Monday, 24 November 2014

Edebiyatta Üç Nokta dergisinin "Sinema ve Edebiyat" dosyasından




Türk ve dünya sinemasında size göre kusursuz bir edebiyat uyarlaması var mı? Size göre en iyi edebiyat uyarlamaları hangileridir?

İyi edebiyat uyarlaması kaynak aldığı kitabı unutturan filmdir. Örneğin Hitchcock'un pek çok filmi uyarlama. Ama kimse orijinal kitaplarla karşılaştırma gereği duymaz onları. Çünkü filmler çoktan romanların önüne geçmiştir. Yaygın inanıştır: Bir roman uyarlamasının iyi olması için, romanın edebi açıdan iyi olması birincil şart değildir. Hitchcock örneğindeki gibi, iyi bir yönetmen edebi değeri zayıf bir kitaptan çok iyi bir film çıkarabilir. Ama dil açısından çok güçlü, yenilikçi, sarsıcı edebiyat klasiklerinin çoğu, örneğin Ulysses ya da Alice Harikalar Diyarında gibi kitaplar sinemada iyi sonuç vermemiştir. Çünkü bu kitapların edebiyatta kurduğu dev dil dünyasının sinemada üstesinden gelmek, yazılı dilde yaşanan başarıyı sinemada yansıtmak ve kitabı unutturmak mümkün olamamıştır.

Soruyu bir de tersten soralım. Size göre ‘Keşke çekilmeseymiş. Çekilince romanı mahvetmiş’ dediğiniz bir film oldu mu?

Örneğin Lolita uyarlamaları. Lolita hayatta en sevdiğim romanlardan biri. Ama seyrettiğim iki uyarlamasını da beğenemedim. İkincisi zaten başarısız bir ticari girişimdi. Ama kitabın cesaretine, ayrıntı tutkunluğuna, derinliğine, yeniliğine (zamansızlığına da denebilir) Kubrick gibi büyük bir yönetmen bile ulaşamamıştı bence.

Filme alınmasını dört gözle beklediğiniz bir kitap var mı?

Hayır.

Peki ‘Aman ha, hiç bulaşılmasın’ dediğiniz?

Lolita uyarlamalarını sonsuza kadar yasaklamak isterdim.

Sizce bir şiiri sinemaya uyarlamak mümkün mü?

Tarkovski “Sculpting in Time” kitabında babasının bir şiirinden uyarladığı bir kısa film senaryosu fikri sunar. Tek planlık bir panın sonunda gökten bir melek tüyünün düştüğü, çok sade bir senaryodur bu. Bu filmi çekti mi, bilmiyorum. Bir şiirin bütününde uyandırdığı histen, bizim anladığımız kısmından, o şiirin bir uyarlaması yapılabilir. Ama bu Tarkovski'nin babasının şiirine yaptığı “uyarlama” gibi son derece öznel bir yorum, mümkün uyarlamaların sadece bir tanesi olacaktır. Şiir kendinden başka bir şeye uyarlanamaz bence. Zaten çok büyük bir damıtma, yoğunlaştırma, kristal yaratma işi olan şiirde ortaya çıkan olağanüstü yoğun “şey”i bir başka dile, bir başka sanat dalına, sinemaya, resme aktarmak bana imkansız geliyor. “Samyeli de dalgınlıklarla bir çocukmuş” ya da “Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner.” gibi olağanüstü dizelerin hepimizin hayatında karşılıkları vardır. Ama bu dizeler ve yer aldıkları şiirler sinemada nasıl karşılanabilir ki? “Gölgesizler” romanını uyarlamaya giriştiğimde, kitabın aslında uzun bir şiir gibi olduğunu ve benim uyarlamamın bu romandan çıkacak uyarlamaların sadece biri, benim Gölgesizler “cover”ım olduğunu her fırsatta söyledim.

Bizim sinemamızda bırakın şair biyografilerini, normal bir biyografiye bile rastlamak zor. Oysa ki şair hayatları inanılmaz bir kaynak sinema için. bu biyografi kıtlığını neye bağlıyorsunuz?

Şiir kitapları ya da dergilerinin satış sayılarına bakınca, sebeplerden birini görmek mümkün. Türkiye'de yapımcıların bel bağladığı kitle, içinde Sanat'ın S'si olan bir şey görmek istemiyor. Ticari sinemanın şampiyonları ya kaba saba, derinliksiz komediler, ya da hamasi, milliyetçi aksiyon filmleri. Sanatçı biyografileri sinemanın geniş tür skalası içinde bir tür. Aslında bu türün dünya sinemasında da aksiyon, komedi, bilim kurgu ya da korku filmleri kadar geniş bir izleyici kitlesi olduğuna inanmıyorum. Ama yine de normal bir sinema endüstrisi içinde o türe de saygın bir yer açılır. Türkiye de açılamıyor. Türkiye'de “Kelebeğin Rüyası” gibi bir sanatçı biyografisi yapılabilmesi için TV çıkışlı ünlü bir oyuncu/yazar/ yönetmenin, yine TV çıkışlı ünlü isimleri bir araya toplaması ve hayatının birikimini ortaya koyması gerekiyor.

Hayatının filme alınmasını istediğiniz bir şair ya da yazar var mı?

Ece Ayhan. Sait Faik (“Alemdağ'da Var Bir Yılan” aynı zamanda harika bir otobiyografik parça değil mi?). Bilge Karasu. Nilgün Marmara. Ayrıca Türk aydınlarının zihinsel macerası açısından bence trajik bir örnek teşkil eden, eskiden büyük bir hayranı olduğum İsmet Özel. [Yayın sonrası edit: İsmet Özel'in şiirlerinin hala hayranıyım, cümleyi yanlış kurmuşum.]

Şiirsel sinema son yıllarda çok sık gündeme gelir oldu. Ama bu kavram otomatik olarak Tarkovski ve Angelopoulos gibi yönetmenlere özdeşleştirildi. Şiirsel sinema sadece bu isimlerden mi ibaret? Şiirsel sinema denince bu yönetmenlerden başka kimi anımsıyorsunuz?

Elbette hepsinden önce Bunuel. Onun “şiir”i Tarkovski'nin tumturaklı havasından çok farklı. Çok daha sert, alaycı, edepsiz ve mizah dolu. Sonra sinema derslerimde sık sık örnek verdiğim Antonioni. L'Eclisse (Tutulma) ya da Yolcu'nun final sahneleri, sözlü dilin değil, sadece sinemanın olanaklarıyla yaratılmış birer şiir bence. Paradjanov, Jodorowski ya da Victor Erice gibi çok güçlü örnekler de sayabilirim. Liste uzayabilir.  

Bu söyleşi Edebiyatta Üç Nokta dergisinin 2014/14. sayısında yayınlandı. Söyleşi: Gökhan Arslan.

Sunday, 19 October 2014

Kafka - Uyanık Kalmak



"Gömülmek geceye. Bazan düşüncelere dalmak için baş eğilir ya, işte öyle, düpedüz gömülmüş olmak geceye. Çepeçevre insanlar uyumaktadır. Ufak bir oyunculuk, masum bir kendini aldatış, sanki evlerde uyumaktadırlar, sağlam yataklarda, sağlam çatılar altında, döşekler üzerinde boylu boyunca uzanmış ya da büzülmüş, çarşaflar içinde, yorganlar altında. Gerçekte biraraya gelmişlerdir, o bir vakitler ve sonraları olduğu gibi çöl bir yerde, açıkta bir konak yeri, sayılamayacak kadar çok insan, bir önder, bir kavim, soğuk bir gök altında, soğuk topraklar üzerinde, önce ayakta, şimdi savrulmuş yerlere, alınlar kollar üzerine bastırılmış, yüzler yere doğru, sakin soluyarak. Fakat sen uyanık durursun, nöbetçilerden birisin, yanıbaşındaki çalı çırpı yığınından yanan bir odun parçasını sallayarak sana en yakınını bulursun. Neden uyanıksın? Birinin uyumaması gerekiyor işte. Birinin uyanık olması gerek."

Sunday, 28 September 2014

From "The Old Country" - Ethan Coen



In the beginning there was fear, a deep shadow that goes 
with the gaudy colors of early youth. 
(...) 
Some forget that darkness, and the silence, 
and the chaos inside. 
But despite what Scripture says, 
it will never be banished, 
for without it there would be 
no horror, no misery, and no childhood.

From The Old Country,
A short Story in Gates of Eden

***

Başlangıçta korku vardı, 
ilk gençliğin cafcaflı renkleriyle yanyana kapkara bir gölge. 
(...) 
Kimisi unutur o karanlığı, o sessizliği, içerdeki kargaşayı. 
Ama Kitap ne derse desin, o gölge hiç yok olmayacaktır. 
Çünkü onsuz ne dehşet olurdu, ne acı, ne de çocukluk.

Cennetin Kapıları kitabında yer alan Eski Memleket hikayesinden

Wednesday, 3 September 2014

25 Maddede Sinema Okuyan Gençler İçin Öğütler



Bu yazı bir üniversite gazetesi için 
sinema bölümü öğrencilerinin isteği üzerine yazıldı.

Genç insanlara gelecek konusunda öğüt vermeye kalkışınca, “Bak bu dediğim kulağına küpe olsun!” diye lafa başlayan sıkıcı bir akraba gibi görülme tehlikesi var. Elini öper, yüzüne gülersiniz ama kısa kessin de gitsin diye beklersiniz. Yetişme çağımda benden büyüklerin öğütlerine pek kulak asmazdım. Halen de “yetişiyorum” aslında ve çevreye öğüt saçan ukala insanları sevmiyorum. Öğüt vermek manasızdır. Çünkü iyiliği - kötülüğü, ancak kendisi deneyerek, kendi başına gelince anlar insan, öğütlerin manasını da... Ama bu yazıda, sinema okuyan, ileride sinemada çalışmak isteyen gençlere “öğütler” vermem istendi, kendimle çelişsem ne çıkar? Maddeler halinde yazıyorum:

  1. Dünyaya dikkatle ve merakla bakın. Hayat göze kolayca görünen şeylerden ibaret değildir.
  2. Para kazanmak, ünlü olmak, film yapmış olmak için değil; yeni bir söz söylemek için film yapın. Hayata dair daha önce söylenmiş sözlerden farklı, mühim bir sözünüz yoksa, film yapmak gibi zahmetli bir işe kalkışmayın.
  3. İşinizde “edepsiz” olun. Sanatçıya gereken şey edep değil, cesaret.
  4. Sahtekarlardan ve “sanat ortamı insanları”ndan uzak durun.
  5. Dünyaya açık olun. Her şey Türkiye'de olup bitmiyor.
  6. En az bir yabancı dil öğrenin.
  7. Aklınızın alabildiği her şeyi öğrenmeye çalışın. Ne işime yarar diye düşünmeyin, faydasını bir gün anlarsınız.
  8. Okul bitince okumayı ve öğrenmeyi bırakmayın.
  9. Kendi hikayelerinizi anlatın. Mevcut kalıpları yeniden üretmek yerine, kendi fikirlerinizi geliştirmeye çalışın.
  10. Film yönetmek marifet değil. Para bulup iyi bir ekip kuran herkes film yönetebilir. Ama özgün, kendine özgü bir film yapmak marifet. Film yaparken amacınız kendi dilinizi bulmak olsun.
  11. Kuralları sorgulayın. Hiçbir kural sonsuza kadar var olamaz, bir gün biri yıkar.
  12. Yaratıcı fikir, sivri ve irkiltici olur. Fikirlerinizi yumuşatmaya, ehlileştirmeye çalışanlara karşı inatçı ve ısrarcı olun.
  13. Bir önceki maddeyle çelişir gibi görünse de: İnsanları iyi dinleyin, uyumlu olmaya, başkalarının fikirlerine saygı göstermeye çalışın.
  14. Modalara kapılmayın. Moda olan kalıcı olmaz. Kalıcı olmayı başarmış sanat yapıtlarının sırlarını araştırın.
  15. Sinema beğeniniz belli dönemler, tarihler, türler, ülkelerle sınırlı olmasın. Her ülkeden, her dönemden, her tür filmi seyretmeye ve anlamaya çalışın.
  16. Para kendiliğinden gelmiyorsa peşinde taklalar atmayın. Yine gelmez, rezil olduğunuzla kalırsınız. Siz işinizi yapın, para zamanla gelirse gelir. Parasızlığa da hazır olun.
  17. Para için söylediklerim aynen “ün” ve “başarı” için de geçerli.
  18. Sahtekarlardan, “sanat ortamı insanları”ndan uzak durun. Tekrar oldu ama olsun.
  19. İş arkadaşlarınızı iyi seçin ve kalıcı ilişkiler kurun. Çalıştığınız herkese iyi davranın, kimseye hakaret etmeyin. (Hakaret dışında dilden anlamayanlarla çalışmayın.)
  20. Dünya büyük deyip kimseyi bile bile düşman edinmeyin. Sinema dünyası çok küçük.
  21. Sinemada mesleki hedefiniz ne olursa olsun, kamerayı, ışıkları, teknik detayları öğrenin. Oyunculuğu, set işçiliğini deneyin. İyi bir sinemacı sette gereken her işi yapabilecek donanımda olmalı.
  22. Senaryoya gereken ehemmiyeti verin.
  23. Büyükleri sevin, küçükleri sayın.
  24. Dünyaya merakla ve dikkatle bakın. Tekrara düşmekten korkmayın.
  25. Size maddeler halinde öğütler verenleri dinleyin ama şunu da unutmayın: Verdiği tüm öğütleri kendi hayatında uygulamayı başaran çok az insan vardır.

Tuesday, 2 September 2014

bedenimi seviyorum senin - e. e. cummings
































bedenimi seviyorum senin
bedeninle olunca. yepyeni bir şey.
kaslar daha iyi sinirler bol.
bedenini seviyorum. işleyişini,
şöyleni böyleni, omurgana dokunmayı,
kemiklerini, o sarsıcı
diri akışkanlığı ve tekrar
tekrar tekrar öpeceğim şuralarını
buralarını, seviyorum öpmeyi.
seviyorum yavaşça okşamayı, çarpan
elektrikli tüylerini, etin içinden çıkan
şeylerini, göz gibi kocaman taneli

belki de en sevdiğim, şu heyecanı

seni altımda bulmanın yepyeni.

e. e. cummings'den çeviren ü.ü. :)


***


i like my body when it is with your
body. It is so quite new a thing.
muscles better and nerves more.
i like your body. i like what it does,
i like its hows. i like to feel the spine
of your body and its bones, and the trembling
-firm-smooth ness and which i will
again and again and again
kiss, i like kissing this and that of you,
i like, slowly stroking the, shocking fuzz
of your electric fur, and what-is-it comes
over parting flesh ... And eyes big love-crumbs,

and possibly i like the thrill

of under me you so quite new

e. e. cummings 

Wednesday, 11 June 2014

Yaratıcı Kurgu



Bu yazı 17.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nde, 
Bilge Olgaç Başarı Ödülü alan kurgucu Çiçek Kahraman için, 
festival yöneticilerinin isteği üzerine yazıldı. 
Festival katalogunda yer aldı.

Film çekmek, bilinmedik bir kıtayı keşfe giden bir geminin kaptanı olmak gibidir. Yol boyunca yanınızda, size ve hikayenize inanmış kalabalık bir ekip vardır. Ama yolculuk/çekim bittiğinde, tek bir kişiyle bir odaya kapanır filmin kaderini belirleyen işlerden birine, kurguya girişirsiniz. Günlerce, haftalarca kurgucuyla kafa kafaya, çekimde topladığınız malzemeyi ölçer biçer ve filme şekil verirsiniz. Bu dışarıdan göründüğünden daha zor ve çileli bir iştir. Yeni bir kıta mı keşfettiniz, yoksa gemiyi ayak altı bir limanda karaya mı oturttunuz, kurguda belli olur.

Film çekmeyi Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi eski ustaların yanında öğrendim. Yaptığım filmler onların filmlerine benzemese de çalışma tarzım benzer. Bir sahneyi çekimden önce kafamda kurgularım ve çoğu zaman, alternatif açılar yerine, doğru bulduğum tek seçeneği çekerim. Böylece sahnenin plan dizilişi, neredeyse çekim sırasında belli olur. Çiçek Kahraman'la tanışıncaya kadar kurguyu mekanik bir sıralama, fazlalıkları ayıkladığımız teknik bir adım olarak görürdüm.

Oysa Çiçek, teknik ustalığının dışında, hikayeye yaratıcı katkı sağlayabilen bir kurgucu. Ülkemiz için ender bir durumdur bu. Çiçek anlatmaya çalıştığınız şeyi çok iyi anlar ve hikayenin akışına dair özgün yorumlar, fikirler getirir. Mesela sadece bir sahnede bir karakterin bakışının süresini biraz uzun tutar: Bir bakarsınız karakterin yorumu, bizim o karaktere bakışımız da biraz değişmiş. Ya da aslında kullanılmayacak, kaza eseri çekilmiş bir planı sahneye dahil ediverir, bakarsınız o hatalı plan, vazgeçilmez hale gelmiş.

Birlikte çalıştığımız ilk filmi, Ara'yı kurgularken senaryodaki ilk sahneden mutsuzdum. Çiçek'le uzun uzun konuştuk. Senaryodaki tüm sırayı değiştirip, ilk sahneyi sondan bir önceki sahne yaptık ve senaryoda öngörmediğim, çok farklı bir başlangıç yarattık. Çiçek gibi hikayeden, senaryodan anlayan bir kurgucu olmasa işim zordu.

Çünkü sanat denen şey sezgi üzerine kuruludur. Yaptığınız her şeye uzun uzun mantıklı, teknik açıklamalar getiremezsiniz. Bir cins sezgiyle “Böyle olması gerek” deyip yaparsınız. İyi bir film ekibindeki herkesin yönetmenle aynı sezgiyi paylaşması şarttır. Yoksa o film bitmez. Çiçek sezgisiyle, “leb demeden leblebiyi anlayan” bazen de yepyeni bir leblebi icat eden mucizevi insanlardandır.

Hep çok sakindir, işine inanılmaz yoğunlaşır. Çalışırken bir kere bile sesimizi yükselttiğimizi, tartıştığımızı hatırlamıyorum. Ben bazı zamanlar sabırsızlanırım, sevdiğim sahneleri peşpeşe hemen kurgulamak isterim; Çiçek beni sakinleştirir. “Onu yarına bırakalım, dinlenmiş bir gözle yapalım,” der.

Yedi film çektim. Bunların dördünü Çiçek'le yapmışız: Ara, Gölgesizler, Ses (Natalin Solakoğlu ile birlikte) ve Nar.

Yeni bir film yaparken, yine haftalarca bir odaya kapanmak için birini seçmem gerekecek, elbette fazla düşünmeden Çiçek'i arayacağım. Umarım bundan sonraki filmlerde de şartlarımız elverir ve hep birlikte çalışırız.

Sunday, 25 May 2014

"İki kalas bir heves", "sahne tozu" ne demektir? #politicsoftea


Click for larger pic. - Büyütmek için resme tıklayın.
I directed a play for the first time: #politicsoftea by Erdem Avşar which he wrote for fiveminutetheatre.com show of National Theatre of Scotland. 
We staged it five times and recorded it on video yesterday in Bilgi University with live audience. Our players were Defne Halman and Efe C. Erdal. The rest of the crew consisted of our helping friends. Everybody was happily doing every work. I was the director, cameraman, set designer and grip and light assistant, all at the same time. We were knackered at the end of the day but I guess it was worth it. The recording we made will be online on 23rd of June at 19.00 on fiveminutetheatre.com.

İlk kez bir tiyatro oyunu yönettim: Erdem Avşar'ın, National Theatre of Scotland için İngilizce yazdığı #politicsoftea.

Oyun dün, arkadaşlarımızdan oluşan bir ekibin müthiş desteğiyle Bilgi Üniversitesi'nde bir gün için seyirci önünde sahnelendi ve canlı olarak videoya çekildi. Defne Halman ve Efe C. Erdal oyuncularımızdı. Herkesin her işi yaptığı ve kimsenin şikayet etmediği harika ortamlardan biriydi. Aynı anda hem yönetmen, hem kameraman, hem sahne tasarımcısı hem set işçisi ve ışık asistanıydım. Günün sonunda hepimiz deli gibi yorulsak da, sanırım yorgunluğa değdi.

Çektiğimiz tek planlık kayıt 23 Haziran, saat 19.00'da National Theatre of Scotland'ın "Five Minute Theatre" etkinliğinde dünyaya yayınlanacak. Etkinliği bu linkten izleyebilirsiniz: fiveminutetheatre.com

Beş dakikalık bir oyunun hazırlıkları ve sahnelenmesi sırasında bile "iki kalas bir heves", "sahne tozu" gibi deyimlerin manasını mükemmelen anladım.

Click for larger pic. - Büyütmek için resme tıklayın.

Monday, 21 April 2014

Douglas Adams'dan bir alıntı.

















“Bir teoriye göre, eğer biri kainatın kesin varlık sebebini, neden burada olduğumuzu keşfederse, kainat birden yok olacak ve yerine daha tuhaf ve anlaşılmaz bir şey gelecektir.

Bir başka teoriye göre, bu zaten olmuştur.” 

"Kainatın Sonundaki Lokanta"dan.



“There is a theory which states that if ever anyone discovers exactly what the Universe is for and why it is here, it will instantly disappear and be replaced by something even more bizarre and inexplicable. 
There is another theory which states that this has already happened.” 
― Douglas AdamsThe Restaurant at the End of the Universe

Thursday, 17 April 2014

El Aleph - Borges






"I felt infinite wonder, infinite pity." 

The Aleph, Borges

Dünyanın her yerini, her insanı, her varlığı, her şeyi aynı anda tek noktada görebilen bir insanın dehşeti, hayranlığı ve duyduğu sonsuz merhamet hissi. Borges'in her hikayesi harika, hepsini okuyunuz ama Alef'i mutlaka okuyunuz.

Tuesday, 8 April 2014

Hayattan Ne Öğrendim? - Röportaj: Özge Dinç - Esquire Nisan 2014




















‘Teyzem’ filminde hikâyesini anlattığım teyzemden alçakgönüllülüğün bir erdem olduğunu öğrendim. Gençken kimse alçakgönüllü olamaz da, sonradan alçakgönüllü olmanın çok faydasını gördüm.

“They fuck you up, your mum and dad.” Philip Larkin'in bu çok meşhur dizesini İngilizce bilenler bilmeyenlere anlatsın. Türkçe TV altyazı çevirisi şöyle: "Mahvederler seni, annenle baban."

İki kızım var. Onlardan insanın hem anne babasına çok benzediğini hem de bambaşka insanlar olduğunu öğrendim. Sanırım anne babalarımızdan farklı olmaya çalışmamız, hayatı ileriye götüren mühim güçlerden biri. 

Hayatın ondan beklediklerini boşa harcayan, ‘başarısız’ olmuş bir insan bile bir zamanlar birilerinin göz bebeğiydi. Birileri onu sevdi, korudu. Bu ancak kendi çocuğun olunca anladığın çok çok basit bir gerçek.

“Evlilikte çok mutlu anlar vardır ama her şeyiyle mutlu evlilik yoktur.”

"Kadınlar şöyledir, erkekler böyledir." diyen adamlardan olmamaya çalışırım hep. Biyolojik ya da toplumsal cinsiyet farkı bizi ayrı insanlar yapmıyor. Erkeksi ya da kadınsı diye atfedilen birçok özellik zıt cinsiyetten birinde bulunabiliyor. Bana hayatın sırlarını öğreten insanlar oldu. Bunların bir kısmı erkek bir kısmı kadındı. 

Hayatta kalmayı 20 yaşında geldiğim İstanbul’da öğrendim. İstanbul’un büyüklüğü, hızlılığı çok çarpıcı gelmişti. Babam sinema okulunu kazandığımda aç kalacaksın, dedi. Gerçekten aç kaldığım zamanlar oldu.

Reklam yapmak bana, derdini en kısa yoldan, en açık şekilde açıklama yeteneği kazandırdı. Yazıyı eğip bükmeyi reklam yazarken öğrendim.

Ben hayatı aslında kitaplardan öğrendim. Hareketli bir çocuk değildim. Daha çok evde kalıp okumayı seviyordum. Aşkı, cinselliği bile deneyimim olmadan önce ansiklopediden okudum.

Bütün yıllar içinde en vazgeçemediğim yazar Nabokov oldu. Bazı kitaplarını ezbere bilirim.

Dört kitabım var; ama yazarlık benim daha çok ‘başıma geldi’. Senaryolarımı çekemediğim, başkaları için de senaryo yazmaktan sıkıldığım bir dönemde roman yazdım.

Yönetmen olmak istedim hep. Yönetmen olmanın yolu asistanlıktan geçiyordu. Kötü bir asistandım. Atıf Yılmaz sette kimseye bağırmaz, ‘Adı Vasfiye’de ilk kez bana bağırmıştı. Yönetmenin yaptıklarına bakmaktan görevimi yapamıyordum.

Her sanatçı kendi alanı içinde belli gözlemler yapıyor. Film çektiğin zamanlar dışında da kafan bu yönde çalışıyor. Bir edebiyatçı da cümlelerle algılıyor. Bir yere giriyor, o ışığı, o ortamı cümle şeklinde not ediyor kafasına. Ben hayatı görsel notlarla algılıyorum; o yüzden kendimi yazar olarak görmüyorum.

Sinemaya çok erken başladığım için çoğu büyük yönetmenle tanıştım. Yeşilçam’ı görmek kendimi en şanslı hissettiğim şeylerden biridir. Fikirlere acayip değer verilen bir zamandı.

Halit Refiğ gerçekten çok okuyan bir adamdı. Onun yanında bilgiçlik etmeye kalkmıştım, Freud’dan bir alıntı yaptım, o da bir açtı, “Bunu demek istiyorsun herhalde,” diyip o alıntıyı gösterdi. Ben bir yaşındayken o kitabı okumuş ve altını çizmiş.

Ertem Eğilmez'den çok etkilendim. Tanıştığımızda 21 yaşındaydım. Çok hastaydı evden çıkmıyordu, sürekli hayatını anlatıyordu, tam bir hayatla hesaplaşma durumuydu. Beni de öyle "Bu çocuk anlamaz" gibi görmüyordu.

Aşk, en hayati şey insan hayatında. Bir arkadaşımla, aşk ölüme karşı bulduğumuz tek çare diyoruz.

Hayat boyu çok aşk acısı çektim. Aşk acısıyla ilgili öğrendiğim en önemli şey, hiçbir şeyi kişisel almamak gerektiği. O insanın hayatında o an için bir şeye denk düşmemişsin, senle ilgisi yok aslında.

Eğitim verdiğim her derse "Ben öğretmen değilim." diyerek başlıyorum. Bizim işin kuralı yoktur. Olduğunu söyleyen ve kuralları öğreten bir sürü insan var ama kuralların hepsi insanın yazarken bulacağı şeyler. Ben buna karşıyım. İnsanın sıfırdan bambaşka bir şey yaratabileceğine inanıyorum. 

Yönetmenlik hayatım, kendi özgün fikrinde ısrar ve inadın ne kadar önemli olduğunu öğretti. Yumuşak başlı bir insanım, başka yapımcılarla çalıştığım zaman yeterince ısrar ve inat etmedim diye düşünüyorum.

Yıllar insanı daha akıllı yapmıyor. Bir hayat tecrübesi kazanıyorsun, ama bazen 23 yaşındayken daha akıllıydım diye düşünüyorum.

Sevgilimle, ailemle, dostlarla birlikte huzurlu bir ülkede uzun yıllar sağlıkla yaşamak ve son ana kadar hep filmler yapmak, yazmak, çizmek en büyük hayalim.


Thursday, 27 March 2014

The Rain - Robert Creeley - Yağmur - Çeviri: Ümit Ünal


All night the sound had
come back again,
and again falls
this quite, persistent rain.

What am I to myself
that must be remembered,
insisted upon
so often? Is it

that never the ease,
even the hardness,
of rain falling
will have for me

something other than this,
something not so insistent--
am I to be locked in this
final uneasiness.

Love, if you love me,
lie next to me.
Be for me, like rain,
the getting out

of the tiredness, the fatuousness, the semi-
lust of intentional indifference.
Be wet
with a decent happiness.

...

Bütün gece bu ses
yine geldi durdu, yine
yağıyor usulca
ısrarcı yağmur.

Ben neyim kendim için,
bunu hep hatırlamalı,
sorup durmalı
sürekli. İyi ama

şu yağmurun huzuru,
ya da huysuzluğu,
olamaz mı aradığım,

bundan başka bir şey,
daha az inatçı bir şey,
bu sonsuz huzursuzlukta
takılıp kalışım niye?

Sevgilim, seviyorsan beni,
uzan yanıma.
Yağmur gibi ol benim için
çıkış ol

yorgunluktan, aptallıktan, sahte
zevkinden bile bile umursamazlığın.
Islan
gerçek mutlulukta.

Monday, 10 March 2014

Sevgilime Aşk Şarkısı

Ellerin dizlerinin arkası kasıkların bütün kıvrımların
teninin inceldiği yumuşak yerlerin tüylerin bakışların
kokuların fısıltıların ve saçlarının başladığı noktadan
ayak parmaklarının bittiği son noktaya kadar her hücren
ve hepsinin ürettiği her kelime her hareket her sıvı her ses
bana karışsın benimle olsun ben de seninim içindeyim sende
duruyorum yanıyorum sönüyorum senle daha genç senle daha güzel
daha akıllı senle daha cesur ve daha ne varsa senle oluyorum
hep seninim sevgilim eşim aşkım tilkim kedim kuşum kölem efendim.

Wednesday, 19 February 2014

SİS -Tevfik Fikret - Ahmet Muhip Dıranas söyleyişiyle















Sis 

[Günümüz Türkçesine aktaran Ahmet Muhip Dıranas]

Sarmış yine ufuklarını inatçı bir sis, 

Bir akça karanlık ki bu gitgide artan. 
Basıncının altında silinmiş gibi her şey,
Bir tozlu ve görkemli yoğunluk ki bakışlar
Dikkatle işleyemez derinliğine, korkar;
Ama layık sana bu karanlık, derin örtü,
Layık bu örtünüş sana, ey sahnesi zulmün!
Ey sahnesi zulmün... 
Evet, ey sahnesi her gösterişin,
Ey facialarla bezenmiş parıltılarla dolu sahne!
Ey parlaklığın, gösterişin beşiği ve mezarı;
Doğunun ezelden beri hep göz alan kraliçesi;
Ey kanlı sevgileri tiksinmeden, ürpermeden
Besleyip büyüten zevk düşkünü göğüs,
Ey Marmara'nın mavi kucağında
Ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın;
Ey köhne Bizans, ey koca gözbağıcı bunak,
Ey bin kocadan artakalan kız gibi dul
Hâlâ güzelliğinde tazeliğin büyüsü var,
Hâlâ titrer üstüne bütün gözler senin.
Dışardan, uzaktan açılan bakışlara süzgün
Mavi gözlerinle ne uysal görünürsün.
Uysal, fakat en kirli kadınlar gibi uysal; 
Üstünde coşan gözyaşının hepsine hissiz. 
Temelin atılırken daha bir hayın el
Yapına zehirli bir lanet suyu katmış sanki! 
Bir sahtecilik kiri dalgalanır zerrelerinde, 
Bir zerre temizlik bulamazsın içerinde;
Hep sahteliğin, hep hasedin, hep çıkarın kirliliği;
Yalnız bu... ve yalnız bunun yükselme ümidi.
Milyonla barındırdığın cesetler arasından 
Kaç tane alın vardır çıkacak pak ve ışıklı?

Örtün, evet ey facia... Örtün, evet ey kent;

Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu.

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 
Katil kuleler, kaleli, zındanlı saraylar;
Ey anıların kurşun kaplı türbesi, ulu tapınak;
Ey mağrur sütunlar ki bağlı birer dev,
Geçmişleri geleceklere anlatmaya memur;
Ey dişleri düşmüş sırıtan sur kafilesi;
Ey kubbeler, ey şanlı yapıtlar, dualar için;
Ey doğruluğun sözlerini taşıyan minareler.
Ey damları çökmüş medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin siyah gölgesinde birer yer
Tutabilmiş nice bin sabırIı dilenci:
'Geçmişlere rahmet!' diyen mezar taşları:
Ey türbeler, ey her biri velveleli bir yad
Uyandırarak sessiz soluksuz uyuyan atalar;
Ey çamurla tozun savaştığı eski sokaklar;
Ey her açılan gediğinden bir olay sayıklar
Viraneler, ey it kopuğun uyuyup pustuğu yerler;
Ey kapkara damlarla ayakta birer yası
Temsil eden tasasız, çürük çarık evler;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa yurt
Gamlı ocaklar ki somurtmuş acılarla,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne... unutmuş;
Ey midelerin sıkboğaz zehri önünde
Her tür adiliği yutmakta olan kupkuru ağızlar;
Ey doğa'nın bağışıyla en hazır, en nimet verici
Yaratılmışken aç, tenbel ve kısır;
Her nimeti, her lutfu, kurtuluşun bütün nedenlerini
Gökten dilenen adi boyun eğme... ikiyüzlü gidi!
Ey köpek sesleri, ey konuşma onuruyla seçilmiş
İnsanda şu nankörlüğü lanetleyen haykırmalar;
Ey faydası yok gözyaşları, ey acı gülmeler;
Ey dertten ve aczden yakınan sözler, kinli bakışlar;
Ey efsane boşluğuna yuvarlanmış anı: namus;
Ey ikbal kıblesine çıkan yol: ayak öpme;
Ey eli silahlı korku, ki ettiğin kötülükler yüzündendir,
Öksüz, dul ağızlardaki her yakınış talihten;
Ey kişiye dokunulmazlık ve özgürlüğe benzer
Bir soluk alma hakkı veren kanun masalı;
Ey gerçekleşemez vaat, ey ebedi ve mutlak yalan,
Ey mahkemelerden bitevi sürülen hak;
Ey kuruntular saldırısıyla duygusallık gücü gitmiş
Vicdanlara dek uzatılmış hafiye kulakları;
Ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;
Ey hor görülen, kin duyulan ulusallık ünü;
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal mahkûm;
Ey erdem ve edepten pay alanlar, unutulmuş yüzler;
Ey korku yükünden iki büklüm gezer olmuş
Eşraf ve bütün halk, o ün almış koca toplum;
Ey önüne eğilmiş baş, ki ak pak fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç;
Ey hicranla vurulmuş ana, ey küskün duran eş;
Ey kimsesiz, avare çocuklar... hele sizler,                                                      
                                              Hele sizler...

Örtün, evet, ey facia... Örtün, evet, ey kent;

Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu!..

Hatırlamak - A. Kadir
















"Bazan içimde nasıl,
biliyor musun,
bir tuhaflık duyarım.
Hani bir şey hatırlamak:
Bir çiçek,
bir pencere,
bir sıcaklık.
Ne bileyim ben
bir sürü şeyler işte.
Bizim nelerimiz yoktu ki kardeş!
Çocuklarımız, karımız, kitaplarımız.
Benim kitaplar şu yanda dururdu, şöyle.
Ne oldular dersin"
"Benimkisi kâfir,
bir turşu kurardı,
parmaklarını yersin."

1943

Thursday, 30 January 2014

‘Her şeyin sineması olsun istiyordum’ - Ümit Ünal: Işık Gölge Oyunları


Söyleşi:

Murat Hocaoğlu
Sinemada geçirdiği yirmibeş yılın sonunda, Gül Yaşartürk’ün hazırladığı bu anı kitabında, Ümit Ünal, Yeşilçam ortamındaki yaşadıklarını ve kendi sinemasını nasıl kurduğunu anlatıyor. Başkalarına yazılmış sekiz senaryo, yazıp yönettiği yedi film, iki roman ve bir öykü kitabı olan sanatçının anıları, onun dünyasını paylaşmak için güzel bir fırsat. Ümit Ünal’ın kariyeri, sinemamızın kurucu yönetmen kuşağının sonuna yetişti ve oralardan bambaşka bir kişisel deneyime yöneldi. Bu anılar, hem onun hem de sinemamızın geçirdiği dönüşüm için ilk elden tanıklıklar içeriyor…

‘Yeşilçam’ın ölmeden önceki son yılları benim sinemada ilk yıllarım oldu’ diyorsunuz ve bu bence kitabınızın önemini ortaya koyan bir ifade. Bu anılar, belki de ‘yeşilçam’ın bitişiyle ilgili ilk ‘içeriden’ konuşmalar. Siz Yeşilçam’ın ölümünü, ölmekte oluşunu nasıl yaşadınız?
1985’te İstanbul’a gelip reji asistanı olarak çalışmaya başladığımda Yeşilçam zaten zor hayatta kalıyordu. Sinemaya giden seyirci sayısı çok çok düşüktü. Herkes evinde video izliyordu. Komadaki Yeşilçam video dağıtım ağlarının “yaşam destek ünitesi” sayesinde hayatta tutuluyordu. Üretilen filmlerin çoğu video sektörü için yapılan ucuz yapımlardı. Ben şansıma Atıf Yılmaz gibi bir ustanın yanında çalışmaya başladım. Atıf abi’nin filmleri her şeye rağmen hala sinemaya çıkıyor ve seyirci çekiyordu. Ama onun da finansmanı büyük ölçüde video şirketlerine bağlıydı. 80’lerin sonunda o destek ünitesinin fişi çekildi ve hasta sessizce öldü. 90’lardan itibaren de tüm film yapım yöntemleri değişti, “Yeşilçam” şu an pratikte “yok”. Bir zihniyet biçimi olarak hatıralarda yaşıyor belki ama artık gerçek sinemamız bambaşka bir dünya, o günkü üretim biçimleriyle alakası yok.
Anılarınızı okurken, ‘Teyzem’ deki çocuğu, ‘Hayallerim Aşkım ve Sen’deki yazar adayını sizin yaşam öykünüzde bir kez daha hissediyoruz. Bu iki senaryo kadar sizi ya da hassasiyetlerinizi yansıtan işleriniz oldu mu sizce?
Genç yazarların ilk işleri hep otobiyografik olur diye bir inanış vardır. ‘Teyzem’ ilk işim olarak bu inanışı doğrular. ‘Hayallerim, Aşkım ve Sen’ de otobiyografik unsurların ağır bastığı bir hikaye. Ama bu benim gerçekten “kendime ait” saydığım tüm işlerimde var. ‘9’, ‘Ara’ ya da ‘Nar’ gerçek hayatta yaşanmış hiçbir şey içermeseler de yine otobiyografik diyebileceğim işler. Benden, yakından tanıdığım insanlardan, kuşağımın yaşadığı sıkıntılardan çok parça taşıyorlar. Sinemada hep sizden beklenen görevler vardır. Ticari sinemada oyuncu, hikaye, üslup açısından beklentiler, kurallar vardır. Benzer beklentiler “sanat” sinemasında da farklı boyutlarda geçerlidir. Ben bu son üç filmi hiç bir beklentiye seslenmeden, hiçbir formüle sığınmadan “paşa gönlüm nasıl istiyorsa” öyle yazdım ve çektim. Bu yüzden de en “kişisel” filmlerim diyebilirim.
‘Teyzem’ ile yarattığınız etki müthiş olmuş, sonunu yaşamaya doğru ilerleyen sinemaya büyük heyecan getirmişsiniz.
Aslında pek öyle olmadı. ‘Teyzem’ ilk çıktığında gişede ortalama bir iş yaptı, Fatih Özgüven ve İbrahim Altınsay dışında tüm eleştirmenler tarafından yerin dibine batırıldı. Hiç bir festivalde ödül almadı. Ama etkisini yıllar içinde gösterdi. Yıllar içinde video ve TV’de izleyen bir kuşak tarafından “kült film” haline getirildi. Yıllar içinde yarattığı kalıcı etki, sonrasında yaptığım tüm işleri eleştirel gözle değerlendirmemi ve “asıl olan”a, “samimiyet”e yeniden yönelmemi sağladı. ‘9’ benim için ‘Teyzem’deki samimiyeti yönetmen olarak yeniden yakalama gayretiydi. “Samimiyet” bugünlerde kirletilmiş, şaka konusu edilen eski moda bir laf. Ama bence bir sanatçı için olmazsa olmaz bir kavram.
Yeşilçam’ın bitmeye başladığı yıllara yetişmenize rağmen, bütün kurucu yönetmenleriyle çalıştınız. Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Ertem Eğilmez gibi efsanelerle çalışabildiniz. Sizin hikayenizi en etkileyici kılan da bence bu; böyle bir geleneğe yetiştiniz, ticari sinemaya ‘yıldız bir senarist’ olarak katıldınız ama buradan, belki de olabilecek en kişisel sinemayla çıktınız. O zamanlarda aklınızdaki, gönlünüzdeki bu muydu?
Benim derdim hep hikayelerimi anlatmak ve insanlara belki de normalde dikkat etmedikleri şeyleri gösterebilmek oldu. Bunu besleyecek ticari bir ortam bulsaydım, ticari filmler yapmayı isterdim. ‘Teyzem’ ve ‘Hayallerim, Aşkım ve Sen’ çok kişisel işler olmalarına rağmen ticari ortamda yapılabilmiş filmlerdir. O günlerin ortamı özel deneylere izin veriyordu. Ama kendi filmlerimi yapmaya başladığımda ticari sinema çoktan başka bir yere, çok daha katı bir ticarete kaymıştı. 7 film yaptım, normal bir ticari filmin bütçesi sayılabilecek “1 Milyon Dolar” sınırına ancak üç kez ulaşabildim. ‘Anlat İstanbul’, ‘Gölgesizler’ ve ‘Ses’ ticari sinema koşullarında, büyük bütçelerle yaptığım işlerim. Diğer filmlerde kendi sözümü, kendi istediğim şekilde ancak çok düşük bütçelerle söyleyebildim.
Ertem Eğilmez’den bahsederken, ‘Ertem Abi’de insanın bütün yapmacıklığını, bütün savunmasını yıkan ve bir anda en çıplak haliyle konuşma ve kaderiyle yüzleşmek zorunda bırakan tuhaf bir çekicilik vardı’ diyorsunuz. Kitabınızda uzun sohbet ve çalışma gecelerinden bahsediyorsunuz. ‘Milyarder’in hikayesi dışında bir proje çıktı mı o çalışmalardan?
Teyzem’in oluşmasında katkısı büyüktür. Yazımında olmasa da, yapılabilmesi onun kurduğu bağlantılarla mümkün oldu. ‘Milyarder’ dışında ortak çalışmamız olmadı ama mesela ‘Arabesk’ filmini sahne sahne dinledim kendisinden. O sırada bile kafasında hepsi hazırdı.
Ertem Eğilmez ve filmlerini, bugün kendi sinemasını kurmuş bir yönetmen olarak, nasıl değerlendirirsiniz? Sizin için nasıl bir tecrübeydi?
Ertem Eğilmez beni en çok etkileyen insanlardan biridir. Belki çok genç olduğum içindi, belki bu yaşımda o günkü Ertem Abi’yle tanışsam o kadar sevmeyecektim. Ama 1985’te herşey bir araya geldi 20 yaşımda onunla tanışıp hayran oldum.
Ertem Eğilmez bize kalan filmlerinden çok daha büyük ve ilginç bir adamdı. “Süt Kardeşler” ya da “Hababam Sınıfı” bugünün gözüyle bakınca maddi ve teknik yetersizliklerle dolu olabilirler ama Türk komedisinde bence hala aşılamamış doruklar. Ertem Eğilmez aynı kuşaktan mesela Metin Erksan kadar büyük bir yönetmen değildi. Ama yönetmenlik onun sadece bir tarafıydı. “Yaratıcı Yapımcı” denen kavramın ülkemizdeki ilk ve en ilginç örneğiydi. Bir dönemin Türkiye’sini, Türkiye seyircisini çok iyi anlamış onlarla bütünleşmiş biriydi. Bu yüzden de bir dönem ticari sinemamızı belirleyen, yıldız oyuncuları sıfırdan yaratan bir  isim oldu. Filmleri bugün bile televizyona çıkınca rating listelerinin tepesinde. Filmlerine çok kişisel unsurlar katmayı seven ve bilen biriydi. En ticari işini bile, bütün varlığını katarak, kendini harap eder gibi yapardı. Bunların dışında hayatta tanıdığım en samimi, en dobra insandı. Herşeyi açıktı. Sevgisi de, eleştirisi de, nefreti de. Bir insan için en büyük başarısızlık kayıtsız kalınmaktır. Ertem Abi onunla tanışan kimsenin kayıtsız kalamayacağı biriydi. Aslında, kitapta onu anlattığım bölümle çok uğraştım, burada daha hafif laflarla anlatmasam daha iyi.
Halit Refiğ’i anarken kullandığınız saygılı ve dikkatli dil, ona olan kırgınlıklarınızı ifade etmekten de alıkoymamış sizi… Neden sizce Halit Refiğ ile, diğer yönetmenlerle kurduğunuz bağı kuramadınız o dönemde?
‘Teyzem’in hazırlıkları ya da çekimi sırasında ya da sonrasında bir kırgınlığımız olmadı. Okuldan yeni mezundum, belki fazla bilgiç, ukala bir gençtim. Film bittiğinde her senaristin yaşadığı hayal kırıklığı ile, bir iki yerde, çıkan sonucu beğenmediğime, daha iyi olabileceğine dair sözler ettim.  (Hala da aynı şekilde düşünüyorum. Bazı özensizlikler olmasa çok daha iyi bir film olabilirdi.) Halit Bey buna kızdı sanırım. İntikamını filmden yıllar sonra bir röportaj kitabında benden bilgisiz, hasbelkader başına gelen ilginç bir olayı yazıp senaryo sahibi olmuş biri olarak bahsederek aldı. Bana psikoloji kitapları vs verip temel birşeyler öğrettiğini anlatıyordu. Onunla tanışana kadar okuduğum yazdığım onca şeyi, sinema okulunda geçen yıllarımı yok sayıyordu. Üstelik, senaryonun kendisiyle tanışmadan önce yazdığım versiyonunu Milliyet’in senaryo yarışmasına göndermiş ve birincilik ödülü almıştım. Yani senaryo Halit Bey okumadan önce de, özgün, başlı başına bir metindi. Halit Refiğ’e film sırasında değil, yıllar sonra verdiği bu röportaj yüzünden çok kırıldım. Yine de bu saçma olay, gözümdeki değerini, ilk senaryomu çeken yönetmen olarak ona duyduğum sevgiyi azaltmaz. Büyük yönetmenler de insandır ve hata yaparlar. Bu tatsız olaya rağmen onu her zaman saygıyla anmaya çalışırım.
Sanırım çok kişi söylemiştir, siz de bu soruya hazırlıklı olduğunuzu ‘Gelecek’ bölümünde gösteriyorsunuz. Anılarınızı yazmak için erken değil mi?
Bu sorunun geleceğini bildiğim için kitabın sonunda cevabını peşinen verdim. Ben sinemaya 20 yaşımda girdim. 21 yaşımda ilk senaryom çekildi. 1985’ten beri çok şey birikti. Bir ara toplam yapmak gerekiyordu. Bir de bu zaman “sözde bilgi” çağı. İnternette şurada burada çok yanlış bilgi kırıntıları dolaşıyor. Bana ait olmayan işler bana ait gibi görünüyor ya da tersi. Birinci elden bir kaynak olsun istedim.
‘25 yıl oldu’ ve zaten de ‘emekli olmayacağım’ diyorsunuz. Bu aslında yerinde ve yeterli bir açıklama… Belki de kafamıza şu takılıyor; bazı anılar, kişilerle yaşanan anlaşmazlıklar ve kırgınlıklar anlatılmak için biraz erken olabilir mi? Üç beş yıllık bir olaydan sözediyorsunuz sonuçta ve o insanlarla sorunlarınızı belki de aşarsınız, böyle tarihe not düşmekten tereddüt etmediniz mi?
Bugüne kadar iş hayatımda sadece bir kişiyle gerçek ve çözümsüz bir kavga yaşadım. Geri kalanların hepsi, konuşmaya değer insanlarla, konuşsak çözülecek sorunlar. Bu kitabı yazarken kimseyi kıracak, polemik ya da kavgalara yol açacak şeyler koymadım. Kafamdan uydurmadım. Zaten o projelerin içinde yer alan bir çok kişinin şahit olduğu, bilinen konuları anlattım. Kimseyi kişiliği için hedef almadım; şahsen insanları değil, çalışma şekillerini eleştirdim. Herkes için ölçülü bir dil kullandım. Çuvaldızı kendime de batırdım. Bugüne kadar kitaba konu olanlar ya da okurlar arasında kimseden olumsuz bir tepki almadım. Çıkan değerlendirme yazıları da kitabın açıklığını, samimiyetini teslim ettiler. Kelimelerinden haset ve çiğlik damlayan bir dedikodu sütunu yazarı dışında kimse olumsuz laf etmedi.
Anılarınız, senaryo yazmaya niyetlenmiş insanlar için de kılavuz olmayı hedeflemese de bence bu tür deneyim aktarımları onlarca kılavuz kitaptan daha yararlı. Sinema endüstrisinde yazar olarak varolmaya çalışmak, geçtiğiniz yollar… Siz o anlattığınız 21 yaşındaki ‘yeni’ senarist olsanız, bu anılardan nasıl yararlanırdınız?
Bu tür kitaplardan örneğin Bunuel’in ‘Son Nefesim’i, Tarkovski’nin ‘Mühürlenmiş Zaman’ı ve Fellini’nin ‘Fellini Anlatıyor’u zamanında beni çok etkilemiş ve yol göstermiştir. ‘Işık Gölge Oyunları’ sinemayla ilgilenen insanları bir hikaye ya da roman okur gibi eğlendirsin isterim, gençlere fikir ve umut verirse sevinirim. (Bu ülkede ne söylesen yanlış anlayan en az bir kişi çıkar, hemen arkasından düzeltme yapmak gerek: Elbette kendimi sinemanın ilahlarıyla aynı düzeye koymuyorum.)
Zaman zaman yönetmenin ve senaristin filmdeki rolü ve potansiyeli hakkında değerlendirmeleriniz de var. Özellikle ‘Gölgesizler’ deneyimi ile edebiyat metinlerine yaklaşmakla ilgili tespitleriniz ufuk açıcı. ‘Gölgesizler sinema olmaya can atan, sonra da dişini tırnağına takıp direnen bir metin’ diyorsunuz. ‘İyi edebiyat’ sinema olmaya elverişsiz bir malzeme midir?
Edebiyat sinema ilişkisi bence her zaman sorunlu. Çünkü kullandıkları araçlar, diller bambaşka. Ama mesela çok iyi bir yazar olan Nabokov önce görüntülerle düşündüğünü, sonra kafasındaki görüntüleri yazı diline çevirdiğini söyler. Kitapları peşpeşe gelen çarpıcı, mükemmel kurulmuş görsel detaylarla doludur. O yüzden bir Nabokov metnini sinemaya uyarlamak görece daha kolay görünebilir. Metni iyi anladığınız ölçüde, başarılı bir film bile çıkarabilirsiniz. Ama bizde ve dünyada bir çok başka iyi yazar, yazı diliyle düşünürler. Kelimelerin birbirine çarpıp sıralanırken çıkardığı ahenkten aldıkları zevkle kurarlar metinlerini. ‘Gölgesizler’ gerçeküstücü bir şiir gibi bence. Uzun, şiirsel bir metin. İyi bir şiir sadece kendisi olarak anlaşılabilir. Bir başka yabancı dile çevrilince yoğunluğundan, derinliğinden çok şey kaybeder. Bu yüzden ‘Gölgesizler’ kadar yoğunlukla yazı üzerine kurulu bir romandan film yapmak, yabancı bir dilden şiir çevirmek gibiydi.
Bir yanda ‘Nar’, ‘Ara’, ‘9’… Bir yanda da büyük bütçeli ama tamamını tasarlamaya gücünüzün yetmediği, buruk andığınız ‘Prodüktör Filmleri’… Siz sinema kariyerinizi hangisi üzerinden yürüteceksiniz bundan sonra?
Şu an bilmiyorum. Benim hayatım her alanda hep aşırı uçlar arasında geçti. Bundan sonra çekeceğim büyük bütçeli, çok mekanlı, çok oyunculu ticari bir iş de olabilir. 5D kamera ile çekilen çok içe kapalı, çok aykırı bütçesiz bir film de olabilir. Her ikisine de uyan planlarım, senaryolarım var.
Biraz da bu kitabın nasıl oluştuğundan söz etmenizi isteyeceğiz. Gül Yaşartürk’ün etkisi, katkısı ne kadar oldu?
Kitap aslında Gül’ün fikriydi. Kendisi benim de mezun olduğum 9 Eylül Üniversitesi’nde doktora yapmış bir akademisyen-yazar. Şu an Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Kitaba hazırlık olarak uzun söyleşiler yaptık. Bir hafta, hergün saatlerce konuşup kaydettik. Gül sorduğu sorularla kitabın iskeletini, genel sıralamayı oluşturdu. Konuşma kasetlerini yazıya döktü ve düzeltip bana yolladı. Ben birkaç kere üstünden geçtim. Sonra soru kısımlarını atıp tek anlatıcılı kesintisiz, hikaye gibi akan bir metin yapma fikri doğdu. Metin son halini alana kadar aramızda sık sık gitti geldi. Gül ayrıca dipnotları, film alıntılarını vs düzenledi.
Edebiyat ürünü gelmiyor uzun zamandır… Bu yönde çalışmalarınız olacak mı?Ben kendimi “film yapamadığı zaman yazan bir yönetmen” olarak görüyorum. Düşünme şeklim, çalışma tarzım edebiyat üzerine kurulu değil, sinema düşünüyorum hep. Kitaplarımı film yapamadığım zamanlarda yazdım. Benim için mühim olan kafamda dönüp duran hikayeleri paylaşmak. Bunu sinemada yapmayı çok seviyorum. Ama eğer birgün film yapamayacak hale gelirsem yine yazarım. Ölünceye kadar bitmeyecek olan şeyse o anlatma ihtiyacı.
Roman ve hikayelerinize, yönetmen gözüyle baktığınızda onlarda filmler görüyor musunuz? Böyle niyetleriniz var mı, kitaplarınızdan filmler yapmak gibi?
Yazdığım hemen hemen herşey yazıyla değil, görüntülerle düşünülmüştür. Bu yüzden yazdıklarım uyarlamaya yatkın sanırım. Ayrıca ‘Amerikan Güzeli’ hikayemi ve ‘Aşkın Alfabesi’ romanımı öncelikle senaryo olarak geliştirdim. Krizler, ekonomik şartlar vs yüzünden çekilemeyince edebi metinlere dönüştüler. Birgün belki onlara da film olma sırası gelir.
Işık Gölge Oyunları / Yazar: Ümit Ünal / Hazırlayan: Gül Yaşartürk / Yapı Kredi Yayınları / Kitap Editörü: Yücel Demirel / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / 1. Basım / Haziran 2012 / 220 Sayfa

http://www.okuryazar.tv/umit-unal-isik-golge-oyunlari/