the past, love and superstition. I go for long walks every day and I shaped the script during these walks, using my favourite locations of the island for each scene. After the film was launched, last summer I saw on Twitter a women’s collective was organising a picnic named after Love, Spells and All That. They were planning to walk the same route Eren and Reyhan took. That made me very happy.

Throughout the film you take your audience through layers of nostalgia. The setting itself is entirely nostalgic of course, a place where time seems to be frozen around a century ago; the story has nostalgia for the adolescent love at its center; and yet on another layer we have the two lovers’ own interest in the romanticism of the nostalgic: the love songs they used to sing together as teenagers actually belong to older generations, and Reyhan’s discourse in her love letters have an old-fashioned aura… Yet, through all that you manage not to let your film be a loud expression of nostalgia, you keep it in moderation. What was your stance on nostalgia, from the stage of writing the script to completing the shooting?

There is no end to nostalgia. We will always miss ‘good old days’ and if one could go back to those days they would find other people missing their own good old days. I always despised nostalgia and joked about overly nostalgic people. But lately our whole country is inevitably trapped in a deep nostalgia.  In a short span of 20 years, secular, westernised Turks (which I include myself) saw every institution, every pillar of modern Turkey being destroyed methodically by an autocratic religious government. The country we have now is not the Turkey where we grew up. Judiciary system, education, media, art are levelled. The destruction was physical as well: cities, villages, forests, rivers, agriculture, natural habitat all got affected. So, I can understand people (the ones who are not accomplices to that destruction) feeling nostalgic now, because I feel very nostalgic as well. But when you tell a story you have to be a bit more coolheaded and in tight control, especially if the story is about the past. So, I tightened the reins on my nostalgic self.

Your film has a mesmerizing visual language. Can you tell us a bit about it in terms of the inspirations, references? We also know that you made this film with a small budget, did you have technical difficulties in realizing your visual goals due to financial constraints?

Films with LGBT+ themes usually fail in the box office in Turkey, so the producers don’t want to hear about stories with LGBTQ+ characters in it. On top of that there is an ever-increasing oppression from the government over LGBTQ+ people and organisations. When I was writing the script, I knew this had to be a very small production. Making Love, Spells and All That, having a woman character say: “I’m in love with you” to another woman, showing them talk, drink, make love was only possible out of the mainstream industry. This film had to be made on a shoestring budget. I designed the script accordingly. I made a ‘trailer’ video for the film with my two leading actors on a winter day on the island. Then I shared it through social media, looking for financial support. Various people called, but in the end we became producing partners with Tayfur Aydın and Fuat Volkan. We shot the film with a hand held DSLR camera with natural light (and existing street lights) we didn’t use artificial lights. We didn’t have lorries, generators, dollies, drones, etc. The whole crew including the actors was 12 people. We didn’t even hire any extras, the people you see in the background all through the film are real people. As a tiny moveable crew, we walked around almost invisibly and shot the scenes quietly in real settings. So, compared to overly stylised, meticulously illuminated and colour-corrected films and TV works, this film has a fresh, ‘sincere’ look. My guess is, apart from the content of the film, most of the audience liked it for just this sincerity alone. I owe a lot to my DOP Türksoy Golebeyi, he took risks that other DOP’s in his calibre wouldn’t take. Most people in film industry are obsessed with a technical fetishism. More than their story, they care about their cameras, lenses, lights and all kind of equipment. I’m not like that. The story I’m telling is the thing I care about most. Technical aspects are of course very important and they make or break your project. But you can tell a story with two sticks and couple of rocks and if it is a good story, people will still eagerly listen to it.

Can we hear a little bit about your upcoming projects?

I’ve been working on a new feature film project called “Mrs. Kara Goes to Glasgow” for the last year and half. I wrote the first draft in English after I moved to Glasgow. A friend introduced me to an independent producer here and she liked the screenplay. We started working on it together. It is a psychological drama/thriller about a Turkish woman, a retired English teacher, looking for her son in Glasgow, who came here to study but went missing. As her search deepens things get stranger and more surreal. A son once she considered a clever, decent, and hardworking boy now feels like a stranger with his own secrets. There will be one Turkish actress as the main character, and the rest of the cast will be Scottish. If everything goes well this will hopefully be my 10th feature film as a director and first film in English. I’m pretty excited.

N. Buket Cengiz is a freelance writer who writes on culture and arts, focusing on music and cinema. She holds a PhD in Turkish Studies from Leiden University and works at Kadir Has University in Istanbul as a lecturer.

https://filmint.nu/umit-unal-love-spells-and-all-that-interview-n-buket-cengiz/

Monday, 29 November 2021

SUMMERTIME 

 “Summertime... Bu şarkının Ella Fitzgerald ve Louis Armstrong’un birlikte söyledikleri eski bir yorumu hayatımın belirsiz bir evreye girdiği o zor günlere sesinin rengini verdi. Kazancı Yokuşu’nda oturduğum karanlık apartman dairesinde mono bir teypten, sokaktaysam ‘walkman’den durmaksızın Summertime’ı dinliyordum. Summertime beni içine alıyordu, beni kışkırtıyordu, düşlere sürüklüyordu. Her seferinde parçanın ortasına doğru “Tamam bu son, artık dinlemem” diyordum ama Ella Fitzgerald son defa “Hush little baby” deyip arkadaki büyük orkestra son notaları çıkarınca, sıcak bir kucağa geri döner gibi yeniden başa alacağımı ve sonsuza kadar bu şarkının ılık havasına kapanıp yaşamak istediğimi anlıyordum.”

1987’de Amerikan Güzeli diye bir hikaye yazdım, bu itirafla başlıyordu. Jazz’ Best adında toplama bir kaseti askere giderken küçük bir dükkandan almıştım. Dört beş ay boyunca elimde sadece o standart parçalardan oluşmuş kaset vardı dinlemek için. 22 yaşındaydım. Karadeniz kıyısında bir denizci birliğinde “Katip-Er” olarak kısa dönem askerlik yapıyordum. 

Her şeyin gerçek muharipler için tasarlandığı bu topçu birliğinde her türden yazı-mazı işlerine tabii ki dapdaracık bir yer ayrılmıştı. Yazıhane dediğimiz oda ufak bir tuvaletten biraz daha büyüktü. Önümde daktilonun durduğu duvara dayalı bir sehpa, sandalyeye oturup biraz kaykılınca arkamdaki duvara değebiliyordum. Bir dosya dolabı da benimle birlikte bu daracık odayı paylaşıyordu. Dışarıda akıp giden güzel bir yaz vardı. bulunduğumuz tepenin aşağılarındaki plajdan, çocukluk günlerimden çok iyi hatırladığım kesintisiz bir cıvıltı geliyordu. Hergün neredeyse sekiz saat boyunca o loş yazıhaneden çıkmadan birliğe teslim olan, geç teslim olan, izne giden, terhis olan vs askerler hakkında; birliğin sabun, giysi, yiyecek istihkakları hakkında ve daha bir sürü şey hakkında rutin mektupları daktiloya çekiyordum; gelen-giden evrakı imzalara çıkarıyordum, gelenleri deftere kaydedip dosyalarına kaldırıyordum. Bir yandan da küçücük hoparlörlü bir gazeteci teybinden günde neredeyse sekiz saat Summertime’ı dinliyordum. 

Bu walkman büyüklüğünde mono teyp-radyo askerden önce son çalıştığım yönetmen olan Ertem Eğilmez’in hediyesiydi. Senaryo çalışırken doğaçlama oynadığı diyalogları kaydetmek için almıştık bu teybi, senaryo bitince de bana vermişti. Ertem Eğilmez küçükken yazlık sinemalarda yeniden yeniden seyrettiğimiz “Hababam Sınıfı” dizisinin, Münir Özkul ve Adile Naşit’li “Gülen Gözler”, “Süt Kardeşler”, “Oh Olsun”, “Neşeli Günler” gibi klasik komedilerin yönetmeni ve yapımcısıydı. Çocukken bizi gülmekten yerlere yatıran filmleri çekebilmek için (ve herhalde bir takım başka dertler yüzünden) kendini yiyip bitirmiş, günde üç paket sigara içmiş ve şimdi ciğerlerinde amfizemle, bir deri bir kemik, evine ve bir koltuğa çakılıp kalmıştı. Ben onun filmleri, bir sürü şarkı ve bir sürü kitap eşliğinde büyümüş, film okulunda okuyup senaryolar yazmaya başlamıştım. 

Ertem Eğilmez, ona biraz yakın olan herkesin deyişiyle Ertem Abi, ilk senaryom “Teyzem”in çekilmesine önayak olan kişiydi. Onunla o yılların en ünlü oyuncusu Müjde Ar sayesinde tanışmıştım. Evine ilk kez “Teyzem”i anlatmak için gitmiştim. Bana bir küçük tanrı gibi anlatılan adamın, iki büklüm, zorlukla yürüyen biri olduğunu görünce biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Ama Ertem Abi konuşmaya başlayıp beni yörüngesine aldığında, kendimi yazdığım senaryonun inceliklerini filan anlatmayı bırakıp, doğrudan gerçek teyzemin, gerçek hikayesini anlatırken bulmuştum. Ertem Abi’de insanın bütün yapmacıklığını, bütün savunmasını yıkan ve bir anda en çıplak haliyle konuşma ve kaderiyle yüzleşme zorunda bırakan tuhaf bir karizma vardı. Hayatta bu tür insanlarla karşılaşmamışsanız- ki ender bir deneyimdir- bu söylediğimi biraz zor anlarsınız. 

Neyse, karşısında oturuyordum. Ellerimi nereye koyacağımı bilemiyordum. Biraz kekeleyerek hikayemi anlatmaya başladım. Sonuna doğru biraz açıldım ama hepsi hepsi beş dakika içinde herşey bitti. Ertem Abi beni dikkatle dinledi, dinlerken yüzünde önce utangaç bir gülümseme, sabırsız, sanki sözümü her an kesecek bir ifade; sonra da acayip bir durgunluk, bir dalgınlık belirdi. İçin için korktum ama bu ifadeyi önümüzdeki bir yıl içinde tanıyacak ve bir şeyi beğenip gerçekten ilgi duyduğunda böyle baktığını öğrenecektim. 

“Teyzem” film olarak çekildi, bu ayrı bir hikaye, ondan sonra Ertem Abi bana kendisi için bir senaryo yazmamı teklif etti. Askere gelmeden önceki bir yılı onun evinde haftanın beş gecesi senaryo çalışarak geçirmiştim. Evi sinema çevresinin uğrak yeri; akıl danışma, fikir sorma, senaryo önerme durağıydı. Senaryo çalışması dediğimiz, aslında Ertem Abi’nin uzun uzun yazdığımız filmin hikayesi, karakterleri hakkında konuşması, o an aklına gelen diyalogları bir meddah gibi oynamasıydı. Eve gelen ziyaretçiler de konuya ortak olur, Ertem Abi’nin tekrar tekrar anlattığı sahneleri dinler, fikir belirtirlerdi. Onun konuşmalarını teybe kaydeder, ertesi gün evde oturup kasedi dinler ve işe yarayacak şeyleri not ederdim. Bir manada yine “katip”lik yapıyordum yani, biraz lüks bir katiplik... Sohbet ya da Ertem Abi’nin monoloğu bir süre sonra senaryodan çıkar, tanıdık insanlara, eski filmlere, Türk Sineması’nın kendince bir endüstri olduğu eski şaşaalı günlere, açık saçık anılara ve daha bir sürü şeye uzanırdı. Ertem abi sinemanın teknik tarafına ya da kişisel anlatıma filan önem veren bir yönetmen olmamıştı. Onun için mühim olan, etkileyici bir hikayeyi en kısa yoldan, herkesin anlayıp etkilenebileceği bir şekilde aktarmaktı. Ama gençliğinde “titiz” bir yönetmenken, en küçük ayrıntılara bile neredeyse hastalık derecesinde nasıl önem verdiğini, mesela iki bayat köfteyi gerçeğe uygun olarak çekebilmek için akşamdan nasıl pişirttiğini, nasıl köftelerin çevresindeki donmuş yağ tabakasını görmek için beklediğini anlatırdı. 

 Küfür etmenin bu kadar yakıştığı bir başka adam görmedim. Ertem abi, her hikayesini bin bir detaylı küfürle süslemeye bayılırdı. Çocukluk, ilk gençlik yıllarının tüm hatıralarını tükenmez bir heyecanla anlatıp dururdu. 21 yaşında biri olarak benim, hiç bir zaman anlayamayacağım o “akord tutturma telaşı”ydı bu. Ertem Abi hatıralarından, hatıralarını paylaşmaktan medet umuyordu. Ertem Abi’nin alkollü şeyler içmesi yasaktı ama diğer misafirlerin suç ortaklığı etme kapasitesine göre buzlu viskiler sohbete eşlik eder, ikinci bardağın ve akşamın sonunda mutlaka Ertem Abi’nin gözlerini yaşartacak bir konu bulunurdu. Evin pek çok şeyi gibi, aşınmış kadife kaplı koltukların düzeni de yıllardır aynı kaldığı için; çoktan ölmüş bir yazarın ya da oyuncunun adı geçtiği zaman bile Ertem Abi onun sürekli oturduğu köşeyi işaret ederek konuşurdu. “Sadık Abi bir gün dedi ki...” Sadık Abi’nin olarak benimsenmiş koltukta şimdi ben oturuyor olurdum, parmağı beni işaret ederdi. Kitaplıkta eski iş bir çalar saat sürekli çın çın çınıyla nadir sessizlik anlarını doldururdu. Yazdığımız senaryo, bir sürü etken yüzünden, maalesef iyi bir film olamadı ama yazarken, Ertem Abi’nin yönetmenler, oyuncular, yazarlar, müzisyenler için buluşma yeri olan evindeki sohbetleri izlerken, hem sinemaya hem de hayata dair çok şey öğrendim. 

Askerde gece nöbetleri bitmek bilmiyordu. Ertem Abi’nin hediyesi teybin radyosundan acayip istasyonlar bulur, nöbet saatlerinde gizli gizli müzik dinlerdim. En çok takıldığım program Varşova (sunucusu kendi dilinde varsva gibi birşey derdi) Radyosu’nda gece birden üçe kadar yayınlanan bir rock programıydı. Askerliğin sonuna doğru, bir gece nöbeti sırasında radyoda feci güzel bir şarkı başladı, söyleyenin kim olduğunu bilmiyordum, şarkının ismini de Lehçe sunuştan anlayamamıştım ama birden İngilizce sözleri anladığımı, kısık sesli şarkıcının “Hush little baby, don’t you cry” dediğini farkettim. Bu bal gibi de Summertime’dı. Sunucunun sonraki lafları arasında “Canis Caplin” kelimelerini seçebildim. 

Sonra sabah oldu, o zamana kadar hiç görmediğim büyüklükte bir deniz olan, insanda okyanus çağrışımları yaratan Karadeniz aydınlandı, denize bakarak Summertime’ı düşündüm ve askerden döndükten sonra Janis Joplin’in söylediği Summertime’ı her yerde deliler gibi aradım. Bulduğum zaman kaçınılmaz bir şekilde Summertime’a ikinci kere takıldım ve çok uzun süre Janis Joplin versiyonundan kurtulamadım. Hala ara sıra huşu içinde ziyaret ettiğim ve eskisi kadar çok olmasa bile iki üç tekrar için, içine gömüldüğüm bir şarkıdır. Amerikan Güzeli’nde hikayeyi sanki Summertime tutkunluğum askerden önce başlamış gibi kurmuştum; insanın hayatını yazıyormuş gibi yaptığı sözde “otobiyografik” hikayelerde bile, hayatı üzerinde ufak tefek düzeltmeler yapması kaçınılmazdır çünkü. 

Asıl büyük düzeltmeyi yapabilseydim, şimdi başka türlü yazmak isterdim ama askerlik dönüşü Ertem Abi’yle ilişkim koptu. Ben gençlere özgü o vefasızlık ve kayıtsızlıkla, başka türlü bir pırıltı gördüğüm yerlere burnumun doğrultusunda koşturdum. Ertem Eğilmez bir manada hayatının bütün tecrübesini özetleyen bir vasiyet filmini, bir zamanlar asistanı ya da öğrencisi olan yönetmenlerin yardımıyla yazıp, tekerlekli sandalyede çektikten sonra öldü. Buna inanmıyorum tabii ki. Yıllar sonra bugün bile, Gümüşsuyu’nda oturduğu evin önünden geçerken dönüp bakmamaya gayret ediyorum. Şimdi bir ofise dönüşmüş zemin katın penceresinden, Ertem Abi’nin koltuğunda oturduğunu ve karşısındaki insanlara sürekli hikayeler ve anılar anlattığını; öğütler ve emirler verdiğini göremeyeceğim için... 

O bitmek bilmez gece sohbetlerinin sonunda herkes gittikten sonra yalnız kaldığımız bir sırada, iki viski sırasında taktığım şarkılardan, şarkı tiryakiliğimden filan bahsetmiştim. “Sen çok içli çocuksun yahu” demişti. “İyi sinemacı olacaksın, çok iyi olacaksın. Ama biraz bırak, böyle herşeye takma, çok içlendiğin şeyleri otur kitap olarak yaz, herşeyin sineması olmaz.” 

Ben içli bir çocuk olarak görülmek istemiyordum. Derin, ağır ve akıllı bir adam olmak istiyordum. Herşeyin sineması olsun istiyordum. 

Tabii ki zaman üzerimizden geçiyor ve herkesi ama herkesi daha içli, daha yüzeysel, daha akılsız, daha eli kolu bağlı yapmayı ve herkesi hizaya getirmeyi çok iyi biliyor. Ben bir istisna olmak isterdim, olamadım. 

Bu yazdıklarımı Ertem Abi de okuyacakmış gibi yazıyorum, ne kadar isterdim okumasını... Yüzünde beliren utangaç gülümsemeyi görmeyi ne çok isterdim. 

 Bu yazı Öykülem dergisinin 2017 Sonbahar sayısında yayınlandı.

Thursday, 26 August 2021

İzmir Life - Söyleşi: Selin Tekin

 










-20 yaşınızdayken senaryosunu yazdığınız, 1986 Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması’nda birincilik ödülü alan, Halit Refiğ tarafından filme çekilen ve gerçek bir hikâyeden esinlenen Teyzem, zamanla kült bir film oldu. Teyzem’in sizin yönetmenliğinizde yeniden çekileceğine dair haberler filmin sevenlerini heyecanlandırmıştı. Buna dair, “Teyzem’i yeniden çekmek benim için basit bir remake değil, yükünü yıllardır taşıdığım bir mecburiyet” diyorsunuz.  Teyzem yeniden sizin yönetmenliğinizde hayat bulacak mı? Senaryoda değiştireceğiniz noktalar olacak mı? İkinci filmlerin birincileri ile kıyaslandığını görüyoruz, bu bağlamda çekinceleriniz var mı?

Yazdığım tüm senaryolar içinde yeniden çekmek istediğim tek işim Teyzem. 2012'de bir oyuncu arkadaşla birlikte, büyük bir yapım şirketiyle olumlu bir görüşme yapmıştık. Senaryoyu yeniden yazmıştım ama o günlerde maddi koşullar el vermedi, olamadı. Büyük bütçeli bir iş, şu anki sinema ortamında zor görünüyor ama bir gün çekeceğim o filmi. Teyzem benim kendi hayatımdan, teyzemin hayatından esinlenen bir hikaye. Ama bu hikayeyi yeniden çekmeyi başarırsam adı Teyzem olmayacak. Yaşanmış bir hikaye olduğu için elbette çok benzer noktalar olacak ama bambaşka bir film, başka bir yorum. Teyzem'le kıyaslanmayacağını umuyorum. 

-Teyzem için, “Yıllarca o senaryonun samimiyetine yetişmeye çalıştım” ifadelerini kullanmışsınız. Hangi filminiz, Teyzem’in senaryosunun samimiyetine en yakın yerde duruyor?

9 bildiğim her şeyi unutup, sıfırdan kurduğum bir işti. Ara ve Nar'ı da sayabilirim. Son olarak Aşk, Büyü vs kendimden çok şey kattığım, o samimiyete yaklaşmaya çalıştığım işlerimden biri. 

-Teyzem’in ardından 7 senaryonuz daha filme çekildi… Sonrasında sanırım sinemaya bir ara verdiniz. Reklamcılık alanında çalışmalar yaptınız. Peki senaristlikten yönetmenliğe geçişiniz nasıl oldu? 

1990 - 2000 arası reklam ajanslarında çalıştım. 1996'dan başlayarak RPM'de, yaratıcı yönetmenliğin yanında reklam filmleri de çekmeye başladım. Çektiğim birkaç reklam ödüller aldı. Reklam çekmek setlerde, stüdyoda bana teknik deneyim kazandırdı. İlk filmim 9'u, sadece senaryo olarak değil teknik manada hayal edebilme imkanım oldu.

-2001 yılında yazıp yönettiğiniz ilk film 9, büyük bir başarı yakalayarak 2003 yılında Yabancı Film Oscar’ında Türkiye’nin adayı seçildi. İlk senaryonuzda ödül aldınız ve çok gençtiniz, ilk yönetmenliğinizde de bu önemli başarıyı yakaladınız. Bu ilk ve önemli adımların size kattıkları neler oldu? 

Ödüller elbette yol açıcı, cesaret verici. Teyzem'in başarısı benim senaryocu olmamı sağladı. 9'un Türkiye'nin Oscar adayı seçilmesi de benim için çok büyük sürprizdi. Ama Oscar'da finaldeki beş adaydan biri olabilmek için, arkanızda büyük tanıtım desteği olması şart. Amerika'da olmanız, özel gösterimler, buluşmalar düzenlemeniz, ciddi bir PR etkinliği yürütmeniz gerek. Biz 9'u olağanüstü küçük bir bütçeyle yapmıştık, yapımcılar olarak filmin tanıtımını üstlenmek bir yana, Los Angeles'e gidecek paramız bile yoktu. O günlerde Oscar adayı filmlere devlet de destek olmuyordu. Dolayısıyla film diğer ülkelerin adaylarıyla birlikte Telluride ve Palm Springs festivallerinde gösterildi, finale kalması gerektiğini söyleyen birkaç güzel eleştiri çıktı, yıllar sonra 9'u o dönemde görmüş ve beni hatırlayan birkaç yabancı sinemasever ile tanıştım ama o kadar. 

-Ertem Eğilmez, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi isimlerle çalıştınız… Yeşilçam’ın içinden gelmek, usta isimlerle çalışmak sinema hayatınızı nasıl etkiledi?

Yeşilçam'ın son günlerine yetişip bu büyük ustalarla çalıştığım, sinemayı onların yanında öğrendiğim için kendimi çok şanslı sayıyorum, onları çok sık anıyorum. Kendi filmlerim onların filmlerinden çok farklı, anlattığımız şeyler, üsluplarımız bambaşka. Ama onlardan iş ahlakını, ekonomik çalışma yöntemlerini, yaratıcı insanlara saygıyı öğrendim. Onlardan öğrendiğim temel ilkeleri hala uyguluyorum. 

-Yeşilçam’ın ardından Türk sinemasına geçişi çok yakından gözlemleyen biri olarak; Yeşilçam ve şimdiki dönemi kıyasladığınızda arada ne tür farklılıklar var, neler değişti? 

Türk sineması 90'lardan itibaren büyük bir değişim yaşadı. 80'lerde bağımsız sinemadan söz etmek imkansızdı. Öncü birkaç yönetmen sayesinde bir yandan bağımsız sinema gelişip, yabancı festivallerde kendini gösterdi. Öte yandan ticari sinema da kendini yeniledi ve büyük kitlelere hitap eder oldu. Son iki-üç senedir yeniden bir değişim (bu sefer geriye doğru) geçiriyoruz. Öncelikle seyirci sayısında kayda değer düşüşler yaşandı. Derken yapımcı-dağıtımcı şirketler arasında anlaşmazlıkla başlayan krize pandemi büyük bir darbe vurdu. "Şimdiki dönem" derken nasıl bir şey kast etmeliyiz, bilemiyorum. Bildiğim kadarıyla pandemi sonrası salonlar açıldı ama henüz seyirci sinemaya dönmüş değil. Bir çok salon kapanma tehlikesi yaşıyor. Şu an yapılan filmler, sinema kaynaklarından değil, digital platformlar ve bağımsız yapımcılar tarafından finanse ediliyor. 

-Sizi yazmaya iten, sinemaya yönelten ana duygu nedir?

Bir tür "haksızlığa ititraz" duygusu. Yazdığım her şeyde, çektiğim filmlerde en belirgin ortak tema bu sanırım. 

-Hikâyenin oluşum süreci, yazma süreci ve çekme süreci uzun bir yol… Bu yolculukta en zorlandığınız ve en keyif aldığınız kısım hangisi? 

En çok acı çektiğim kısım hikayeyi bulmak ve senaryoyu yazmak, bir senaryo bitttiğinde dağları delmişim gibi bir duygu yaşıyorum. En zorlandığım kısım finans arayışı, çok zengin olmayı sadece bu yüzden isterdim. En eğlendiğim kısım elbette çekim ve kurgu-ses aşamaları, bütün zorluğuna ve kaçınılmaz aksaklıklara rağmen.

-Senaryo yazıp film çekmenizin yanı sıra yazdığınız kitaplar, çektiğiniz fotoğraflar ve çizimler var. Çok yönlü yanınız, filmlerinize nasıl yansıyor? Bu alanların birbiriyle etkileşim içine girip size farklı bakış açıları kazandırdığını düşünüyor musunuz?

Sinema dışında yaptığım her şey bence yine hayata sinemacı gözüyle bakışımın sonucu. Filmin çekemeyeceğim hikayelerimi oturup yazıyorum, kitap olarak yazıyorum. Çektiğim fotoğraflarda, yaptığım resimlerde de filmlerimin izleri var. 

-Son filminiz Aşk Büyü vs.’yi yazma ve çekme sürecinizi anlatır mısınız? Hikâye nasıl ortaya çıktı, çekim süreci nasıl gelişti? 

2016'dan itibaren yaz kış Büyükada'da yaşadım. Hikayeyi orada bir gün içinde geçmek üzere tasarladım. Baştan itibaren küçük bütçeli, kendi kontrolümde yapabileceğim boyutta bir proje hayal ettim. Selen Uçer ve Ece Dizdar'la işin en başından itibaren birlikteydik. Projenin her aşamasını birlikte yaşadık. 2019 kışında bir "fragman" çektik film için. Onu sosyal medyada paylaşıp finans arayışına girdik. Yapımcı-Yönetmen Tayfur Aydın filme yapımcı olarak, Mimar Fuat Volkan yapımcı ortak olarak girdiler. Film ekibinin çoğu benim ya da Tayfur'un yakın arkadaşlarıydı. Çok çok küçük bir bütçe ve ekiple, 12 gün içinde çektik filmi. Hiçbir pahalı ekipman, sinema ışığı, figürasyon, vb kullanmadık. Meslekte usta insanların bir araya gelip, profesyonel bir tasarımla ama gayet amatör bir heyecanla çalıştığı bir iş oldu.

- Mekân olarak neden Büyükada’yı tercih ettiniz? Ve filmin isminin bir öyküsü var mı? 

Dediğim gibi adada yaşıyordum, oranın doğasından, mimarisinden çok etkilendim. Filmin ismi yazdığım bir diyalogtan çıktı. Karakterlerden biri "Aşk, büyü vesaire, bunlar aynı şeyler" diyor. Bir de 90'larda bir saç jölesi için reklam senaryosu yazmıştım, sloganı "Gençlik, güzellik vs" idi. Bir manada kendimden çaldım.

-Aşk, Büyü vs. çok sevildi, çok sayıda önemli ödüle değer görüldü. Film, izleyiciyi nasıl bu kadar içine aldı? Ve neden bu kadar çok beğenildi? 

Bunun sırrını bilmiyorum açıkçası. Bilsem her filmimde uygulamaya çalışırdım. Bazı filmler, bazı hikayeler birden zamanın akışında, seyircide bir damar yakalıyor. Bu hikayenin de anlatılma zamanı gelmiş sanırım. Ama şunu söyleyebilirim: Aşk, Büyü vs karakterlerine dışarıdan bakmayan, cinsellik konusunu suistimal etmeyen, gerçek bir dert anlatmaya çalışan bir film. Ayrıca görsel-işitsel dili de benzer bir samimiyete sahip. Şu an TV ekranlarını dolduran şiddet içeren dizilere benzemiyor, Türk filmlerinin de çoğuna benzemiyor. Sanırım özellikle genç seyircinin bir "samimiyet" arayışına, ihtiyacına cevap verdi film.

-“İki kız bulur, hayatın sırrını, apansız mısrasında bir şiirin” sözleri ile başlıyor film. Edebiyat özellikle şiir sinemayı nasıl etkiliyor? Bir film izleyicisine nasıl “şiir gibiydi” dedirtebiliyor? Edebiyat ve sinema arasındaki ilişkiye dair yorumunuz nedir? 

Ben edebiyatla hep iç içe oldum. Bazı sinemacıların esin kaynağı yine sinemadır. Benim için önce hayatın kendisi, sonra da edebiyat kaynak oldu. Şiir her zaman hayatımda büyük yer kapladı. Kendim hiç yazmadım ama şiir okumayı, İngilizce'den şiir çevirmeyi severim. Geçen Aralık ayından beri arkadaşlarla her hafta bir akşam çevrimiçi toplanıp şiirler okuduğumuz bir Şiir Kahvesi yapıyoruz. Bu salgın günlerini az ruhsal hasarla atlatmama sebep olan bir etkinlik oldu. 

-Filmlerinizde öne çıkan karakterler kadınlar… Kadın karakterleri daha iyi yazdığınızı söylüyorsunuz. Bu filminizde de iki kadının aşkını anlatıyorsunuz. Vurgu yaptığınız noktalardan biri de sınıf meselesi… Reyhan, filmin bir sahnesinde ilişkilerine dair Eren’e “Zengin kız fakir kıza tutulur. Melodramın kralı.” diyor. Filmin Yeşilçam ile bağı nedir? Yeşilçam’a bu sahne ile bir selam verdiğinizi söyleyebilir miyiz? 

Benim için filmin Yeşilçam'la bağı o diyalogtaki küçük şaka kadar. Bir Yeşilçam melodramında hiçbir şey bu filmdeki gibi olmaz sonuçta. Ama içinden çıktığım bir dünyaya, bir geleneğe "Zengin kız, fakir oğlan" filmlerine bir selam yollamak istedim. 

-Aşk, Büyü vs.’nin Atıf Yılmaz’ın Düş Gezginleri filmiyle “bir his, bağlam ortaklığı” olduğu görülüyor. Düş Gezginleri, 1992’de Kültür Bakanlığı desteği ile çekilerek gişe rekoru kırabilen bir film olmuş. Aradan geçen yıllarda Türkiye’de neler değişti? Türkiye sinemasında kuir hikâyelerin temsili neden bu kadar az? 

Türkiye'de LGBT karakterlerin olduğu filmler gişe yapmıyor. Düş Gezginleri iş yapmış ender bir örnek. Türk filmlerinin çoğunda gay karakterler ikinci, üçüncü derecede dekoratif unsurlar olur. Genellikle çok karikatürize çizilir. Toplum da bu konuda, genelde cinsellik konusunda dev bir iki yüzlülük içinde. Eşcinsellik yokmuş gibi yapılıyor. Tecavüz, taciz, cinsel suçların tavan yaptığı ama tüm suçların ört bas edildiği ve erkeklerin "namus"unun temiz kaldığı bir ülke. Cinsellik konuşulamıyor. Konuşulmadıkça daha zehirli, tehlikeli bir birikim doğuyor. 90'larda da daha iyi değildi durum. Ama günümüzde iktidar, kutuplaştırma siyasetinin sonucu olarak LGBT birey ve dernekleri şeytanlaştırıyor, hedef gösteriyor. Bütün bunların sonucunda ticari yapımcılar bu konuları işlemekten korkuyorlar, kanallar yer vermek istemiyor. 

-Ve yeni kitabınız, ilk çocuk kitabınız, Ada ile Böcü… Resimleyen de sizsiniz, yazan da. Bir çocuk kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı? 

Artık yetişkin insanlar olsalar da, zamanında kızlarıma çok çocuk kitabı okudum. Onlarla birlikte keyif alırdım kimi kitaplardan. Çocuk kitabı yazma fikri hep aklımın bir köşesindeydi ama sanırım her şeyin bir vakti var. Yetişkinler için onca film ve kitaptan sonra galiba çocuklar için bir kitap tasarlayacak olgunluğa ancak gelebildim. 

-Çocuklar için yazıp çizmek nasıl bir deneyim? 

Yetişkinlere yazmaktan daha zor. Genelde yazar çizerken, okuru, seyirciyi unutuyorum. Kendim gibi, çekincesiz konuşabiliyorum. Çocuklarla öyle olması zor. Elbette belli sınırları gözetmek zorundasınız. Ama bir yandan sesinize bebekçe bir ton verip "n'apıyosun çen?" gibi çocuk taklidiyle konuşursanız, çocuklar sizi ciddiye almıyor. Ders veren, üstten konuşan kitapları zaten sevmiyorlar. Belli sınırlar içinde yine yetişkinlerle konuşur gibi seslenmeniz gerek onlara. 

-Karlı bir kış günü Kadıköy İskelesi’nden kalkan bir vapurda geçen hikâyenin baş kahramanı Ada, hayal dünyası çok geniş bir çocuk. Sizin çocukluğunuzdan izler taşıyor mu bu hikâye? 

Benim çocukluğum Ege köylerinde, sonra da İzmir'de geçti. İstanbul'u, vapurları, karı sonradan tanıdım. Ama benim de hayalgücüm Ada gibi genişti diyebilirim. Onun gibi biraz yalnız bir çocuktum. Bir köşeye çekilip kendi kendime "masal anlatmak" çocukken en sevdiğim şeydi. Elimin altındaki nesnelerle bir hayal sahnesi kurardım, taşlar, deniz kabukları, anahtarlar canavar ya da savaşçı olurdu, arenalarda kalelerde maceralar yaşarlardı. Kendimi kaybederdim bu "masal"ların içinde. Çerden çöpten kurduğum hayaller şimdiki bilgisayar oyunlarından daha canlıydı.

-Diğer kahraman “Böcü”, o bir “öteki” o soğukta vapura alınmıyor. Ada onun vapura girmesini sağlıyor, Böcü mutlu, Ada da yalnız değil artık… Filmlerinizdeki gibi çocuklar için olan bu hikâyede de haksızlık yaşayanları anlatmaya, savunmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz? 

Evet, bütün işlerime yayıldığını söylediğim "haksızlığa itiraz" teması burada da var. Ama ben Ada kadar cesur bir çocuk değildim, o benden daha girişken. Böcü'yü kurtarmak için harekete geçebiliyor. Ben o yaşta herhalde ancak seyreder ve üzülürdüm, sonradan da hikayesini yazardım, kitaptaki gibi kurallara meydan okuyamazdım. 

-Üzerinde çalıştığınız projeler var mı? Bir film projesi için mi Glasgow’da bulunuyorsunuz? 

Glasgow'a üniversiteden bir arkadaşımın davetiyle geldim. Film projesi sonradan gelişti. Burada geçen İngilizce bir senaryo yazdım: Mrs Kara Goes to Glasgow. Türk bir kadının Glasgow maceraları. Buralı bir yapımcıyla tanıştım, senaryoyu çok beğendi, birlikte çalışmaya karar verdik. Film şu an finans arayışında, yapımcı çeşitli fonlara başvurdu, bütçe toparlanabilirse çekeceğiz. Şu an en büyük hayalim bu. Evlere kapandığımız günlerde oldukça üretken bir dönem geçirdim. Türkiye için de çalıştığım işler oldu. Bir dizinin genel hikayesini geliştiren ekipte yer aldım. Kerem Ayan'ın çekeceği bir film için yeni bir senaryo yazmıştım, burada bitirdim: Oregon adı.

-Son olarak İzmir ile ilgili duygu ve düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

İzmir doğduğum, büyüdüğüm, dünyayı ilk tanıdığım şehir. 20 yaşımdan beri, kısa aile ziyaretleri dışında bir daha uzun süreli yaşamadım orada. Ama anne-babam hala oradalar, her gelişte "evimdeyim" duygusunu aldığım şehir. İzmir'in uygarlığını, rahatlığını, canlılığını çok seviyorum, çok özlüyorum.


İzmir Life, Ağustos 2021