Tuesday, 20 December 2011

NAR – Halil Cibran - İngilizce'den Çeviren: Ümit Ünal


Bir zamanlar, bir narın tam ortasında yaşardım. Bir nar tanesinin içindeki çekirdek dedi ki: “Birgün ağaç olacağım ve rüzgar dallarımda şarkı söyleyecek, gün ışığı yapraklarımda dans edecek, mevsimler boyu güçlü ve güzel kalacağım”.

Ardından başka bir tanesi konuştu: “Senin kadar gençken, ben de öyle sanırdım. Ama artık boyumun ölçüsünü aldım, gördüm ki umutlar boşuna.”

Bir üçüncüsü dile geldi: “Bence içimizde öyle parlak gelecek vaad eden hiç bir şey yok.”

Dördüncüsü dedi ki: “Ama daha güzel bir gelecek yoksa hayat manasız bir şaka olur.”

Sonra beşinci: “Ne olacağımızı tartışmanın ne manası var? Ne olduğumuzu bilmiyoruz ki.”

Cevap altıncıdan geldi: “Ne olursak olalım, var olmaya devam edeceğiz.”

Yedinci konuştu: “Ne olacağımızı çok açık görebiliyorum. Ama sözlere dökemiyorum.”

Ardından sekizinci konuştu, sonra dokuzuncu, sonra onuncu, derken hepsi birden- sonra gürültüden hiç bir şey duyulmaz oldu.

İşte o gün bir ayvanın ortasına taşındım, orada çok az çekirdek vardı, hem de suskundu hepsi.


THE POMEGRANATE 

Once when I was living in the heart of a pomegranate, I heard a seed saying, "Someday I shall become a tree, and the wind will sing in my branches, and the sun will dance on my leaves, and I shall be strong and beautiful through all the seasons."

Then another seed spoke and said, "When I was as young as you, I too held such views; but now that I can weigh and measure things, I see that my hopes were vain."

And a third seed spoke also, "I see in us nothing that promises so great a future."

And a fourth said, "But what a mockery our life would be, without a greater future!"

Said a fifth, "Why dispute what we shall be, when we know not even what we are."

But a sixth replied, "Whatever we are, that we shall continue to be."

And a seventh said, "I have such a clear idea how everything will be, but I cannot put it into words."

Then an eight spoke--and a ninth--and a tenth--and then many—until all were speaking, and I could distinguish nothing for the many voices.

And so I moved that very day into the heart of a quince, where the seeds are few and almost silent.

Sunday, 18 December 2011

Gecem Gündüzle Geldi - Geoffrey Brock - Çev: Ümit Ünal


Her şey çok basitti: Dönmüştün bana
Çok mutluydum, başka derdim kalmamıştı.
Kimin umurunda, beni terkedip gitmiş olman
O herifle günlerce yaşamışsın -kim takar.
Yaşlı köpeğimizle beni, evi tekbaşına
Koyup gitmişsin- hiç sorun değil. 
Anlaştık tamamen, sen ve ben ve
Mutlu köpeğimiz ve ferah bir uykuya daldık. 

Sabah uyandım, hala içim içime sığmıyordu
Gerçekler tepeme çökene kadar: Geç kaldın. İşe.
Bir: Yıllar oldu, günler değil.
İki: Köpeğiniz filan yoktu.
Üç: Dönmedi sana. Tersine başkasıyla evlendi.
Ha bir de, dört: Sen terkettin onu hatırlasana.
Ben? Evet ben. Ben terkettim. (Hatırlıyorum)



And Day Brought Back My Night

It was so simple: you came back to me
And I was happy. Nothing seemed to matter
But that. That you had gone away from me
And lived for days with him—it didn’t matter.
That I had been left to care for our old dog
And house alone—couldn’t have mattered less!
On all this, you and I and our happy dog
Agreed. We slept. The world was worriless.

I woke in the morning, brimming with old joys
Till the fact-checker showed up, late, for work
And started in: Item: it’s years, not days.
Item: you had no dog. Item: she isn’t back,
In fact, she just remarried. And oh yes, item: you
Left her, remember? I did? I did. (I do.)
 Geoffrey Brock




Wednesday, 30 November 2011

UFUKLARA YASLANMIŞ, YORGUN DAĞLAR SIRAYLA



Birgün hepinizin hikayesini baştan anlatacağım. Bu bir tehdittir, vaad değil.

Siz, hanımlar beyler, saygıdeğer misafirler, güç seversiniz, sükunet seversiniz. Kimse size dokunmasın, kimse sizin rahatınızı bozmasın, böyle ebediyete kadar sizi sevenlerin yanında mır mır mış mış pinekleyin siz. Bilmediğiniz şu: Kapısında köle olduğunuz güç sahipleri de bir bok değil. Sizi kurtaramazlar. Takılın öyle, kuvvetlilerin gölgesinde hayatınızı yaşayın. Biliyor musunuz, ben de feci şekilde sizdenim, size benzerim...Sizlerin arasında yaşıyorum. Sizlerden biriyim. İşte bu da benim hikayem:

Burnum incecik saçlarına değdiğinde ve içtiği onca birayla sigaraya rağmen hala çocuk kalmış teninin o sıcak, sütlü tarçınlı kokusunu içime içime çektiğimde ben, onu hiç bir zaman unutamayacağımı anlamıştım. Ve o benim karşıma yirmi sene önce bile çıkmış olsaydı, şerefim üzerine yeminler ederim sayın bakan, sayın genel müdürüm ve sayın davetliler; insanın aklını başından alan saçlarının kokusuyla, yirmi sene önce bile karşıma çıkmış olsaydı; hayatta en çok korktuğum şeyin sırrımın ortaya çıkması olduğu o senelerde, kimse anlamasın diye kendime dünyayı zından ettiğim o senelerde bile karşıma çıkmış olsaydı; buyrun yeminler ediyorum, bir an bile tereddüt etmeden hükümet meydanına fırlar ve ulu atamızın huzurlarında haykırabilirdim:

Ben bir ibneyim ve bu çocuğu deliler gibi seviyorum! Buyrun şu anda da haykırıyorum: Ben bu çocuğu çok sevdim, hala da seviyorum.

Hepinize saygılarımı sunuyorum efendim ve n’olursunuz kimse üstüne alınmasın, kimse kızmasın, ben kendimden bahsediyorum, kendi hikayemi anlatıyorum. Kendim olan, 1938 doğumlu, devletimizin, yıllarca nice hizmetlerde bulunmuş sadık bir emekli memuru ve hep içinden okumuş- gizlice yazmış, meclislerde ağzı iyi laf yapar, içtimai ilişkilerinde uzun vadede başarısız ama ilk görüşte herkes tarafından sevilen ben, saygılarımı arzediyorum sayın başkan ve sayın başkan yardımcıları.

1938 yılının bitmek bilmez yağmurlar yağan bir gününde ailemin üçüncü ve sonuncu çocuğu olarak dünyaya geldim, babamın görevli bulunduğu uzak ve tabii ki şirin ilçemizde. Annem babam iki kızdan sonra nihayet bir oğul sahibi olduklarına pek sevinmişler. Sayın müsteşar ve sayın müfettişler kurulu, sizleri çocukluğumun sıkıcı tafsilatıyla boğmak istemiyorum ama o uzun günlerden aklımda kalanları özetle, maddeler halinde sıralamadan geçemeyeceğim:
1. İlçenin eteklerine kurulduğu ve akşam vaktinden önce heryeri karartan, ufuklara yaslanmış yorgun dağlar.
2. Bahçe içinde iki katlı evimizin yol yol boyalı ahşap tavanı.
3. Köylü bir kadının hediye ettiği annemin kesmeye kıyamadığı keklik ve nedense, hanımefendi rahmetlinin ruhu şad olsun, erkek olmasına rağmen Safiye Ayla adını verdiğim köpeğim.
4. Radyonun soluk ışıklı kadranındaki Bratislava yazısı ve ibre oraya getirildiğinde çıkan bağırtkan ses.
5. Hanımelleri arasında bana iki ay önce sünnet olduğu yeri kalkık olarak gösteren sonra da elleten sonra da benim henüz başı deri kaplı erkekliğimi elleyen en sevgili arkadaşım Doğan.
a) Kendisi de yıllar sonra babalarımız ve bendeniz gibi devlet hizmetine atılmıştır.
b) Bir içki sofrasında, yaklaşık otuz beş yıl sonra bana bir itirafta bulunmuştur ve bu bir sır olarak benimle birlikte mezara gidecektir.

Durun bir dakika, tabii ki o güzelim şarkıyı, o sakin sakin başlayıp o yükseklere tırmanan, o babamı bir dağ başında çadır kurmuş bir köylü güzeline sevdalanan cumhuriyet çocuğu olarak hayal ettiğim, sanki YABAN’ın o dertli ve ihtiraslı kahramanı gibi hayal ettiğim şarkı... Şöyle başlardı: ‘Ufuklara yaslanmış, yorgun dağlar sırayla.’ Bizim eve gelen, babamın katiplerinden biri, cümbüş eşliğinde söylemişti:

‘Ufuklara yaslanmış
Yorgun dağlar sırayla
Çadırımın üstüne doğmuş
Akşam yıldızı.
Çıplak
Ayaklarımın altında yorgun yayla.
Ey, edalı, gözleri mavili dağların kızı...’

Pardon, bu dağların kızı mevzuunda, ben gençliğimden beri dağların çocuğu bir haylaz oğlanı hayal ederdim. Ama şarkı şöyle devam ederdi:

‘Ne kadar narinsin,
Güzelsin bilsen.
Bak yorgun gözlerim,
Karşında hayran.
Belki....
(burada şarkı bir durur, sanki enstrümanlar şarkıya katılıyormuş gibi, şarkıcı yorgun bir iç çekerek ‘dirilirim’ derdi.)
Belki... dirilirim...
İçsem elinden.
Senin çam kokulu bir tasçık ayran...’

Çocukluğum aradaki bu nisbette güneşli günlere rağmen çook uzun bir kış mevsimiydi sayın bölüm şefleri ve pazarlama ve satış teşkilatımızın değerli üyeleri. Çocukluk günlerini hayatının en değerli, en özlenen zamanları olarak hatırlayanları hiç anlamamışımdır, hiç de anlayamayacağım. Ben büyüdüğüme her zaman memnun oldum. Babamın rakı kokulu akşam sofralarını, anlatıp durduğu saçma salak hatıraları, çocukluğumu koca bir kara bulut gibi kuşatan savaşı ve savaş bittiği gün babamın pencereden tabancasıyla sarkıp dağlara dağlara ateş edişini, ağzı her geçen gün sağ tarafına doğru yamulan ve evin içinde her geçen gün sessiz bir gölgeye dönüşen annemi, odalardan odalara kıkır kıkır dolanmaktan ve aralarında ayıp bir şeyler konuşmaktan başka şeyler bilmeyen ablalarımı; bunların hepsini geride bırakıp Istanbul’a yollandığım gün hayatımın en mutlu günlerinden biridir. Orada, evet mutlu bir hayat beklemiyordu beni, loş ve upuzun koridorlar, uzun etüd saatleri, onlardan da uzun ders saatleri, parasızlık, iç kapayıcı hafta sonları. Ama evden uzak ne varsa iyiydi, hoştu; aşk geldi beni orada buldu ve orada hayatın en büyük lanetiyle lanetlendiğimi anladım: Ben kendi cinsimi, erkekleri seviyordum, ama onlar beni adamdan saymıyorlardı.

Benden iki sınıf büyüktü. Sarışındı. Okulun iki sarışınından biriydi. Öbür sarışın, Hayri, şişman, yağlı ciltli, çopur suratlının tekiydi. Ama adı hala dilimi yakan ilk aşkım, incecikti ve ellerinde ışıklı bir kudret vardı. Yatakhanede ranza komşumdu. Şimşeklerin bütün boğazı boydan boya aydınlattığı, gök gürültüsünün yatakhanenin camlarını zangır zangır sarstığı bir gece onun yatağına kaçmıştım. Bunca yıl sonra o geceyi hatıramda biraz süsleyip püslüyor, hakikisinden daha mükemmel bir hale getiriyor olabilirim. Teni muhakkak, hatırladığım kadar yumuşak değildi ve elleri, ah o elleri, hayır kimsenin elleri aklımda kaldığım kadar maharetli olamaz. Evet, yıllar içinde o geceyi hiç değilse 50 bin kere yeniden yeniden yaşamış ve kafamda kura kura iyice kusursuz bir hale getirmiş olabilirim. Ama o gece ben o oldum, o bana karıştı ve bir daha hiç bir zaman ayrılmadı. Evet ertesi sabah yüzüme bile bakmadı, sonraları da bucak bucak kaçtı benden. Top oyunlarında beni takımına almadı, arkadaşlarıyla bir araya gelip arkamdan dalgasını geçti, falan filan. Ama benim ilk aşkımdı. Vücut ikliminin sultanıydı. Gençliğim, sonra bütün hayatım kadınlarda ve erkeklerde onu aramakla geçti.

Kadınlar. Hangi birini anlatayım? İyi eğitim almış, istikbali parlak, konuşkan, yüzüne bakılır hatta içine düşülür derecede yakışıklı bir genç adamı kadınlar sevmez mi? Severler. Kadınlarla aram hep iyi oldu. İlk görevim için gittiğim küçük ve şirin bir başka kasabamızda, bütün eşrafın ve memurun deli olduğu bir kıymetli orospu, peşimde deli divane olduydu. Bense onun bıçkın erkek kardeşine deliriyordum. Buluşmalarımız genellikle hanımın evinde gerçekleşiyordu, hanımın aynı zamanda satıcılığını üstlenen erkek kardeşiyle kapıda karşılaşmak ve iki üç çift laf edebilmek için kaç gece gereksiz yere uzattım aşk mesailerimizi... Orospular haricinde temiz aile kızlarının rüyalarını da süslerdim. Babalarıyla arkadaş olduğum kızlar kapı aralarından beni gözler, dedikodumu yaparlardı. Derken bu hanım kızlardan biri karım oldu. Anlatabiliyor muyum bilmem sayın idare amirlerim ve kısım şeflerim? Ruh durumum ne olursa olsun, sosyal durumum evliliği mecburi kılıyordu.

Evliliğim fırtınadan nasibini almamış, sakin bir akşam denizinde, ancak yelkenleri hafif hafif üfleyecek bir rüzgar eşliğinde, suyun üzerinde tüyden hafif adımlarla yürür gibi, karımla elele yaptığımız bir yolculuktu. Bana bir tek gün bile kötü bir söz söylememiştir. Doğru dürüst bir söz söylediğini de hatırlamıyorum açıkçası. Yatağımı sessizce paylaşır, kırk yılda bir uyanan hayvani isteklerime sessizce boyun eğer, biraz yavanca ama güzel yemek yapardı, mutfakta çalışırken bir kere bile ses çıkardığını, hani kimi kadınlar şarkı söyler ya, duymadım. Partimizin sayın kadın kolları başkanı ve değerli üyelerimiz, onun sessiz sakin, insanın avucundan kayıp giden eti, arzumu doyurmayı bırakın, açlığımı bastırmaya bile yetmiyordu. Ama sükuneti bozmak da istemedim onca yıl.

Birlikte bayram kutlamalarına, resmi yemeklere, iş yemeklerine gittik. Erdek’e, Kuşadası’na, Antalya’ya tatile gittik. Onu yanımda götürmek zorunda kaldığım ıssız Anadolu kasabalarında bir kere bile sıkıldım, anneme gideceğim, beni Istanbul’a götür filan demedi.

Çocuğumuz olmadı. İnsan bir çocuğu benim kadar istemiyorsa, olmaz diye düşünyordum ama gittiğimiz doktor “suçun” karımda olduğunu söyledi. Sonra da beni teselli etmek için “sizin gibi derin bir aşkla bağlı bir çift için, çocuk zaten ikinci planda kalır” dedi. Aşkın karımla yaşadığımız şey olmadığını adım gibi bildiğim halde sadece bir kere ondan ayrılmayı, onu bırakıp kendi gönlüme göre yaşamayı düşündüm. Bir akşam yemeğinde, her zamanki gibi sessizce karşımda otururken ağzının, o küçük dipsiz kuyunun, tıpkı yıllar önce annemin ağzı gibi sağa doğru yamulmaya başladığını ilk kez farkettiğimde... O ağzın yamuluşunu gördüğümde bir an hemen sofradan kalkmak, son akşam minibüsüyle en yakındaki il merkezine gitmek, geceyi bir otelde geçirip bankadaki bütün paramı çekmek, bir kısmını karıma yollayıp gerisiyle İstanbul’da bir ev tutmak ve herşeye en baştan başlamak istedim. Ama istemekle kaldım. İstediğimi belli bile etmedim.

Sz şimdi diyorsunuz ki, nerede bize anlatacağın kişi, nerede o aşık olduğun adam. Bu kadar şeyi bize boşuna mı anlattın?

Hayır boşuna anlatmadım. Bu kadar şeyi, size neden anlattım biliyor musunuz? İçinizden bir yazar kılıklı adam, gözlüklü, sinir tipli, şişmanca bir adam beni televizyonda görsün ve beni ufak bir hikayesine mevzuu olarak seçsin diye anlattım. Evet, sevgilimden bahsetmeyeceğim size, “Ufuklara yaslanmış, yorgun dağlar sırayla” şarkısından da daha fazla bahsetmeyeceğim. Evet o öldü, dağlara gitti öldü. Hayır başka tafsilat yok. Herşeyimi verdim size. O da bana kalsın. 

Hayatta en sevdiğim insandı. 24 yaşında çok güzel bir erkekti. Bunlar sizi alakadar etmez. Sadece geçen gün televizyona çıktım ve yüce millletimizle devletimizin bekaası için gerekirse demokrasiden bile fedakarlık edebileceğimizi büyük bir sarahatle anlattım. Evet, edebiliriz, mühim değil, ben burada yerimde durabilmek ve ilk defa televizyona çıkabilmek için ne gerekirse söylerim; sonra siz bilmezsiniz kendimi o yıllanmış televizyon ekranında ilk kez görüp ne kadar değiştiğime, ne kadar yaşlandığıma bakıp ağlarım, siz bilmezsiniz. Siz bilmezsiniz, biz, o şimdi beni düşünüp size bunları yazan adamla aynı şarkıları sevmişizdir, bilmezsiniz. Hayat böyle saçma sapan tesadüflerle doludur, sağcılar ve solcular, faşistler ve komünistler, liberal ve radikaller ve hatta aptallar ve akıllılar bir şarkıda birleşiverir. Gözyaşları içinde o sonsuz kardeşlik hissi bir an sadece bir saniye sürse bile...

                Şimdi hepinizin önünde bütün bunları anlatamadığımı, hiç bir zaman anlatamayacağımı ve ölüm gelip kapımı çaldığında sırrımı kendimle birlikte mezara götüreceğimi biliyorum. Biliyorum, bu, dünyanın en büyük acısıdır. Bu yüzden susuyorum ve siz nezih insanlarla dolu soframızda sessiz bir yıkıntıya dönüşerek rakı bardağımda loş bir köşeye büzülüyorum ve... kafamın içinden geçen bu cümleleri sonsuza kadar unutuyorum.. evet unutuyorum sayın efendim. Birgün hepinizin... hepimizin hikayesini baştan anlatacağım. Bu bir tehdittir, vaad değil. Sonsuz ve en samimi teşekkürlerimle. 

© Ümit Ünal 2011

Wednesday, 23 November 2011

Kısa Film: Bir Özgürlük Alanı

23. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali'nin açılış gecesinde yaptığım konuşmanın metni.

Bugün Türkiye'de birçok kısa film yarışması yapılıyor, birçok kuruluş kısa filme destek veriyor. Ama yaklaşık 25 yıl önce, benim de ilk kısa filmlerimi yaptığım dönemlerde, İFSAK'ın düzenlediği bir tek kısa film yarışması vardı. Kısa film, teknik koşulların da yetersizliğinden ötürü, çok kıyıda kalmış bir şeydi. O yıllarda, bir kısa filmi çekebilmek ve gösterime hazır hale getirebilmek bile bir başarıydı. Kısa film yarışmalarına çok az sayıda katılım olur, içeriğinden çok filmin teknik kalitesi ve arkasındaki emek ön plana geçerdi. Bugün, dijital teknolojinin gelişimi sayesinde bir küçük kamera ve ev bilgisayarı ile etkileyici kısa filmler üretmek ve bu filmlere gösterim alanı bulmak mümkün.  Yapımcıya gerek yok, dağıtımcıya gerek yok, tanıtıma gerek yok, en güzeli de fazla paraya gerek yok.  Kısa filmde söyleyecek ciddi bir sözünüz varsa, bunu ilginç bir yolla söyleyebiliyorsanız, filminizi yarışmalar ya da mesela internet üzerinden gösterime sunabilir ve çok kısa sürede binlerce kişiye ulaşabilirsiniz. Kahkaha atan bebek, hapşıran panda ya da konuşan kedileri kastetmiyorum tabii.

Ama tam bu aşamada asıl önemli noktaya geliyoruz:

Söyleyecek bir şeyiniz var mı?

Hayatta bazı şeyler var ki, kalabalıkta dile getirilemiyor. Mesela ben burda konuşmaya çalışırken bazı şeyleri söyleyemiyorum. Toplumsal kısıtlamalar var elbette ama tamamen özgür olsam da söyleyemezdim belki, çünkü bazı şeyler söze gelmiyor.  Sırlar veya açık saçık hikayeleri kastetmiyorum. İçimizde hissettiğimiz ama kolay dile getiremediğimiz şeylerden bahsediyorum. Hayatımızı en derinden yönlendiren, bizi mutlu ya da perişan eden ama kolayca dile getiremediğimiz o kadar çok şey var ki...

Bence sanat işte bunları anlatmak ve anlamak için vardır. Bir sanatçı, iyi ve has sanatçı, bunları dile getirmek için işe başlar. Gerçek bir sanatçının, söyleyeceği gerçek bir sözü, bir meselesi vardır. Söyleyemezse ölür, gördüğü şeyi yazı, resim, müzik ya da film olarak paylaşması şarttır.

Ama bu ülkede çocukluktan başlayarak "Küçükler her işe karışmaz" diyerek yetiştirirler bizi. "Sen sus bakayım" en sık duyduğumuz laftır. Büyüdükçe "Aman kaçayım, neyime gerek"ler, "Ben bulaşmayayım abi"ler, "Salla başını, al maaşını" lafları başlar...

Ülkemizde suya sabuna dokunan bir söz söylemek, hele aykırı konularda aykırı ve yüksek sesle konuşmak ya ayıptır, ya günahtır, ya yasaktır. Her geçen gün "yeniden düzenlenen" tabular listemiz uzar gider, otosansür bir milli hasletimizdir.

O yüzden bu ülkede sanat yapmaya kalkan insanların çoğu, özellikle gençler, gerçek sözler söylemekten, kendi hayatları hakkında konuşmaktan, hayatlarıyla, geçmişleriyle, çevreleriyle hesaplaşmaktan çekinirler, korkarlar. Anne babalarından, abileri ablalarından, öğretmenlerinden öğrendikleri sözleri, "tutması garantili" kalıpları tekrarlarlar. Maalesef bir çok kısa film yönetmeni genç uzun metraj, klip, reklam ya da dizi çekebileceğini kanıtlamak ve bir an önce sisteme katılmak için film çeker. Televizyondan pompalanan şişme plastik estetik öyle içe işlemiştir ki, uzun metraj filmlerimizin de çoğu TV programı, reklam veya dizilere benzer.

Oysa kısa film gerçekten başlıbaşına bir tür olabilir. Özgür bir alan olabilir. Ticari sinemanın dışında, televizyonun, reklamın, sponsorlar dünyasının dışında,  orada söylenemeyen şeylerin söylendiği bir yer olabilir. Bizi kuşatan duvarların dışında düşünmek için bir araç olabilir.

Bunun için gerçekten o duvarların dışında düşünmeye cesaret edebilecek insanlara ihtiyaç var. Öğretilen sınırları geçmeye cesaret edecek sanatçılara ihtiyaç var. Hayatta ve sanatta bize öğretilen sınırlar, aslında çok dayanıksızdır. Yeterli bir güçle üstüne basıp geçsek o sınırlar kaybolur gider.

En sevdiğim romanlar

Bu listeyi bir online satış sitesinin isteği üzerine hazırladım:


Lolita  Vladimir Nabokov
İlk okuduğum gençlik yıllarımdan beri edebiyata ve sanata
bakışımı değiştirmiş ve gözümde hiç eskimemiş bir roman.

Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı Vladimir Nabokov
Nabokov'un belki en büyük romanı değil ama yazar olmaya, kardeş
olmaya, kayıp olmaya dair çok hüzünlü ve aynı zamanda mizah da dolu
küçük bir mucize. 

Pornografi Witold Gombrowicz
Hayatın en büyük haksızlığı yaşlanmak ve bir daha genç olamamak
üzerine. Daha da bir çok şey üzerine. Hep filmini çekmek istediğim bir
roman.

Yaşam Kullanma Kılavuzu Georges Perec
Listeler listeler. Hayatın durup donup kaldığı bir an. O tek anda
yaşanan anlatılan yüzlerce içiçe hikaye. Gerçekten "büyülü" bir roman.

Amerika'da Alabalık Avı Richard Brautigan
İngilizce okuduğum ilk kitap. Hem bu kadar acıklı hem bu kadar komik
nasıl olunur bilmiyorum.

Venedik'te Ölüm Thomas Mann
Ölüm yaklaşırken imkansız aşk. Bu kitaptan etkilenmeyen yazar var mıdır, bilmem.

Kara Kitap Orhan Pamuk
Bence Orhan Pamuk'un en iyi romanı. Bu ülkeye, hayatımıza bu kadar
geniş bir açıdan daha önce bakan var mıydı? Varsa da ben okumadım, o
yüzden ilk okuyuşumda sarsıldım.

Buzdan Kılıçlar Latife Tekin
"Biz kimiz? İnsan nedir yani? Hepimizin vücudu arzu ve kemikten ibaret
değil mi?" Latife Tekin hep dışarıdan bakıp geçilen insanları, onların
kendi diliyle, içeriden yazmış. Bu romana neredeyse aşkla bağlıyım.

Zeno'nun Bilinci Italo Svevo
Sigarayı bırakma bölümü kendi başına bir başyapıt bence. Bana
Trieste'ye gitme isteği verir her okuyuşta.

1929 Ahmet Sipahioğlu
Türkiye sanatçılarını nasıl delirtir? İsviçre'de Dada'nın doğuşuna
tanıklık etmiş bir Türk'ün 1929 İstanbul'uyla imtihanı. 1929 biraz da
bugün.

Friday, 18 November 2011

Sinemada en sevdiğim beş plan/sekans

Kameranın düğmesine basarsınız, uzun bir süre akar, göstereceğiniz ne varsa kesintisiz bir kayıt içinde canlanır. Düğmeye tekrar basıp kamerayı durdurduğunuzda elinizde, kaydedilmiş uzun ve sıkıcı bir yaşantı parçası olabilir. Ya da akıllardan çıkmayacak bir plan/sekans yaratmış olabilirsiniz.

Filmler kamera/stop komutları arasında kaydedilmiş planlardan oluşur. Heykeltraşın mermerdeki "fazlalıkları" ayıklaması gibi, çekilmiş planların "fazla" kısımlarını ayıklama işlemi yani kurgu, sinemanın temelidir. "Ayıklanmış" planlar bir araya gelir ve sahneleri oluştururlar. Kendi başına bütünsel bir fikir ifade eden sahneler toplamına da sekans denir, yazıdaki paragraflar gibi.

Ama bazı yönetmenler, planları kesmek ve ayıklamak yerine uzun, kesintisiz sekanslar çekmeyi tercih eder. Bazısı durgun sekanslar yaratırken, bazısı kamerayı hareket ettirerek yakın/genel ölçekler arasında dolaşır, ya da oyuncuyu ve nesneleri kameraya yaklaştırır, mekandan mekana geçer. Tek plandan oluşan sekansların benim için sihirli bir yanı vardır. Filmin yarattığı gerçeklik yanılsaması yoğunlaşır, kesmelerin doğurduğu "film icabı" hissi kaybolur, kesintisiz bir plan içinde film bizim gündelik hayatımıza benzer bir deneyim sunar. Bir yönetmen/seyirci olarak, iyi bir plan/sekans çekebilen yönetmenin hayal gücüne ve teknik becerisine hayranlığım artar elbette.

Size yıllar içinde hayran olduğum 5 plan/sekans'tan söz edeyim. Yalnız yazı spoiler içeriyor, eğer bu filmleri görmediyseniz, gördükten sonra okumanızı tavsiye ederim.


Yolcu (The Passenger), Michelangelo Antonioni

Yolcu üniversitede sinema okurken plan/sekans olayına ilk uyandığımız filmdi, finalindeki olağanüstü plan/sekans benim gördüğüm ya da dikkat ettiğim ilk örnekti. Film kendi hayatından kaçmaya, başkasının kılığına girmeye çalışan bir adamın kendini bulduğu cehennemde yaşadıklarını ve ölümünü anlatır. Jack Nicholson'un canlandırdığı gazeteci karakteri, İspanya'da bir otel odasında peşindeki adamların gelip onu öldürmesini bekler. Ölüm/cinayet anı için Antonioni olağanüstü bir metafor bulmuştur. Bize cinayeti sadece seslerle anlatır, kamerasını olaya çevirmez. Bunun yerine kamera kesintisiz bir harekette demir parmaklıklı  otel penceresine yaklaşır. Yaklaşır yaklaşır ve tam ölüm anında birden demir parmaklıkların arasından süzülür gibi çıkar. Tüm film boyunca "özgürlük" arayan, kaderinden kaçan adam, ancak ölünce gerçekten özgür olabilmiştir. Kamera köy meydanında turlar. Katillerin geliş gidişlerini, polislerin ve maktulun yakınlarının gelişini vs izleriz. Sonra otele doğru döner, otelin pencerelerini tarayarak dolaşır ve karakterin öldüğü odanın penceresinde durur, parmaklıklar yerindedir, içeride bir ceset ve başında yakınları vardır. Bu sekansın neredeyse müziği andıran doğal sesleri, kusursuz kamera kullanımı, demir parmaklık buluşu... hepsi beni sinemanın sihirden ibaret olduğuna bir kez daha inandırmaya yeter.



Touch of Evil, Orson Welles

Touch of Evil (Türkiye'de ne isimle gösterildi bilmiyorum, "Kötülüğün Teması" denebilir.) Orson Welles'in kara film denemesi. Türün gereklerini hikaye kuruluşu, oyunculuk, kamera kullanımı gibi her alanda başarıyla yerine getirir. Filmin üç dakika kesintisiz bir plandan oluşan açılışı, efsane olmuş bir plan sekanstır. Planın başında yakın çekim bir bomba görürüz. Bomba bir arabaya konur, araba Meksika- ABD sınırını geçmek üzere hareket eder. Neşeli, sarhoş, eğlenceden dönen insanlar arasından ilerler. Filmin baş kahramanı olacak "iyi polis" ve eşi arabayla yanyana gelir, uzaklaşırlar. Üç dakika boyunca başka da büyük bir olay olmayan bu sahneyi yüreğimiz ağzımızda seyrederiz: "Bomba patladı patlayacak". Orson Welles'in zekası ve yeteneğine bir kez daha şapka çıkarırız.



Oyuncu (The Player) Robert Altman

Robert Altman'ın Oyuncu filmi açgözlülük, kötülüğün zaferi, dünyanın adaletsizliği, vb bir çok şey hakkındadır. Ama bir yandan da sinema ve film yapmak hakkındadır. Film "Touch of Evil" dahil bir çok filmdeki plan sekanslara atıfta bulunan sekiz dakikalık bir plan sekansla açılır. Bir Hollywood stüdyosunun sabah telaşını olay ve kişilere yaklaşıp uzaklaşan bir kameradan, neredeyse bir belgesel havasında izleriz ve olay örgüsünün hemen hemen tüm kilit noktaları ve önemli karakterleri bir bir sunulur. Stüdyonun  güvenlik müdürü bir yandan arkadaşına dert yanıp durmaktadır: "Nerde o eski filmler? 'Touch of Evil', 'The Rope'... Şimdi her film kes, kes, kes, öyle yapılıyor"... Bu sekansta Robert Altman'ın kendiyle, sinemayla, üslup denen şeyle dalga geçerken aynı zamanda ciddi bir hikaye kurmasına hayranım.



Nostalghia, Tarkovsky

Bir iki Türk filminde sıkıldım diye bir arkadaşım beni "ağır filmden anlamıyorsun" diye suçlamıştı. "Ağır filmler"in atalarından biri olan bu filmin tutkulu bir hayranıyım. Bu final sahnesi, eğer dramatik temeli iyi kurulursa, hazırlığı iyi yapılırsa en uzun, en "ağır" sahnenin bile can sıkıcı olamayacağını kanıtlar. Film gönüllü bir sürgüne çıkmış bir Rus şair hakkındadır. Memleketinden uzakta, İtalya'da bir kaplıca kasabasında hastalık ve hasretle cebelleşen şair, herkesin deli gözüyle baktığı yaşlı bir adamla tanışır. Yaşlı adam, kaplıcanın en büyük havuzunu elinde bir mumla, mum sönmeden boydan boya geçebilen biri çıkarsa herşeyin çözüleceğine inanır. Ama bu adağını gerçekleştiremeden intihar eder. Şair onun inancını, adak hayalini üstlenir; bu uzun sekans boyunca sadece elinde bir mumla hasta bir adamın boş bir havuzu boydan boya geçmeye çalışmasını izleriz. Mum iki kez söner. Üçüncü denemeyi seyrederken o mum sönmesin diye ben de ellerimi siper yapmak istemiştim.


Son Umut (Children of Men), Alfonso Cuaron

Yakın gelecekte geçen bu çok sevdiğim filmde Alfonso Cuaron'un başardığı şeylerden biri, bir bilim kurgu dünyasını günümüzün sıradan gerçeği gibi gösterebilmek. Bunu da en çok uzun plan/sekansların sağladığı gerçeklik yanılsamasına borçlu. Hikayesini uzun uzun özetlemeyeyim ama bu sekansta gizlice bir yerden bir yere giden bir grup "iyi" insan ormandaki çetelerin saldırısına uğruyor. Bu sahnenin ilk seyredişte bende yarattığı duygu saf dehşet olmuştu. İki yönlü bir dehşet: Birincisi  hikayenin akışında, sahnenin kendisinin verdiği keskin dehşet, ikincisi de "bunu nasıl çekmiş?" sorusunun dehşeti. Sonradan filmle ilgili yazılar ve filmin dvd ekstralarında sahnenin çekimine dair bolca şey öğrendim. Özel inşa edilen arabayı, kurulan kamera düzeneğini, yaratılan dijital efektleri anladım. Diğer filmlerin, örneğin Yolcu'nun çekim sırasında "elle yapılmış" efektlerinin tersine bu sahnede bolca dijital efekt var, teknik olarak bu sekans "tek plan" değil zaten,  kamera arabadan çıkmadan önce uzun plan bitiyor ama efektle tek plan etkisi sürdürülüyor. Yine de bu sekansın büyüsü kaybolmadı benim için.

Ümit Ünal

Bu yazı Ekşi Sinema sitesinde yayınlandı: http://eksisinema.com/sinemacilarin-gozunden-umit-unal-bes-plan-sekans/