Thursday, 12 March 2015

Mahlukat Bahçesi - Garden of Oddities


Click to enlarge.

Do the squirrels, hyenas, foxes, owls 
and other strange creatures have something to say? 
Portraits of oddities from an endless garden.
This is an ongoing series of drawings 
by director/writer Ümit Ünal.

Please contact me if you like to buy any of them.
The ones labelled with a (*) have been sold. 

....
Sincaplar, sırtlanlar, tilkiler, baykuşlar 
ve diğer acayip mahlukat bize bir şey mi demek istiyor? 

Sonsuz bir bahçeden mahluk portreleri...
Yönetmen/Yazar Ümit Ünal'dan 
sürekli bir desen dizisi.

Satın almak için lütfen bağlantı kurun.
(*) İşaretli desenler satılmıştır.

.

"I told you not to call me a CUTIE PIE again. Didn't I? I did."
"If they ask me what I learned in this life,
YOU MUST STAND UP STRAIGHT ON YOUR TWO FEET!
This I learned from elders."
(*)
"Human life forms vary: Some are like seaweed.
Some are like clouds, some are like tigers."
(*)
"For as far back as I can remember,
I've been a vegetarian. Sometimes fish, maybe."
"I didn't notice anything unusual. Then wifey told me
there was some hard patch on my forehead.
Then it happened and we realized it was too late.
Thank goodness, we got used to it."
(*)

"My aunt used to call this herb sumthin'...
Begins with a T.
Man, on the tip of my tongue but I can't remember."
(*)
"Times are bad mate! Times are bad!
Don't trust anyone, if you get silly
you'll get backstabbers right behind you."

"I never knew what love is, it only exists in films and books.
The whole thing is a dirty bargain,
what you give what you get, are you ripped off?...
That's all what it is about."
"Yes, I am a LEO. How did you guess?"
"I am actually quite sociable.
If you call me an introvert or stuff like that, go look in the mirror."
"I'm fed up with your silly excuses.
You only come up with excuses, then I'm called the bad guy...."
(*)
"I never eat cats! Ever!".
"Don't drink! Ok, I won't.
But how am I supposed to cope
with the heavy burden of the evenings?"
"I never tell my dreams anyone.
Dreams of other people always scare me."
"I've tattooed BLACK DRAGON on my back. In CHINESE."
"That's not the issue, mate. The ISSUE is something else!"
"My childhood was a land of fairy tales. I was a fan of BEE GEES."
"So, she didn't come! It wouldn't work with her anyway,
she kept writing YOUR for YOU'RE."
"There is no you and me! There is us. And who are we?
We are the men with a.. err... a good CAUSE."
"We grew up without a FATHER. 
If we had some proper helping hand, we could have been big time."
"I'm telling you, it was a SLIP OF TONGUE.
I meant to say 'Don't touch it!'
not 'Pick it up and eat as you like', honest."
"Yes. When our God was creating the Earth
we were all there in the FIRST THREE DAYS.
But then things got awry."
"Nothing is just BLACK AND WHITE, is that clear bro?"
"No problem, mate! I'm perfectly c..calm."
"Now listen, I can say TO-MAY-TOES and I can say TO-MAH-TOES."
"Most people think that I look like like my mum.
Pity that I never saw her. I don't even have a photo of her."
"Loneliness is a tough racket."


"They push wounded kids into adulthood
but those wounds never heal."
"Those big thoughts don't fit
in 140 characters limit, unfortunately."
(*)
"One can touch ETERNITY on the body of a loved one.
If only eternity wasn't that short lived."
"It is impossible to describe some fears."
"From now on, there will be ONLY ONE PERSON allowed to talk.
When everyone speaks up I get confused."
(*)
"The most important thing in a relationship is TRUST."
"My mind is clear, my standpoint has always been the same."
"Don't start me up..."
"Every springtime, I fall in love."
(*)
"Enough with the CHANGES!"
"I'm a free person. I never learned to obey ORDERS."
"I'm an orderly person".
(*)

"Tell me, I'm all ears."
"No news from good old friends... I guess we all died out."
(*)
"Describing happiness is not so hard. I am HAPPY, that's all."
(*)

"This country needs new traditions."
(*)

(*)


(*)














(*)





(*)
(*)

"I think I'm done."

Instagram

Click here for Instagram link.

Sunday, 15 February 2015

AKŞAM ŞİİRİ - Behçet Necatigil




Birden hatırlarsın,
O da seni - - birden bazan:
Nerde, ne yapar şimdi
Parlar bir özlem anılar arasından.

Bu akşam ne garip sözcük
Sanki ilk duydum, yadırgıyorum:
Akşam. Bilmem bulur muyum
Yollara baksam?

Söner yangın birazdan
Yatışır özlem.
Bir gün karşılaşırız
Bir gün, bir yarım akşam.

Hep Beraber Yapayalnız - Charles Bukowski - Alone With Everybody






















et kemiği kaplar
içine bir zihin koyarlar
bazen de ruh
ve kadınlar çarpar
vazoları duvara
erkekler çok içer
ve kimse bulamaz
aradığı insanı
ama arar
durur
o yatak bu yatak
girer çıkar.
et kemiği kaplar
ve et
etten fazla
bir şey arar.

şansımız sıfır
hepimiz
aynı kaderin
esiriyiz.

kimse bulamaz
aradığı insanı.

çöplükler dolar
hurdalıklar dolar
tımarhaneler dolar
hastaneler dolar
mezarlıklar dolar

gerisi
boş kalır.

Çeviri: ÜÜ
the flesh covers the bone
and they put a mind
in there and
sometimes a soul,
and the women break
vases against the walls
and the men drink too
much
and nobody finds the
one
but keep
looking
crawling in and out
of beds.
flesh covers
the bone and the
flesh searches
for more than
flesh. 
there's no chance
at all:
we are all trapped
by a singular
fate. 
nobody ever finds
the one. 
the city dumps fill
the junkyards fill
the madhouses fill
the hospitals fill
the graveyards fill 
nothing else
fills.  

Sunday, 1 February 2015

şu benim tatlım vesairem - e. e. cummings - my sweet old etcetera

Photo by Vic Damon























şu benim tatlım vesairem
lucy teyzem, son

savaş sırasında
anlatabilirdi sana,
hatta anlattı da
nedenini savaşın

niçinini,
ablam

Isabel yüzlerce
(ve
yüzlerce) çorap
ördüydü ve de
piretutmaz bereler
vesaire bileklikler vesaire
annemin tek umuduydu
ölümüm vesaire kahramanca tabii
babamın sesi çatlardı
ah ben de gidebilseydim derken
mertebe, imtiyaz vesaire

derken bendeniz vesaire
batmışım çamurun dibine ve

saire
(hayalini kuruyorum
ve
saire, senin
gülüşünün
gözlerinin dizlerinin ve vesairenin)

serbest çeviri: üü

my sweet old etcetera
aunt lucy during the recent 
war could and what
is more did tell you just
what everybody was fighting 
for,
my sister 
Isabel created hundreds
(and
hundreds) of socks not to
mention fleaproof earwarmers
etcetera wristers etcetera, my
mother hoped that
I would die etcetera
bravely of course my father used
to become hoarse talking about how it was
a privilege and if only he
could meanwhile my
self etcetera lay quietly
in the deep mud et 
cetera
(dreaming,
et
cetera, of
Your smile
eyes knees and of your Etcetera)

Saturday, 17 January 2015

Film Arası Röportajı - Sorular: Gökşen Aydemir



"Hayal bu ya, Charlie Kaufman, Ethan Coen, Tonino Guerra ya da Jean-Claude Carriere gibi efsanevi bir senaristi bugünün Türkiye sinema ortamına getirip ortalama bir Türk yapımcı ve ortalama bir Türk yönetmenle bir iki yıl çalıştıralım: Ne olur sizce?" 





1. Sinema eğitimi almışsınız. Ilk Teyzem filminin senaryosunu yazarak başlıyorsunuz. Yeşilçam'ın da son dönemine denk geliyorsunuz. Büyük  senaristler döneminin son temsilcilerindensiniz. Siz sinemaya başladığınızda senaristlik mesleği nasıl bir noktadaydı? Yönetmenlerle senaristler arasında nasıl bir ilişki vardı?

Sinemamızda “Büyük senaristler dönemi” diye bir dönem var mı, onlara dahil miyim bilemiyorum. Yine de teşekkür ederim. 1985'te sinema dünyasına girdiğimde, Yeşilçam geleneksel üretim biçimlerini benimsemiş, yeniliklere, “risk”lere kapalı küçük bir endüstriydi. Buna rağmen eli kalem tutan insanların saygı gördüğü, fikirlerin değer bulduğu bir yerdi. En azından kendi tecrübemde, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Ertem Eğilmez gibi ustalardan öyle gördüm. Yaratıcı fikir sahibi olan herkese yaptıkları gibi, çok genç olmama rağmen, sevgi ve daha önemlisi saygıyla davrandılar bana da. Sonradan gelen kuşaktan bazılarının maalesef öğrenemediği bir özellikti bu.

2. 90'ların başına kadar olan dönemde yapımcı-yönetmen- senarist hep farklı kişilerdi. Peki yapımcıların senaryo üzerinde nasıl etkileri vardı? Ticari kaygılarla senaryolar üzerinde değişimler yapabiliyorlar mıydı?

Senaryo yazarken genellikle, Atıf Yılmaz gibi aynı zamanda yapımcılık da yapan yönetmenlerle çalıştım. Diğer çalıştığım yapımcılar da yönetmenlerine saygılı insanlardı. “Hayallerim, Aşkım ve Sen”de kendim de kullanmış olsam bile, her şeye karışan “kötü” yapımcı tipi gerçek hayatta tanımadığım bir klişe. Sonuçta bir film yapımında görev alan herkes, “iyi film” için, “iyi gişe” için belli doğrulara, ilkelere inanıyor. Eğer aynı ilkelere inanan insanlarla çalışırsanız başarılı filmler yapabilirsiniz. “İyi” filmin ya da “ticari” filmin nasıl olması gerektiği konusunda çok farklı şeylere inanan insanlar mecburen bir araya düşerse, genellikle fikirler çatışır ve kötü filmler çıkar sonuçta. Bu her dönem ve her ülkede böyle. 

3.Siz senaristlik döneminizde birbirinden değerli Yönetmenlerle çalışma imkanı buldunuz. Peki bu yönetmenler sizin iç dünyanızı senaryonuzun dinamiklerini sinemalarına dahil edebildiler mi? Hangi yönetmenlerle çalışmak sizin daha kolay ve öğretici oldu?

Bir senaristin yazdığı senaryoyu tam olarak perdede göremeyince hayal kırıklığına uğraması çok rastlanan bir şeydir. Çünkü filmin asıl yaratıcısı yönetmendir. Yönetmen senaryoyu çok iyi anlayıp hazmetse de sonuçta, sinemanın doğası gereği, kendi kafasındaki filmi çekebilir ancak. Bu da her zaman senaristin gördüğü film olmayabilir. Senarist ve yönetmen ortak bir çalışma içinde olmalı ve senarist kendisini yönetmenin dünyası içinde var etmeye, onun dünyası içinde bir yapı kurmaya çalışmalıdır. Tabii bunun için öncelikle “kendi dünyası” olan yönetmenler gerekir.

Çalıştığım yönetmenler içinde, bende en çok iz bırakanlar Ertem Eğilmez ve Atıf Yılmaz oldu sanırım. Sinema anlayışım ve yaptığım filmler onlara hiç benzemese de her ikisinden de senaryo yazmak ve film çekmek konusunda çok şey öğrendim. Ayrıca iş ahlakı ve insan ilişkileri konularında da ilk derslerimi onlardan aldım. Şimdi ikisi de aramızda değil ama diyelim yeni bir senaryo yazdığımda “Ertem abi ne derdi? Atıf Abi beğenir miydi?” diye düşünürken buluyorum kendimi.

4.Sadece senaristlik yaptığınız dönemde belirli tema üzerinde ısmarlama senaryolar mı yazdınız. Yoksa yazdığınız senaryolara yönetmen ve yapımcı arayarak mı devam ettiniz? Dönemin piyasa koşulları sizce senaryo yazma şeklinizi etkiledi mi?

Teyzem” ve Hayallerim, Aşkım ve Sen” benim kendi özgün fikirlerimden ve deneyimlerimden kaynaklanan işlerim. Diğer senaryolar daha çok bir yıldız oyuncu üzerinden gelişen, ısmarlama işlerdi. Bir kısmında özgün fikirlerim olsa da çoğu yönetmen/yapımcıların önerdiği hikayeleri kaynak alıyordu.

5. 90'ların ortasından itibaren yeni bir sinemacı kuşağın yetiştiğini görüyoruz. Auteur yönetmenler üretimler yapmaya başladılar. Sizce auteur yönetmenlerle birlikte senaryo yapılarında ve öykü anlatıcılığı noktasında bir değişim oldu mu? Senaryolar bakımından bu filmler anaakım dünya sinemasının neresinde yer alıyor? Bu seyirciye nasıl yansıyor?

Auteur” yönetmen kavramı 90'larda ilk kez çıkmadı. Bence Metin Erksan, Yılmaz Güney gibi isimler de (mecburen Yeşilçam'da sıradan işler yapmış olsalar da) rahatça “auteur” olarak anılabilecek, kendi dünyalarını ve üsluplarını kurmuş yazar/yönetmenler. Bugün yurt içi ticari sinema ağının tamamen dışında kalarak filmler üretmek mümkün. Bağımsız yapımcı ve yönetmenler, festivaller aracılığıyla yurt dışına açılmayı başardılar. Tüm dünyada kendi ülkesinde çok gişe yapmayan ama dünya çapında “art-house” sinema seyircisine seslenerek film yapmaya çalışan, dünya “art-house” dağıtımına girmeye çalışan yönetmenler var. Aslında bu uluslararası dağıtım ağı, Türkiye'nin tüm ticari sinema hacminden daha karlı, daha büyük bir alan. Ama bu ağa girebilmek, tüm dünyadaki “art-house” seyircisine film satabilmek için, gerçekten özgün bir şey söylemeniz ve bunu da özgün bir dille yapabilmeniz gerek. Bunu da az sinemacı başarabiliyor.

6. 1993 yılından 2001 yılında kendi filminizi çekene kadar senaristlik yapmadığınızı görüyoruz. Değişen neydi? Nasıl bir dönemdi?

1989-90'da sinemamız video dağıtım sektörünün çöküşü yüzünden büyük bir finansal krize girdi. Ben de reklam sektörünü tek çare olarak gördüm ve bir reklam ajansına girdim. Reklam sektöründe çeşitli büyük ajanslarda önce yazar, sonra kreatif direktör sonra da arasıra kendi yazdıklarını çeken bir reklam yönetmeni olarak çalıştım. Bu dönemde ilerisi için senaryolar ve iki roman yazdım ama sinemaya küskün gibiydim. Kendi filmimi çekene kadar bir başka yönetmen için senaryo yazmak istemedim. 

7. 9 filmi ilk yönetmenlik deneyiminiz , senaristlikten yönetmenliğe geçiş sancılı bir süreç miydi? Yönetmenlik senaristliğinizde neleri değiştirdi?

Uzun metraj çekmeden önce 4-5 yıl sürekli reklamlar çektim. Adımın altında artık “yönetmen” yazıyordu sayılır. Ama uzun metraj yönetmek bambaşka bir iş elbette. 9'dan önce “Anlat İstanbul”u çekmeyi planlamıştım ama Türkiye'nin sonsuz krizlerinden birine kurban oldu, ancak yıllar sonra çekilebildi. 9 yapım aşaması çok kısa sürede gelişen, arkadaşlar arasında dayanışma havasıyla amatör bir heyecanla çekilen bir filmdi. Başıma tam ne geldiğini anlamadan uzun metraj yönetmeni oldum. Senaryo yazdığım dönemde de sinemanın yönetmen sanatı olduğuna ve asıl sözü söyleyenin yönetmen olduğuna inandım hep. Bu yüzden kendi senaryolarımı, yönetmen olarak hayata geçirebilmek benim için en büyük mutluluk oldu.

8.Türk sinemasının edebiyatla bağı hep çok zayıf oldu. Uyarlamalar konusunda da çok başarılı olunmadı. Sizce neden Türk sinemasının edebiyatla bağı bu kadar kopuk oldu?

Şimdi listesini yapmak uzun bir iş olur ama bence çok başarılı edebiyat uyarlamalarımız var, bu konuda haksızlık etmeyelim. Son yıllara kadar sinemamız edebiyatla çok içli dışlıydı bence. Son yıllarda “minimalist” bir sinema öne geçti. Bu anlayıştaki yönetmenler hikaye anlatımından, dramatik yapı kurmaktan çok, karakter gelişimi ve atmosfere önem veriyorlar. “Edebi” olabilecek unsurları atıp daha saf bir sinemayı hedefliyorlar. Ticari sinemada ise zaten TV çıkışlı isimler, kolay algılanıp kolay pazarlanacak işleri tercih ediyorlar. Edebiyatın, “iyi” edebiyatın Türkiye'de alıcısı sınırlı. 

9. Sizin romanlarınız da var. Edebiyatçı kimliğiniz sinemacı kimliğinizi nasıl etkiledi?

Ben kendimi “sinema yapamadığı zaman yazan” biri olarak tarif ediyorum. Dünyaya yazar gözüyle bakmıyorum, sinemacı gözüyle bakıyorum sanırım. Ama diğer yandan edebiyat en çok beslendiğim sanat dalı. Bazı yönetmenler sinemadan ve başka filmlerden ilham alır, benimse ilham kaynağım kitaplar ve kendi hayatım oldu. Tabii bir kitabı okuyup hikayesinden etkilenmekten bahsetmiyorum, bir yazarın bakış açısı, dünya görüşü, üslup anlayışı gibi unsurları kastediyorum.

10. Turkiye 'de gişe sineması son 10 yıldır seri kaba komedi ve korku sineması üzerinden ilerliyor. Ve en kaliteli yapımlarda bile senaryo kalitesi belirli bir seviyenin altında. Seyircinin daha üst bir anlatımı anlamayacağımı düşünülüyor. Sinemanın amacı görselliğin yanında seyirciye düş oyunları oynatmak sorular sordurmak değil mi? Seyircinin bu noktada küçümsendiğini düşünüyor musunuz?

Küçümsemek yanlış bir tabir olur. Ama Türkiye'de bugünün ticari sineması, geçmişin Yeşilçam'ı gibi, (hatta ondan daha fazla) yeniliklere ve risklere kapalı bir sinema. Televizyon tiryakisi seyirciye, televizyon çıkışlı isimlerle, televizyon üslubunda, dizi görünümlü filmler sunuluyor. Ticari sinemamızda sadece ticaretten öte niyetleri ve sözü olan film yok değil, ama çok az. 

11. Aslında bu küçümseme eğiliminin başka bir boyutu da festival filmleri yapan yönetmenlerde de yok mu? Onlar da benim filmimi herkes anlayamaz diyerek aynı şeyi yapmıyorlar mı? Bir orta yol yok mu sizce seyirciyi önemseyen ama senaryo kalitesini de belirli seviyede tutan filmler çekilmez mi? Var mı sizce örnekleri?

Gözlemlediğim kadarıyla sinema, örneğin Amerika'da da, büyük gişe filmleriyle çok para kazanmayı hedefleyen, algısı kısıtlı, ergen kafalı bir seyirci için yapılıyor artık. Bilgisayar oyunlarıyla birlikte pazarlanan “blockbuster” tarzı en makbul film oldu. Spielberg'in Oscar ödüllü Lincoln filmi için yeterli salon bulamamaktan şikayet ettiği bir röportajını okudum. Düşünün, Spielberg! Artık Amerika'da bir dert anlatmayı hedefleyen, aklı başında yetişkinlere seslenmeye çalışan yazarlar yönetmenler ancak TV kanallarında, dizilerde yer bulabiliyor. Bir anda dünyayı sarsan iyi diziler üretmeye başlamaları bu yüzden. Bizde de bunun ufak yansımaları var. Ticari sinema çok vahşi bir kazanç alanına kaydı. Mesela yakın dönemden “Vavien” ya da son olarak “Karışık Kaset” gibi gayet düzgün yazılıp çekilmiş ve ticari değer de üretmesi gereken filmlerin gişede başarısız olmasını aklım almıyor. Hem ticari hem “sanatsal” açıdan başarılı, hem gişeye hem eleştirmen ve festivallere hitap edebilecek bir film yapma şansı giderek azalıyor. 

12. Gerçek anlamda bir politik sinemamız halen yok. Yeni Türkiye sineması içinden filizlenen Kürt sineması politik duyarlılıklı işler çıkarıyor. Kürt sinemasının senaryolarını nasıl buluyorsunuz?

Tıpkı Türk sinemasında olduğu gibi, onlarda da çok iyi filmler de var, kötü filmler de. 

13. Geçenlerde Şener Şen bir röportajında yeni senaryoları hiç beğenmediğini, oynayacak film bulamadığını söylüyordu. Sektörün her kesiminden uzmanlar en büyük sorunun senaryo olduğunu söylüyor . Sizce böyle bir sorun var mı? Nasıl daha kaliteli senaryolar yazılabilir? Senaryolarda yerellik ekseni nasıl sağlanabilir?

Şener Şen çok büyük bir oyuncu, kalibresine yakışacak senaryo bulmakta zorlanması doğal. Ortalıkta dolaşan senaryoların çoğunun çok kötü olduğu da bir gerçek. Ama ben Türk sinemasının en büyük sorununun senaryo olduğunu düşünmüyorum.

Sinema bir ekip işidir denir ama temelde sinema, bir yönetmen sanatıdır. En ideal durumda, bir yönetmen, kendisine inanan güvenen bir yapımcının ve ekibin yardımıyla, kendi senaryolarını yazıp hayata geçirebilmelidir. Bir senaristin ya da senarist grubunun yardımını da alabilir. Tek başına senaryo, sadece çekilecek bir filmin hayalidir, bitmiş bir eser değildir, bir yol haritasıdır, hazırlık aşamasıdır. Senaryo sette ve kurgu masasında, ses odasında hayata geçer. Bence asıl büyük eksiklerimiz birikimli, özgün sözü olan ve bunu özgün bir biçimde söyleyebilecek yönetmenler ve onlara özgür alan açacak, destekleyecek yapım koşulları. Tabii bir de, bir sanatçının geleceğinden korkmadan, otosansüre yenilmeden çalışabileceği bir ülke ortamı. Bunlar yok.

Hayal bu ya, Charlie Kaufman, Ethan Coen, Tonino Guerra ya da Jean-Claude Carriere gibi efsanevi bir senaristi bugünün Türkiye sinema ortamına getirip ortalama bir Türk yapımcı ve ortalama bir Türk yönetmenle bir iki yıl çalıştıralım: Ne olur sizce? Bence ya felç olup bir şey yazamaz, mecburen yazsa da parlak bir film çıkamaz ortaya.

Yerellik konusunda: Sanat evrensel, dünyanın her yerinden insanları birleştirebilen bir şey olmalı. Bizim bu konuda derdimiz, başka sinemalara, yönetmenlere, filmlere özenmemiz. Evrensel olabilmenin yolu başkalarına özenmeyi, taklit etmeyi bırakıp, sanatta kendi dilini kendi sözünü bulmaya çalışmak, “kendin gibi” olmak bence. Bunu yaparsanız zaten ister istemez “yerel” de olursunuz.

14. Sizin dönem dönem senaryo eğitimleri verdiğinizi biliyorum. Nasıl bir manzara var? Yeni senarist adayları nasıl? Sizce başarılı bir senarist kuşak gelecek mi?

Senaryo eğitimi verebilmek için en az bir yıl gibi uzun süreli ve uygulamalı bir atölye gerek. Ben zaman sorunu yüzünden senaryo eğitimi veremiyorum. Birkaç günlük bir “senaryoya giriş” ya da “senaryocu gözüyle bakış” atölyesi yapıyorum. Katılımcı arkadaşlarla uzun metraj senaryo yazmıyoruz. Önce örnekler üzerinden giderek, senaryocu/ sinemacı dünyaya nasıl bakar, bunu filme nasıl yansıtır, sözlü ya da yazılı hikaye diliyle sinema dilinin farkları nedir, bunları anlamaya çalışıyoruz. Sonra da çok kısa bir hikayeyi senaryoya dönüştürme egzersizleri yapıyoruz. Son beş altı yıldır değişik kuruluşlarda, özel üniversitelerde bu atölyeleri düzenledim. Elbette çok pırıltılı, yetenekli insanlarla karşılaştım. Hangileri sinemayı meslek olarak seçer, hangileri başarılı olur zaman gösterecek elbette.


Bu söyleşi Film Arası dergisinin Ocak 2015 sayısında yayınlandı. 

Monday, 24 November 2014

Edebiyatta Üç Nokta dergisinin "Sinema ve Edebiyat" dosyasından




Türk ve dünya sinemasında size göre kusursuz bir edebiyat uyarlaması var mı? Size göre en iyi edebiyat uyarlamaları hangileridir?

İyi edebiyat uyarlaması kaynak aldığı kitabı unutturan filmdir. Örneğin Hitchcock'un pek çok filmi uyarlama. Ama kimse orijinal kitaplarla karşılaştırma gereği duymaz onları. Çünkü filmler çoktan romanların önüne geçmiştir. Yaygın inanıştır: Bir roman uyarlamasının iyi olması için, romanın edebi açıdan iyi olması birincil şart değildir. Hitchcock örneğindeki gibi, iyi bir yönetmen edebi değeri zayıf bir kitaptan çok iyi bir film çıkarabilir. Ama dil açısından çok güçlü, yenilikçi, sarsıcı edebiyat klasiklerinin çoğu, örneğin Ulysses ya da Alice Harikalar Diyarında gibi kitaplar sinemada iyi sonuç vermemiştir. Çünkü bu kitapların edebiyatta kurduğu dev dil dünyasının sinemada üstesinden gelmek, yazılı dilde yaşanan başarıyı sinemada yansıtmak ve kitabı unutturmak mümkün olamamıştır.

Soruyu bir de tersten soralım. Size göre ‘Keşke çekilmeseymiş. Çekilince romanı mahvetmiş’ dediğiniz bir film oldu mu?

Örneğin Lolita uyarlamaları. Lolita hayatta en sevdiğim romanlardan biri. Ama seyrettiğim iki uyarlamasını da beğenemedim. İkincisi zaten başarısız bir ticari girişimdi. Ama kitabın cesaretine, ayrıntı tutkunluğuna, derinliğine, yeniliğine (zamansızlığına da denebilir) Kubrick gibi büyük bir yönetmen bile ulaşamamıştı bence.

Filme alınmasını dört gözle beklediğiniz bir kitap var mı?

Hayır.

Peki ‘Aman ha, hiç bulaşılmasın’ dediğiniz?

Lolita uyarlamalarını sonsuza kadar yasaklamak isterdim.

Sizce bir şiiri sinemaya uyarlamak mümkün mü?

Tarkovski “Sculpting in Time” kitabında babasının bir şiirinden uyarladığı bir kısa film senaryosu fikri sunar. Tek planlık bir panın sonunda gökten bir melek tüyünün düştüğü, çok sade bir senaryodur bu. Bu filmi çekti mi, bilmiyorum. Bir şiirin bütününde uyandırdığı histen, bizim anladığımız kısmından, o şiirin bir uyarlaması yapılabilir. Ama bu Tarkovski'nin babasının şiirine yaptığı “uyarlama” gibi son derece öznel bir yorum, mümkün uyarlamaların sadece bir tanesi olacaktır. Şiir kendinden başka bir şeye uyarlanamaz bence. Zaten çok büyük bir damıtma, yoğunlaştırma, kristal yaratma işi olan şiirde ortaya çıkan olağanüstü yoğun “şey”i bir başka dile, bir başka sanat dalına, sinemaya, resme aktarmak bana imkansız geliyor. “Samyeli de dalgınlıklarla bir çocukmuş” ya da “Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner.” gibi olağanüstü dizelerin hepimizin hayatında karşılıkları vardır. Ama bu dizeler ve yer aldıkları şiirler sinemada nasıl karşılanabilir ki? “Gölgesizler” romanını uyarlamaya giriştiğimde, kitabın aslında uzun bir şiir gibi olduğunu ve benim uyarlamamın bu romandan çıkacak uyarlamaların sadece biri, benim Gölgesizler “cover”ım olduğunu her fırsatta söyledim.

Bizim sinemamızda bırakın şair biyografilerini, normal bir biyografiye bile rastlamak zor. Oysa ki şair hayatları inanılmaz bir kaynak sinema için. bu biyografi kıtlığını neye bağlıyorsunuz?

Şiir kitapları ya da dergilerinin satış sayılarına bakınca, sebeplerden birini görmek mümkün. Türkiye'de yapımcıların bel bağladığı kitle, içinde Sanat'ın S'si olan bir şey görmek istemiyor. Ticari sinemanın şampiyonları ya kaba saba, derinliksiz komediler, ya da hamasi, milliyetçi aksiyon filmleri. Sanatçı biyografileri sinemanın geniş tür skalası içinde bir tür. Aslında bu türün dünya sinemasında da aksiyon, komedi, bilim kurgu ya da korku filmleri kadar geniş bir izleyici kitlesi olduğuna inanmıyorum. Ama yine de normal bir sinema endüstrisi içinde o türe de saygın bir yer açılır. Türkiye de açılamıyor. Türkiye'de “Kelebeğin Rüyası” gibi bir sanatçı biyografisi yapılabilmesi için TV çıkışlı ünlü bir oyuncu/yazar/ yönetmenin, yine TV çıkışlı ünlü isimleri bir araya toplaması ve hayatının birikimini ortaya koyması gerekiyor.

Hayatının filme alınmasını istediğiniz bir şair ya da yazar var mı?

Ece Ayhan. Sait Faik (“Alemdağ'da Var Bir Yılan” aynı zamanda harika bir otobiyografik parça değil mi?). Bilge Karasu. Nilgün Marmara. Ayrıca Türk aydınlarının zihinsel macerası açısından bence trajik bir örnek teşkil eden, eskiden büyük bir hayranı olduğum İsmet Özel. [Yayın sonrası edit: İsmet Özel'in şiirlerinin hala hayranıyım, cümleyi yanlış kurmuşum.]

Şiirsel sinema son yıllarda çok sık gündeme gelir oldu. Ama bu kavram otomatik olarak Tarkovski ve Angelopoulos gibi yönetmenlere özdeşleştirildi. Şiirsel sinema sadece bu isimlerden mi ibaret? Şiirsel sinema denince bu yönetmenlerden başka kimi anımsıyorsunuz?

Elbette hepsinden önce Bunuel. Onun “şiir”i Tarkovski'nin tumturaklı havasından çok farklı. Çok daha sert, alaycı, edepsiz ve mizah dolu. Sonra sinema derslerimde sık sık örnek verdiğim Antonioni. L'Eclisse (Tutulma) ya da Yolcu'nun final sahneleri, sözlü dilin değil, sadece sinemanın olanaklarıyla yaratılmış birer şiir bence. Paradjanov, Jodorowski ya da Victor Erice gibi çok güçlü örnekler de sayabilirim. Liste uzayabilir.  

Bu söyleşi Edebiyatta Üç Nokta dergisinin 2014/14. sayısında yayınlandı. Söyleşi: Gökhan Arslan.

Sunday, 19 October 2014

Kafka - Uyanık Kalmak



"Gömülmek geceye. Bazan düşüncelere dalmak için baş eğilir ya, işte öyle, düpedüz gömülmüş olmak geceye. Çepeçevre insanlar uyumaktadır. Ufak bir oyunculuk, masum bir kendini aldatış, sanki evlerde uyumaktadırlar, sağlam yataklarda, sağlam çatılar altında, döşekler üzerinde boylu boyunca uzanmış ya da büzülmüş, çarşaflar içinde, yorganlar altında. Gerçekte biraraya gelmişlerdir, o bir vakitler ve sonraları olduğu gibi çöl bir yerde, açıkta bir konak yeri, sayılamayacak kadar çok insan, bir önder, bir kavim, soğuk bir gök altında, soğuk topraklar üzerinde, önce ayakta, şimdi savrulmuş yerlere, alınlar kollar üzerine bastırılmış, yüzler yere doğru, sakin soluyarak. Fakat sen uyanık durursun, nöbetçilerden birisin, yanıbaşındaki çalı çırpı yığınından yanan bir odun parçasını sallayarak sana en yakınını bulursun. Neden uyanıksın? Birinin uyumaması gerekiyor işte. Birinin uyanık olması gerek."