Tuesday 20 December 2011

NAR – Halil Cibran - İngilizce'den Çeviren: Ümit Ünal


Bir zamanlar, bir narın tam ortasında yaşardım. Bir nar tanesinin içindeki çekirdek dedi ki: “Birgün ağaç olacağım ve rüzgar dallarımda şarkı söyleyecek, gün ışığı yapraklarımda dans edecek, mevsimler boyu güçlü ve güzel kalacağım”.

Ardından başka bir tanesi konuştu: “Senin kadar gençken, ben de öyle sanırdım. Ama artık boyumun ölçüsünü aldım, gördüm ki umutlar boşuna.”

Bir üçüncüsü dile geldi: “Bence içimizde öyle parlak gelecek vaad eden hiç bir şey yok.”

Dördüncüsü dedi ki: “Ama daha güzel bir gelecek yoksa hayat manasız bir şaka olur.”

Sonra beşinci: “Ne olacağımızı tartışmanın ne manası var? Ne olduğumuzu bilmiyoruz ki.”

Cevap altıncıdan geldi: “Ne olursak olalım, var olmaya devam edeceğiz.”

Yedinci konuştu: “Ne olacağımızı çok açık görebiliyorum. Ama sözlere dökemiyorum.”

Ardından sekizinci konuştu, sonra dokuzuncu, sonra onuncu, derken hepsi birden- sonra gürültüden hiç bir şey duyulmaz oldu.

İşte o gün bir ayvanın ortasına taşındım, orada çok az çekirdek vardı, hem de suskundu hepsi.


THE POMEGRANATE 

Once when I was living in the heart of a pomegranate, I heard a seed saying, "Someday I shall become a tree, and the wind will sing in my branches, and the sun will dance on my leaves, and I shall be strong and beautiful through all the seasons."

Then another seed spoke and said, "When I was as young as you, I too held such views; but now that I can weigh and measure things, I see that my hopes were vain."

And a third seed spoke also, "I see in us nothing that promises so great a future."

And a fourth said, "But what a mockery our life would be, without a greater future!"

Said a fifth, "Why dispute what we shall be, when we know not even what we are."

But a sixth replied, "Whatever we are, that we shall continue to be."

And a seventh said, "I have such a clear idea how everything will be, but I cannot put it into words."

Then an eight spoke--and a ninth--and a tenth--and then many—until all were speaking, and I could distinguish nothing for the many voices.

And so I moved that very day into the heart of a quince, where the seeds are few and almost silent.

Sunday 18 December 2011

Gecem Gündüzle Geldi - Geoffrey Brock - Çev: Ümit Ünal


Her şey çok basitti: Dönmüştün bana
Çok mutluydum, başka derdim kalmamıştı.
Kimin umurunda, beni terkedip gitmiş olman
O herifle günlerce yaşamışsın -kim takar.
Yaşlı köpeğimizle beni, evi tekbaşına
Koyup gitmişsin- hiç sorun değil. 
Anlaştık tamamen, sen ve ben ve
Mutlu köpeğimiz ve ferah bir uykuya daldık. 

Sabah uyandım, hala içim içime sığmıyordu
Gerçekler tepeme çökene kadar: Geç kaldın. İşe.
Bir: Yıllar oldu, günler değil.
İki: Köpeğiniz filan yoktu.
Üç: Dönmedi sana. Tersine başkasıyla evlendi.
Ha bir de, dört: Sen terkettin onu hatırlasana.
Ben? Evet ben. Ben terkettim. (Hatırlıyorum)



And Day Brought Back My Night

It was so simple: you came back to me
And I was happy. Nothing seemed to matter
But that. That you had gone away from me
And lived for days with him—it didn’t matter.
That I had been left to care for our old dog
And house alone—couldn’t have mattered less!
On all this, you and I and our happy dog
Agreed. We slept. The world was worriless.

I woke in the morning, brimming with old joys
Till the fact-checker showed up, late, for work
And started in: Item: it’s years, not days.
Item: you had no dog. Item: she isn’t back,
In fact, she just remarried. And oh yes, item: you
Left her, remember? I did? I did. (I do.)
 Geoffrey Brock




Wednesday 30 November 2011

UFUKLARA YASLANMIŞ, YORGUN DAĞLAR SIRAYLA



Birgün hepinizin hikayesini baştan anlatacağım. Bu bir tehdittir, vaad değil.

Siz, hanımlar beyler, saygıdeğer misafirler, güç seversiniz, sükunet seversiniz. Kimse size dokunmasın, kimse sizin rahatınızı bozmasın, böyle ebediyete kadar sizi sevenlerin yanında mır mır mış mış pinekleyin siz. Bilmediğiniz şu: Kapısında köle olduğunuz güç sahipleri de bir bok değil. Sizi kurtaramazlar. Takılın öyle, kuvvetlilerin gölgesinde hayatınızı yaşayın. Biliyor musunuz, ben de feci şekilde sizdenim, size benzerim...Sizlerin arasında yaşıyorum. Sizlerden biriyim. İşte bu da benim hikayem:

Burnum incecik saçlarına değdiğinde ve içtiği onca birayla sigaraya rağmen hala çocuk kalmış teninin o sıcak, sütlü tarçınlı kokusunu içime içime çektiğimde ben, onu hiç bir zaman unutamayacağımı anlamıştım. Ve o benim karşıma yirmi sene önce bile çıkmış olsaydı, şerefim üzerine yeminler ederim sayın bakan, sayın genel müdürüm ve sayın davetliler; insanın aklını başından alan saçlarının kokusuyla, yirmi sene önce bile karşıma çıkmış olsaydı; hayatta en çok korktuğum şeyin sırrımın ortaya çıkması olduğu o senelerde, kimse anlamasın diye kendime dünyayı zından ettiğim o senelerde bile karşıma çıkmış olsaydı; buyrun yeminler ediyorum, bir an bile tereddüt etmeden hükümet meydanına fırlar ve ulu atamızın huzurlarında haykırabilirdim:

Ben bir ibneyim ve bu çocuğu deliler gibi seviyorum! Buyrun şu anda da haykırıyorum: Ben bu çocuğu çok sevdim, hala da seviyorum.

Hepinize saygılarımı sunuyorum efendim ve n’olursunuz kimse üstüne alınmasın, kimse kızmasın, ben kendimden bahsediyorum, kendi hikayemi anlatıyorum. Kendim olan, 1938 doğumlu, devletimizin, yıllarca nice hizmetlerde bulunmuş sadık bir emekli memuru ve hep içinden okumuş- gizlice yazmış, meclislerde ağzı iyi laf yapar, içtimai ilişkilerinde uzun vadede başarısız ama ilk görüşte herkes tarafından sevilen ben, saygılarımı arzediyorum sayın başkan ve sayın başkan yardımcıları.

1938 yılının bitmek bilmez yağmurlar yağan bir gününde ailemin üçüncü ve sonuncu çocuğu olarak dünyaya geldim, babamın görevli bulunduğu uzak ve tabii ki şirin ilçemizde. Annem babam iki kızdan sonra nihayet bir oğul sahibi olduklarına pek sevinmişler. Sayın müsteşar ve sayın müfettişler kurulu, sizleri çocukluğumun sıkıcı tafsilatıyla boğmak istemiyorum ama o uzun günlerden aklımda kalanları özetle, maddeler halinde sıralamadan geçemeyeceğim:
1. İlçenin eteklerine kurulduğu ve akşam vaktinden önce heryeri karartan, ufuklara yaslanmış yorgun dağlar.
2. Bahçe içinde iki katlı evimizin yol yol boyalı ahşap tavanı.
3. Köylü bir kadının hediye ettiği annemin kesmeye kıyamadığı keklik ve nedense, hanımefendi rahmetlinin ruhu şad olsun, erkek olmasına rağmen Safiye Ayla adını verdiğim köpeğim.
4. Radyonun soluk ışıklı kadranındaki Bratislava yazısı ve ibre oraya getirildiğinde çıkan bağırtkan ses.
5. Hanımelleri arasında bana iki ay önce sünnet olduğu yeri kalkık olarak gösteren sonra da elleten sonra da benim henüz başı deri kaplı erkekliğimi elleyen en sevgili arkadaşım Doğan.
a) Kendisi de yıllar sonra babalarımız ve bendeniz gibi devlet hizmetine atılmıştır.
b) Bir içki sofrasında, yaklaşık otuz beş yıl sonra bana bir itirafta bulunmuştur ve bu bir sır olarak benimle birlikte mezara gidecektir.

Durun bir dakika, tabii ki o güzelim şarkıyı, o sakin sakin başlayıp o yükseklere tırmanan, o babamı bir dağ başında çadır kurmuş bir köylü güzeline sevdalanan cumhuriyet çocuğu olarak hayal ettiğim, sanki YABAN’ın o dertli ve ihtiraslı kahramanı gibi hayal ettiğim şarkı... Şöyle başlardı: ‘Ufuklara yaslanmış, yorgun dağlar sırayla.’ Bizim eve gelen, babamın katiplerinden biri, cümbüş eşliğinde söylemişti:

‘Ufuklara yaslanmış
Yorgun dağlar sırayla
Çadırımın üstüne doğmuş
Akşam yıldızı.
Çıplak
Ayaklarımın altında yorgun yayla.
Ey, edalı, gözleri mavili dağların kızı...’

Pardon, bu dağların kızı mevzuunda, ben gençliğimden beri dağların çocuğu bir haylaz oğlanı hayal ederdim. Ama şarkı şöyle devam ederdi:

‘Ne kadar narinsin,
Güzelsin bilsen.
Bak yorgun gözlerim,
Karşında hayran.
Belki....
(burada şarkı bir durur, sanki enstrümanlar şarkıya katılıyormuş gibi, şarkıcı yorgun bir iç çekerek ‘dirilirim’ derdi.)
Belki... dirilirim...
İçsem elinden.
Senin çam kokulu bir tasçık ayran...’

Çocukluğum aradaki bu nisbette güneşli günlere rağmen çook uzun bir kış mevsimiydi sayın bölüm şefleri ve pazarlama ve satış teşkilatımızın değerli üyeleri. Çocukluk günlerini hayatının en değerli, en özlenen zamanları olarak hatırlayanları hiç anlamamışımdır, hiç de anlayamayacağım. Ben büyüdüğüme her zaman memnun oldum. Babamın rakı kokulu akşam sofralarını, anlatıp durduğu saçma salak hatıraları, çocukluğumu koca bir kara bulut gibi kuşatan savaşı ve savaş bittiği gün babamın pencereden tabancasıyla sarkıp dağlara dağlara ateş edişini, ağzı her geçen gün sağ tarafına doğru yamulan ve evin içinde her geçen gün sessiz bir gölgeye dönüşen annemi, odalardan odalara kıkır kıkır dolanmaktan ve aralarında ayıp bir şeyler konuşmaktan başka şeyler bilmeyen ablalarımı; bunların hepsini geride bırakıp Istanbul’a yollandığım gün hayatımın en mutlu günlerinden biridir. Orada, evet mutlu bir hayat beklemiyordu beni, loş ve upuzun koridorlar, uzun etüd saatleri, onlardan da uzun ders saatleri, parasızlık, iç kapayıcı hafta sonları. Ama evden uzak ne varsa iyiydi, hoştu; aşk geldi beni orada buldu ve orada hayatın en büyük lanetiyle lanetlendiğimi anladım: Ben kendi cinsimi, erkekleri seviyordum, ama onlar beni adamdan saymıyorlardı.

Benden iki sınıf büyüktü. Sarışındı. Okulun iki sarışınından biriydi. Öbür sarışın, Hayri, şişman, yağlı ciltli, çopur suratlının tekiydi. Ama adı hala dilimi yakan ilk aşkım, incecikti ve ellerinde ışıklı bir kudret vardı. Yatakhanede ranza komşumdu. Şimşeklerin bütün boğazı boydan boya aydınlattığı, gök gürültüsünün yatakhanenin camlarını zangır zangır sarstığı bir gece onun yatağına kaçmıştım. Bunca yıl sonra o geceyi hatıramda biraz süsleyip püslüyor, hakikisinden daha mükemmel bir hale getiriyor olabilirim. Teni muhakkak, hatırladığım kadar yumuşak değildi ve elleri, ah o elleri, hayır kimsenin elleri aklımda kaldığım kadar maharetli olamaz. Evet, yıllar içinde o geceyi hiç değilse 50 bin kere yeniden yeniden yaşamış ve kafamda kura kura iyice kusursuz bir hale getirmiş olabilirim. Ama o gece ben o oldum, o bana karıştı ve bir daha hiç bir zaman ayrılmadı. Evet ertesi sabah yüzüme bile bakmadı, sonraları da bucak bucak kaçtı benden. Top oyunlarında beni takımına almadı, arkadaşlarıyla bir araya gelip arkamdan dalgasını geçti, falan filan. Ama benim ilk aşkımdı. Vücut ikliminin sultanıydı. Gençliğim, sonra bütün hayatım kadınlarda ve erkeklerde onu aramakla geçti.

Kadınlar. Hangi birini anlatayım? İyi eğitim almış, istikbali parlak, konuşkan, yüzüne bakılır hatta içine düşülür derecede yakışıklı bir genç adamı kadınlar sevmez mi? Severler. Kadınlarla aram hep iyi oldu. İlk görevim için gittiğim küçük ve şirin bir başka kasabamızda, bütün eşrafın ve memurun deli olduğu bir kıymetli orospu, peşimde deli divane olduydu. Bense onun bıçkın erkek kardeşine deliriyordum. Buluşmalarımız genellikle hanımın evinde gerçekleşiyordu, hanımın aynı zamanda satıcılığını üstlenen erkek kardeşiyle kapıda karşılaşmak ve iki üç çift laf edebilmek için kaç gece gereksiz yere uzattım aşk mesailerimizi... Orospular haricinde temiz aile kızlarının rüyalarını da süslerdim. Babalarıyla arkadaş olduğum kızlar kapı aralarından beni gözler, dedikodumu yaparlardı. Derken bu hanım kızlardan biri karım oldu. Anlatabiliyor muyum bilmem sayın idare amirlerim ve kısım şeflerim? Ruh durumum ne olursa olsun, sosyal durumum evliliği mecburi kılıyordu.

Evliliğim fırtınadan nasibini almamış, sakin bir akşam denizinde, ancak yelkenleri hafif hafif üfleyecek bir rüzgar eşliğinde, suyun üzerinde tüyden hafif adımlarla yürür gibi, karımla elele yaptığımız bir yolculuktu. Bana bir tek gün bile kötü bir söz söylememiştir. Doğru dürüst bir söz söylediğini de hatırlamıyorum açıkçası. Yatağımı sessizce paylaşır, kırk yılda bir uyanan hayvani isteklerime sessizce boyun eğer, biraz yavanca ama güzel yemek yapardı, mutfakta çalışırken bir kere bile ses çıkardığını, hani kimi kadınlar şarkı söyler ya, duymadım. Partimizin sayın kadın kolları başkanı ve değerli üyelerimiz, onun sessiz sakin, insanın avucundan kayıp giden eti, arzumu doyurmayı bırakın, açlığımı bastırmaya bile yetmiyordu. Ama sükuneti bozmak da istemedim onca yıl.

Birlikte bayram kutlamalarına, resmi yemeklere, iş yemeklerine gittik. Erdek’e, Kuşadası’na, Antalya’ya tatile gittik. Onu yanımda götürmek zorunda kaldığım ıssız Anadolu kasabalarında bir kere bile sıkıldım, anneme gideceğim, beni Istanbul’a götür filan demedi.

Çocuğumuz olmadı. İnsan bir çocuğu benim kadar istemiyorsa, olmaz diye düşünyordum ama gittiğimiz doktor “suçun” karımda olduğunu söyledi. Sonra da beni teselli etmek için “sizin gibi derin bir aşkla bağlı bir çift için, çocuk zaten ikinci planda kalır” dedi. Aşkın karımla yaşadığımız şey olmadığını adım gibi bildiğim halde sadece bir kere ondan ayrılmayı, onu bırakıp kendi gönlüme göre yaşamayı düşündüm. Bir akşam yemeğinde, her zamanki gibi sessizce karşımda otururken ağzının, o küçük dipsiz kuyunun, tıpkı yıllar önce annemin ağzı gibi sağa doğru yamulmaya başladığını ilk kez farkettiğimde... O ağzın yamuluşunu gördüğümde bir an hemen sofradan kalkmak, son akşam minibüsüyle en yakındaki il merkezine gitmek, geceyi bir otelde geçirip bankadaki bütün paramı çekmek, bir kısmını karıma yollayıp gerisiyle İstanbul’da bir ev tutmak ve herşeye en baştan başlamak istedim. Ama istemekle kaldım. İstediğimi belli bile etmedim.

Sz şimdi diyorsunuz ki, nerede bize anlatacağın kişi, nerede o aşık olduğun adam. Bu kadar şeyi bize boşuna mı anlattın?

Hayır boşuna anlatmadım. Bu kadar şeyi, size neden anlattım biliyor musunuz? İçinizden bir yazar kılıklı adam, gözlüklü, sinir tipli, şişmanca bir adam beni televizyonda görsün ve beni ufak bir hikayesine mevzuu olarak seçsin diye anlattım. Evet, sevgilimden bahsetmeyeceğim size, “Ufuklara yaslanmış, yorgun dağlar sırayla” şarkısından da daha fazla bahsetmeyeceğim. Evet o öldü, dağlara gitti öldü. Hayır başka tafsilat yok. Herşeyimi verdim size. O da bana kalsın. 

Hayatta en sevdiğim insandı. 24 yaşında çok güzel bir erkekti. Bunlar sizi alakadar etmez. Sadece geçen gün televizyona çıktım ve yüce millletimizle devletimizin bekaası için gerekirse demokrasiden bile fedakarlık edebileceğimizi büyük bir sarahatle anlattım. Evet, edebiliriz, mühim değil, ben burada yerimde durabilmek ve ilk defa televizyona çıkabilmek için ne gerekirse söylerim; sonra siz bilmezsiniz kendimi o yıllanmış televizyon ekranında ilk kez görüp ne kadar değiştiğime, ne kadar yaşlandığıma bakıp ağlarım, siz bilmezsiniz. Siz bilmezsiniz, biz, o şimdi beni düşünüp size bunları yazan adamla aynı şarkıları sevmişizdir, bilmezsiniz. Hayat böyle saçma sapan tesadüflerle doludur, sağcılar ve solcular, faşistler ve komünistler, liberal ve radikaller ve hatta aptallar ve akıllılar bir şarkıda birleşiverir. Gözyaşları içinde o sonsuz kardeşlik hissi bir an sadece bir saniye sürse bile...

                Şimdi hepinizin önünde bütün bunları anlatamadığımı, hiç bir zaman anlatamayacağımı ve ölüm gelip kapımı çaldığında sırrımı kendimle birlikte mezara götüreceğimi biliyorum. Biliyorum, bu, dünyanın en büyük acısıdır. Bu yüzden susuyorum ve siz nezih insanlarla dolu soframızda sessiz bir yıkıntıya dönüşerek rakı bardağımda loş bir köşeye büzülüyorum ve... kafamın içinden geçen bu cümleleri sonsuza kadar unutuyorum.. evet unutuyorum sayın efendim. Birgün hepinizin... hepimizin hikayesini baştan anlatacağım. Bu bir tehdittir, vaad değil. Sonsuz ve en samimi teşekkürlerimle. 

© Ümit Ünal 2011

Wednesday 23 November 2011

Kısa Film: Bir Özgürlük Alanı

23. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali'nin açılış gecesinde yaptığım konuşmanın metni.

Bugün Türkiye'de birçok kısa film yarışması yapılıyor, birçok kuruluş kısa filme destek veriyor. Ama yaklaşık 25 yıl önce, benim de ilk kısa filmlerimi yaptığım dönemlerde, İFSAK'ın düzenlediği bir tek kısa film yarışması vardı. Kısa film, teknik koşulların da yetersizliğinden ötürü, çok kıyıda kalmış bir şeydi. O yıllarda, bir kısa filmi çekebilmek ve gösterime hazır hale getirebilmek bile bir başarıydı. Kısa film yarışmalarına çok az sayıda katılım olur, içeriğinden çok filmin teknik kalitesi ve arkasındaki emek ön plana geçerdi. Bugün, dijital teknolojinin gelişimi sayesinde bir küçük kamera ve ev bilgisayarı ile etkileyici kısa filmler üretmek ve bu filmlere gösterim alanı bulmak mümkün.  Yapımcıya gerek yok, dağıtımcıya gerek yok, tanıtıma gerek yok, en güzeli de fazla paraya gerek yok.  Kısa filmde söyleyecek ciddi bir sözünüz varsa, bunu ilginç bir yolla söyleyebiliyorsanız, filminizi yarışmalar ya da mesela internet üzerinden gösterime sunabilir ve çok kısa sürede binlerce kişiye ulaşabilirsiniz. Kahkaha atan bebek, hapşıran panda ya da konuşan kedileri kastetmiyorum tabii.

Ama tam bu aşamada asıl önemli noktaya geliyoruz:

Söyleyecek bir şeyiniz var mı?

Hayatta bazı şeyler var ki, kalabalıkta dile getirilemiyor. Mesela ben burda konuşmaya çalışırken bazı şeyleri söyleyemiyorum. Toplumsal kısıtlamalar var elbette ama tamamen özgür olsam da söyleyemezdim belki, çünkü bazı şeyler söze gelmiyor.  Sırlar veya açık saçık hikayeleri kastetmiyorum. İçimizde hissettiğimiz ama kolay dile getiremediğimiz şeylerden bahsediyorum. Hayatımızı en derinden yönlendiren, bizi mutlu ya da perişan eden ama kolayca dile getiremediğimiz o kadar çok şey var ki...

Bence sanat işte bunları anlatmak ve anlamak için vardır. Bir sanatçı, iyi ve has sanatçı, bunları dile getirmek için işe başlar. Gerçek bir sanatçının, söyleyeceği gerçek bir sözü, bir meselesi vardır. Söyleyemezse ölür, gördüğü şeyi yazı, resim, müzik ya da film olarak paylaşması şarttır.

Ama bu ülkede çocukluktan başlayarak "Küçükler her işe karışmaz" diyerek yetiştirirler bizi. "Sen sus bakayım" en sık duyduğumuz laftır. Büyüdükçe "Aman kaçayım, neyime gerek"ler, "Ben bulaşmayayım abi"ler, "Salla başını, al maaşını" lafları başlar...

Ülkemizde suya sabuna dokunan bir söz söylemek, hele aykırı konularda aykırı ve yüksek sesle konuşmak ya ayıptır, ya günahtır, ya yasaktır. Her geçen gün "yeniden düzenlenen" tabular listemiz uzar gider, otosansür bir milli hasletimizdir.

O yüzden bu ülkede sanat yapmaya kalkan insanların çoğu, özellikle gençler, gerçek sözler söylemekten, kendi hayatları hakkında konuşmaktan, hayatlarıyla, geçmişleriyle, çevreleriyle hesaplaşmaktan çekinirler, korkarlar. Anne babalarından, abileri ablalarından, öğretmenlerinden öğrendikleri sözleri, "tutması garantili" kalıpları tekrarlarlar. Maalesef bir çok kısa film yönetmeni genç uzun metraj, klip, reklam ya da dizi çekebileceğini kanıtlamak ve bir an önce sisteme katılmak için film çeker. Televizyondan pompalanan şişme plastik estetik öyle içe işlemiştir ki, uzun metraj filmlerimizin de çoğu TV programı, reklam veya dizilere benzer.

Oysa kısa film gerçekten başlıbaşına bir tür olabilir. Özgür bir alan olabilir. Ticari sinemanın dışında, televizyonun, reklamın, sponsorlar dünyasının dışında,  orada söylenemeyen şeylerin söylendiği bir yer olabilir. Bizi kuşatan duvarların dışında düşünmek için bir araç olabilir.

Bunun için gerçekten o duvarların dışında düşünmeye cesaret edebilecek insanlara ihtiyaç var. Öğretilen sınırları geçmeye cesaret edecek sanatçılara ihtiyaç var. Hayatta ve sanatta bize öğretilen sınırlar, aslında çok dayanıksızdır. Yeterli bir güçle üstüne basıp geçsek o sınırlar kaybolur gider.

En sevdiğim romanlar

Bu listeyi bir online satış sitesinin isteği üzerine hazırladım:


Lolita  Vladimir Nabokov
İlk okuduğum gençlik yıllarımdan beri edebiyata ve sanata
bakışımı değiştirmiş ve gözümde hiç eskimemiş bir roman.

Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı Vladimir Nabokov
Nabokov'un belki en büyük romanı değil ama yazar olmaya, kardeş
olmaya, kayıp olmaya dair çok hüzünlü ve aynı zamanda mizah da dolu
küçük bir mucize. 

Pornografi Witold Gombrowicz
Hayatın en büyük haksızlığı yaşlanmak ve bir daha genç olamamak
üzerine. Daha da bir çok şey üzerine. Hep filmini çekmek istediğim bir
roman.

Yaşam Kullanma Kılavuzu Georges Perec
Listeler listeler. Hayatın durup donup kaldığı bir an. O tek anda
yaşanan anlatılan yüzlerce içiçe hikaye. Gerçekten "büyülü" bir roman.

Amerika'da Alabalık Avı Richard Brautigan
İngilizce okuduğum ilk kitap. Hem bu kadar acıklı hem bu kadar komik
nasıl olunur bilmiyorum.

Venedik'te Ölüm Thomas Mann
Ölüm yaklaşırken imkansız aşk. Bu kitaptan etkilenmeyen yazar var mıdır, bilmem.

Kara Kitap Orhan Pamuk
Bence Orhan Pamuk'un en iyi romanı. Bu ülkeye, hayatımıza bu kadar
geniş bir açıdan daha önce bakan var mıydı? Varsa da ben okumadım, o
yüzden ilk okuyuşumda sarsıldım.

Buzdan Kılıçlar Latife Tekin
"Biz kimiz? İnsan nedir yani? Hepimizin vücudu arzu ve kemikten ibaret
değil mi?" Latife Tekin hep dışarıdan bakıp geçilen insanları, onların
kendi diliyle, içeriden yazmış. Bu romana neredeyse aşkla bağlıyım.

Zeno'nun Bilinci Italo Svevo
Sigarayı bırakma bölümü kendi başına bir başyapıt bence. Bana
Trieste'ye gitme isteği verir her okuyuşta.

1929 Ahmet Sipahioğlu
Türkiye sanatçılarını nasıl delirtir? İsviçre'de Dada'nın doğuşuna
tanıklık etmiş bir Türk'ün 1929 İstanbul'uyla imtihanı. 1929 biraz da
bugün.

Friday 18 November 2011

Sinemada en sevdiğim beş plan/sekans

Kameranın düğmesine basarsınız, uzun bir süre akar, göstereceğiniz ne varsa kesintisiz bir kayıt içinde canlanır. Düğmeye tekrar basıp kamerayı durdurduğunuzda elinizde, kaydedilmiş uzun ve sıkıcı bir yaşantı parçası olabilir. Ya da akıllardan çıkmayacak bir plan/sekans yaratmış olabilirsiniz.

Filmler kamera/stop komutları arasında kaydedilmiş planlardan oluşur. Heykeltraşın mermerdeki "fazlalıkları" ayıklaması gibi, çekilmiş planların "fazla" kısımlarını ayıklama işlemi yani kurgu, sinemanın temelidir. "Ayıklanmış" planlar bir araya gelir ve sahneleri oluştururlar. Kendi başına bütünsel bir fikir ifade eden sahneler toplamına da sekans denir, yazıdaki paragraflar gibi.

Ama bazı yönetmenler, planları kesmek ve ayıklamak yerine uzun, kesintisiz sekanslar çekmeyi tercih eder. Bazısı durgun sekanslar yaratırken, bazısı kamerayı hareket ettirerek yakın/genel ölçekler arasında dolaşır, ya da oyuncuyu ve nesneleri kameraya yaklaştırır, mekandan mekana geçer. Tek plandan oluşan sekansların benim için sihirli bir yanı vardır. Filmin yarattığı gerçeklik yanılsaması yoğunlaşır, kesmelerin doğurduğu "film icabı" hissi kaybolur, kesintisiz bir plan içinde film bizim gündelik hayatımıza benzer bir deneyim sunar. Bir yönetmen/seyirci olarak, iyi bir plan/sekans çekebilen yönetmenin hayal gücüne ve teknik becerisine hayranlığım artar elbette.

Size yıllar içinde hayran olduğum 5 plan/sekans'tan söz edeyim. Yalnız yazı spoiler içeriyor, eğer bu filmleri görmediyseniz, gördükten sonra okumanızı tavsiye ederim.


Yolcu (The Passenger), Michelangelo Antonioni

Yolcu üniversitede sinema okurken plan/sekans olayına ilk uyandığımız filmdi, finalindeki olağanüstü plan/sekans benim gördüğüm ya da dikkat ettiğim ilk örnekti. Film kendi hayatından kaçmaya, başkasının kılığına girmeye çalışan bir adamın kendini bulduğu cehennemde yaşadıklarını ve ölümünü anlatır. Jack Nicholson'un canlandırdığı gazeteci karakteri, İspanya'da bir otel odasında peşindeki adamların gelip onu öldürmesini bekler. Ölüm/cinayet anı için Antonioni olağanüstü bir metafor bulmuştur. Bize cinayeti sadece seslerle anlatır, kamerasını olaya çevirmez. Bunun yerine kamera kesintisiz bir harekette demir parmaklıklı  otel penceresine yaklaşır. Yaklaşır yaklaşır ve tam ölüm anında birden demir parmaklıkların arasından süzülür gibi çıkar. Tüm film boyunca "özgürlük" arayan, kaderinden kaçan adam, ancak ölünce gerçekten özgür olabilmiştir. Kamera köy meydanında turlar. Katillerin geliş gidişlerini, polislerin ve maktulun yakınlarının gelişini vs izleriz. Sonra otele doğru döner, otelin pencerelerini tarayarak dolaşır ve karakterin öldüğü odanın penceresinde durur, parmaklıklar yerindedir, içeride bir ceset ve başında yakınları vardır. Bu sekansın neredeyse müziği andıran doğal sesleri, kusursuz kamera kullanımı, demir parmaklık buluşu... hepsi beni sinemanın sihirden ibaret olduğuna bir kez daha inandırmaya yeter.



Touch of Evil, Orson Welles

Touch of Evil (Türkiye'de ne isimle gösterildi bilmiyorum, "Kötülüğün Teması" denebilir.) Orson Welles'in kara film denemesi. Türün gereklerini hikaye kuruluşu, oyunculuk, kamera kullanımı gibi her alanda başarıyla yerine getirir. Filmin üç dakika kesintisiz bir plandan oluşan açılışı, efsane olmuş bir plan sekanstır. Planın başında yakın çekim bir bomba görürüz. Bomba bir arabaya konur, araba Meksika- ABD sınırını geçmek üzere hareket eder. Neşeli, sarhoş, eğlenceden dönen insanlar arasından ilerler. Filmin baş kahramanı olacak "iyi polis" ve eşi arabayla yanyana gelir, uzaklaşırlar. Üç dakika boyunca başka da büyük bir olay olmayan bu sahneyi yüreğimiz ağzımızda seyrederiz: "Bomba patladı patlayacak". Orson Welles'in zekası ve yeteneğine bir kez daha şapka çıkarırız.



Oyuncu (The Player) Robert Altman

Robert Altman'ın Oyuncu filmi açgözlülük, kötülüğün zaferi, dünyanın adaletsizliği, vb bir çok şey hakkındadır. Ama bir yandan da sinema ve film yapmak hakkındadır. Film "Touch of Evil" dahil bir çok filmdeki plan sekanslara atıfta bulunan sekiz dakikalık bir plan sekansla açılır. Bir Hollywood stüdyosunun sabah telaşını olay ve kişilere yaklaşıp uzaklaşan bir kameradan, neredeyse bir belgesel havasında izleriz ve olay örgüsünün hemen hemen tüm kilit noktaları ve önemli karakterleri bir bir sunulur. Stüdyonun  güvenlik müdürü bir yandan arkadaşına dert yanıp durmaktadır: "Nerde o eski filmler? 'Touch of Evil', 'The Rope'... Şimdi her film kes, kes, kes, öyle yapılıyor"... Bu sekansta Robert Altman'ın kendiyle, sinemayla, üslup denen şeyle dalga geçerken aynı zamanda ciddi bir hikaye kurmasına hayranım.



Nostalghia, Tarkovsky

Bir iki Türk filminde sıkıldım diye bir arkadaşım beni "ağır filmden anlamıyorsun" diye suçlamıştı. "Ağır filmler"in atalarından biri olan bu filmin tutkulu bir hayranıyım. Bu final sahnesi, eğer dramatik temeli iyi kurulursa, hazırlığı iyi yapılırsa en uzun, en "ağır" sahnenin bile can sıkıcı olamayacağını kanıtlar. Film gönüllü bir sürgüne çıkmış bir Rus şair hakkındadır. Memleketinden uzakta, İtalya'da bir kaplıca kasabasında hastalık ve hasretle cebelleşen şair, herkesin deli gözüyle baktığı yaşlı bir adamla tanışır. Yaşlı adam, kaplıcanın en büyük havuzunu elinde bir mumla, mum sönmeden boydan boya geçebilen biri çıkarsa herşeyin çözüleceğine inanır. Ama bu adağını gerçekleştiremeden intihar eder. Şair onun inancını, adak hayalini üstlenir; bu uzun sekans boyunca sadece elinde bir mumla hasta bir adamın boş bir havuzu boydan boya geçmeye çalışmasını izleriz. Mum iki kez söner. Üçüncü denemeyi seyrederken o mum sönmesin diye ben de ellerimi siper yapmak istemiştim.


Son Umut (Children of Men), Alfonso Cuaron

Yakın gelecekte geçen bu çok sevdiğim filmde Alfonso Cuaron'un başardığı şeylerden biri, bir bilim kurgu dünyasını günümüzün sıradan gerçeği gibi gösterebilmek. Bunu da en çok uzun plan/sekansların sağladığı gerçeklik yanılsamasına borçlu. Hikayesini uzun uzun özetlemeyeyim ama bu sekansta gizlice bir yerden bir yere giden bir grup "iyi" insan ormandaki çetelerin saldırısına uğruyor. Bu sahnenin ilk seyredişte bende yarattığı duygu saf dehşet olmuştu. İki yönlü bir dehşet: Birincisi  hikayenin akışında, sahnenin kendisinin verdiği keskin dehşet, ikincisi de "bunu nasıl çekmiş?" sorusunun dehşeti. Sonradan filmle ilgili yazılar ve filmin dvd ekstralarında sahnenin çekimine dair bolca şey öğrendim. Özel inşa edilen arabayı, kurulan kamera düzeneğini, yaratılan dijital efektleri anladım. Diğer filmlerin, örneğin Yolcu'nun çekim sırasında "elle yapılmış" efektlerinin tersine bu sahnede bolca dijital efekt var, teknik olarak bu sekans "tek plan" değil zaten,  kamera arabadan çıkmadan önce uzun plan bitiyor ama efektle tek plan etkisi sürdürülüyor. Yine de bu sekansın büyüsü kaybolmadı benim için.

Ümit Ünal

Bu yazı Ekşi Sinema sitesinde yayınlandı: http://eksisinema.com/sinemacilarin-gozunden-umit-unal-bes-plan-sekans/

Saturday 12 November 2011

YENİ AŞK - Hikaye



Vapura bak ne güzel. Beyaz sarı. Mavi denizin üstünde. İnsanlara bak içindeki. Nereye gidiyorlar? Dürbünle bakınca bu kadar yakındalar, bak, bu gözle bakınca taa neredeler. Oyuncak gibiler. Oyuncak vapur, oyuncak insanlar. Oyuncak Kızkulesi. Babam olsa buradan erişirdi taa o vapura.

Babamın kolları uzundur, uupuzundur. Her yere erişir. Elleri de büyük büyüktür. Elinden her iş gelir. Ama geçen sene babam düştü fabrikada. O zamandan beri evden çıkamıyor, hep yatıyor. Önce hastanedeydi, şimdi evde. İyileşecek.

Bak, Kızkulesi. Anneme diyorum ki, neden bunun adı Kızkulesi? Diyor zamanında bir kral kızı için yaptırmış da ondan. O kızın kulesi varsa benim de evim var. Benim babam da bana ev yaptı. Ev yaptı, araba yaptı. Evin önünde çiçek var. Köpek var. Arabam kırmızı. Kokakola tenekesinden yaptı. Kokakolayı Şennur Hanım vermişti. Şennur Hanım sarı saçlı. Çok iyidir, anneme iyi davranır. Annem haftanın her günü bir eve işe gider. Şennur Hanım iyidir. Filiz Hanım var o çok iyi. Saliha Hanım çok kötü. Saliha Hanımlara gitmiyoruz zaten artık. Kovulduk.

Bak beni bir tek sen anlıyorsun. O yüzden sana anlatıyorum. Valla billa benim suçum yoktu. Çok korktum ama suçum yoktu. Buzdolabında çukulata vardı. Saliha Hanımların evinde düştüm, çok ağladım. Annem de ucundan kırıp verdi. Saliha Hanım çok kızdı. Anneme hırsız dedi. Annem de hırsız senin kocan dedi. Kocası annem yeri silerken altını ellemişti, özlemedin mi kız demişti. Neyi özleyecek? Köyü mü? Ben özlemem. Annem de özlemez. Kuzu boku kokuyor köy. Ama annem neden ona hırsız dedi bilmem. Çünkü o aslında polis. Polis kıyafeti giymez ama hem tabancası var. Saliha Hanım da bize bağırdı. Annem yeri siliyordu. Yarıda bıraktı eve gittik. Babam bana uçurtma yapmıştı. Küçücük, kağıttan. Onu verdi. Ben arsada onu uçurmak istedim. Uçmadı. Babama söyleyecektim, eve gittim. Babamın gözleri kırmızı kırmızı olmuştu. Uçurtmaya daha büyük kuyruk taktı. Benim babam hiç ağlamaz. Yine çıkayım, uçurayım dedim. Hava karardı yarın uçur dediler. Yarın çıktım, yine uçmadı.

Ben seneye okula gideceğim. Çantam var. Filiz Hanım verdi. Çantam yatakların üstünde duruyor. Sen de onun içinde duruyorsun. Bazı annemden isterim. İndirir. İçi çok güzel kokuyor. Sen de artık çanta çanta kokuyorsun. Filiz Hanım bize çorap verir, kazak verir. Oğlu var üniversitede. Hep okur. Bilgisayarı var. Hesap yapar çünkü. Bir de araba yarışı oynar. Köfte verdi bana. Pilav da verdi, soğuktu, yiyemedim. Bu sizin kız çok zayıf dedi. Zayıfım ama güçlüyüm. Babamı bilek güreşinde yeniyorum. Seni de Filiz Hanım verdi. Sen eskiden o abininmişsin. Oğlanlar bebekle oynamaz. Ama bu abi oynarmış işte. Canım Lusiciğim. Çok tatlısın. Sana öyle alıştım ki. Sanki yepyeniyken bile benimmişsin gibi.

Annem başkasının evinde yalnız kalmaktan korkar. Ben korkmam. Filiz hanımların evinde yalnız kalmak isterdim. Bir tane kutu var. Kuruyorsun, çalıyor. Üzerinde balerin var. Filiz hanımın oğlu gösterdi. Ama annem bir daha elletmedi. Bu dürbünü de abi verdi, annem görse böyle her yere baktığımı kızar herhalde. Bak camilere. Annem der ki eskiden bu minarelere adam çıkarmış, çok eskiden, ezanı oradan okurlarmış, şimdi çıkmıyorlar. Yaşlandılar herhalde. Şennur hanımlarda da papağan var. Birtek günaydın demeyi biliyor. Aptal biraz. Annem hiç sevmez. Her hafta kafesini temizliyor. Bir bu eksikti diyor. Ben severim. Bir görsen Lusi. Kafesine vurunca tepesindeki tüyleri bööyle kaldırıyor. Ağzı açık kalıyor. Çok yaramaz. Sonra ben odanın öbür köşesine gidiyorum bana günaydın diyor.

Babam bana hikaye anlatır. Tavşanla kaplumbağa. Aptal tavşan. Nihal'i babası dövüyor, annesini de dövüyor. Benim babam dövmez. Eskiden bazı döverdi, artık dövmez. Evimiz rutubetli biliyor musun, yer yatağında yatamıyoruz. Sonra sırtımız ağrıyor. Ben divanda annemle yatıyorum. Babam yerinden hiç kalkmıyor zaten. Gece yatıyoruz, annem hemen uyur. Babam geç uyur. Sonra rüyasında konuşur. Dışarıda köpekler var. Bir de Nihal'in babası geç gelir. Bağırır filan. Ben gözlerim açık öyle bakıyorum. Bazı uykum kaçıyor işte, uyuyamıyorum.

Filiz hanım teyze ne kadar şanslı di mi Lusi? Kocası zengin. Böyle manzaralı evleri var. Ön tarafı deniz, arka taraf sokak. Evin karşısında başka evler var. Bir tane evde bir adam var, hep evde oturur, pencere kıyısında bir masada. Şişko. Sakallı. Oturur, Filiz Hanım'ın oğlu gibi bilgisayarı var, yazar da yazar. Herhalde yapacak çok hesabı var. Hiç yarış marış oynamaz. Bir de kafasında kulaklıklar, müzik dinler. Ne dinler ki? Dürbünle bilgisayarına bakıyorum ufacık ufacık yazılar, yandan okunmuyor zaten.

Bak radyoda Cansever çıktı. Ben onu çok seviyorum. Güzel değil ama sana benziyor Lusi. Bir gözü senin bu gözün gibi yarı kapalı. Ama bak sen dik duruyorsun, Cansever duramıyor. Ecnebi bir memleketten gelmiş ama Türkçe konuşuyor. Sesi çok acıklı. Geçen İbo Show’da çıktı. Bu “Kendime yeni bir aşk bulacağım” şarkısını o zaman da okudu. Babam ağladı. Babalar ağlamaz. Benimki ara sıra ağlar n’apalım? Bak şimdi de nasıl güzel söylüyor. İnsanın sesi böyle güzel olunca kendi güzel olmamış ne olacak? Ben güzel olmak isterim. Ama sesim de güzel olsun isterim.

Şu dört kuleli koca bina var ya, adı selim mi öyle bir şey, benim dedem orada yatmış. Dedem de babam gibi fabrikada çalışırmış. Geçen sene köye gitti. Evinden hiç çıkmıyor. Ben doğmadan çok önce, dedemi orada hapise atmışlar. Baş parmağının tırnağı yok, orada sökmüşler. Ama orası askerlerin yeri. Nasıl hem de hapishane olur? Bilmem.

Şu karşı penceredeki şişmana da bak. Hala yazıyor. Dur, kulaklıkları çıkardı, kalktı, pencereye geldi. Eiy, bana bakıyor. Ben adama bakıyorum, o bana bakıyor. Gördü beni, onu dürbünle seyrettiğimi gördü. Hala bakıyor. Aa, güldü. Ana, dil çıkardı. Koca adam. Kıpırdamayayım ki başka yere bakıyorum sansın. Salak şişko, ben sana bakmıyorum, ben şu alt katına bakıyorum. Balkonda kedi var, ona bakıyorum. Hayır gülmüyorum da, manyak. Sen git yazı mı yazacan, hesap mı yapacan, onu yap. Kediye bak Lusi ne güzel yayılmış güneşte.

A adam gitmiş gerçekten. Masasına oturmuş bile. Kulaklıklarını da takmış. Dinle dinle. Senin gibi adam Cansever’i sevmez. Kimbilir ne dinliyorsun. Sakallı şişko seni...

Annem yatakta beni memelerine bastırır. Beni sıcak basar. Babam uyumaz. Güzel şeyler düşün, der bana karşı divandan, sonra yine kabus görürsün. Babam da uyuyunca kalkarım çantamı indiririm. İçini koklarım. Çok güzel kokar. Bu çanta senin evin Lusi. Sen de seviyorsun değil mi evinin kokusunu? Ben seneye okula gideceğim. O zaman seni başka yere yerleştiririz. Ağlama ağlama ilk günler seni de götürürüm okula. Alış diye.

İstanbul, 1997. İlk yayını burada. © Ümit Ünal

Tuesday 8 November 2011

JUST LIKE HEAVEN - TIPKI CENNET - Kısa hikaye.

Yes, sir. Here’s your room. No, there’s no window but don’t worry, it’s airy enough. Your bed is quite comfortable. And this is the toilet. No, there’s no bath. No shower either. You don’t need it. You don’t get that dirty. Table? What for? Do you think you’ll need it? No, you have only one bed. It’s very comfortable. No blankets. Because it’s always warm enough here. You never get cold.

The food will be delivered from the door. From this hole. It’s strictly forbidden to talk to the service-man. He can’t hear you anyway. He’s deaf and dumb. Diet? What diet. Oh, that. No we don’t have any diet system here. The food’s always been the same for all guests. It never changed and never will: One bowl of pudding. Not sweet. Not sour. You’ll get it three times a day at the very same hours. And you can drink the tab water whenever you like. No beverages. Ah, the light. The light is on for 12 hours a day. From nine in the morning till nine in the evening. No exception.

No, you won’t see anybody from now on. You won’t hear from anybody either. Sometimes you may hear some people screaming but don’t care. Don’t try to answer them. They can’t hear you. There will be nobody to communicate you. Nobody will remember you. Nobody will ever consider what you think, what you do, what you say, what you shout. All the people that you knew, or you think you knew, already started to forget you and they eventually will forget you forever. Well... I don’t know what you had done to deserve this. You are registered here. You must have done something wrong. You know, sin, is a vast criteria.

What do you mean you don't believe it? My dear sir, certainly you believed it. But your belief is not our business. Our motto here is "Equal Treatment for Everyone". Believer or not, all the same. No, please don't be a nuisance. There’s no mistake. Once you step in this room, there’s no way out.

Quite cosy isn’t it? Just like heaven. Only a bit less spacious.

Sorry, I have to turn the light off now. It’s almost nine. Ah, the last thing. Do you remember what you are supposed to remember? No? It was a word. One word. In English? No? Anyway. You can think about it. You have plenty of time. Well, until the end of time, yeah? Maybe more. 


 
TIPKI CENNET

Buyrun efendim, odanız! Hayır, pencere yok. Ama dert etmeyin, gayet havadardır. Yatağınız da pek rahattır. Şu da tuvalet. Yok, banyo yok, duş da yok. Çünkü ihtiyaç yok. Burda kimse kirlenmez. Masa mı? Ne masası? Masa neye lazım ki? Yok, sadece yatak var. Yorgan da yok. Burası hep sıcaktır, üşünmez. 

Yemek kapıya gelir. Bu delikten servis edilir. Yemekçiyle konuşmak kesinlikle yasaktır. Sizi duyamaz zaten. Sağır ve dilsizdir. Perhiz? Ne perhizi? Ha, öyle perhiz. Yok yok burada perhiz sistemi yok. Yemek tüm misafirlerimiz için aynıdır. Hiç değişmedi, değişmez. Bir tabak lapa. Ne tatlı, ne de tuzlu. Günde üç kere hep aynı saatte gelir.  İstediğiniz vakit musluktan su içebilirsiniz. Başka içki de yok. Işık günde 12 saat açık kalır. Sabah dokuzdan akşam dokuza. İstisnasız.

Hayır efendim bundan sonra kimseyi görmeyeceksiniz duymayacaksınız. Bazen çığlıklar mığlıklar duyabilirsiniz, duymazdan geliverin. Cevap vermeye çalışmayın, sizi kimse duyamaz. Sizinle konuşacak kimse yok. Sizi hatırlayan kimse yok. Ne düşündüğünüz, ne yaptığınız, ne dediğiniz, ne bağırdığınız artık kimsenin umurunda değil. Tanıdığınız, ya da tanıdım sandığınız herkes, sizi unutmaya başladı bile. Zaman gelir tamamen unuturlar. Efendim bunları haketmek için ne yaptığınız ben bilemem. Burada adınız yazılı. Bir yerde bir hata yapmışsınızdır mutlaka. Biliyorsunuz günah, çok geniş kapsamlı bir kavram. 

Ne demek inanmıyorum. Efendim, elbette inanıyorsunuz. Ama bizim olayımız inanç minanç değil, burda ilkemiz "Herkese Eşit Muamele", ister inansın ister inanmasın. 

Ama lütfen huysuzluğu bırakın. Yanlışlık falan yok. Bu odaya bir giren bir daha çıkamaz. 

Çok rahat değil mi? Tıpkı Cennet... sadece birazcık daha dar.

Kusura bakmayın, ışığı söndürmem gerek. Dokuz oluyor. Ha, son bir şey. Hatırlamanız gereken şeyi hatırlıyor musunuz? Hani tek kelimelik bir şey. Tek bir kelime. Kendi dilinizde. Hatırlamıyorsunuz? Neyse bol bol düşünecek vaktiniz var, değil mi? Sonsuza kadar. Belki daha bile fazla. 

Bu hikaye "Aşkın Alfabesi" romanımdan bir alıntıdır. Romanda karakterlerden birinin yazdığı bir metin olarak. sadece İngilizcesi yer alır. Buraya Türkçesini de ekledim.

Wednesday 2 November 2011

Gölgesizler'den

 

Gölgesizler'in isimsiz köyünde hep gençler kurban olur.
Köyün en masum, en kolay suçlanan ve avlanan, en çaresiz üç genci; 
büyüklerin şehvet, batıl inanç ya da korkularına kurban edilir.

Ramazan, onlardan biri. 

Bu sekansı hem teknik çözümleri, üslubu sevdiğim için hem de bu isimsiz 
köyü tanıdık bulduğum için paylaşmak istedim.


ARA - Emlakçı ve Final




                                               Afiş Çizim: Anna Fairchild

Sunday 30 October 2011

9'dan: Firuz'un Çözülüşü.

                                                Firuz rolünde: Ali Poyrazoğlu

9'dan: Kitapçı Salim'in Rüyası

                                      Kitapçı Salim rolünde: Cezmi Baskın.


"Dün gece bir rüya gördüm.
 Rüyamda bizim mahalledeyim. Vakit sabaha karşı. 
Şöyle bir durduk yerde zıplıyorum ve birden, 
hop, ayaklarım yerden kesiliveriyor. 
Aa, ne kadar kolay, ne güzel bir şey... 
Uçuyorum. 
Yerden şöyle bir beş-on metre yükseliyorum, 
ama sonra öyle duruyorum. 
Boşlukta asılı vaziyette.

Eğer bir kelime söylesem... Uçuvereceğim.
Mesela ata “Deh!” der gibi... 
idam mangasına “Ateş!” der gibi... 
bir kelime söylesem uçup gideceğim buralardan.
Ama hatırlayamıyorum."

Thursday 27 October 2011

Manzara Resmi

Büyük görmek için resme tıklayınız.



















Bu akşam hiç çıkasım yokken, mutfak penceresinden, iki apartman arasından akşam gökyüzünü, limanda bekleyen bir geminin pırıltılı ışıklarını görünce kendimi dışarı attım ve Tophane'nin üstünden bu resmi çektim. Birçok İstanbul manzarası, Türk filmlerindeki bir çok sahne burada, "Sanatkarlar Sokak"'ta çekilmiştir. Ön planda görülen Nusretiye Camii de İstanbul'da en sevdiğim camiidir.

Kanal A - Hadi Konuşalım programından 20 dakika özet

Friday 21 October 2011

Sekste Her Şey Vardır - Walt Whitman

"Sekste her şey vardır:
Bedenler, ruhlar, anlamlar, kanıtlar, safiyet, zerafet, sonuçlar, ilanlar,
Şarkılar, emirler, sağlık, gurur, anneliğin esrarı, ilk süt;
Bütün umutlar, iyilikler, hediyeler,
Bütün tutkular, sevgiler, güzellikler, dünya nimetleri,
Bütün iktidarlar, yargıçlar, tanrılar, dünyanın önderleri,
Hepsi seksin parçasıdır, hepsini kapsar,
kendi sebepleriyle birlikte."

(Whitman'ın Song of Myself adlı uzun şiirinin bir bölümünden çeviren bendeniz)

"Sex contains all,
Bodies, Souls, meanings, proofs, purities, delicacies, results, promulgations,
Songs, commands, health, pride, the maternal mystery, the seminal milk;
All hopes, benefactions, bestowals,
All the passions, loves, beauties, delights of the earth,
All the governments, judges, gods, follow'd persons of the earth,
These are contain'd in sex, as parts of itself,
and justifications of itself."

Sunday 16 October 2011

Altın Portakal üzerine

Ülkemizin en büyük yerli film festivali, Antalya Altın Portakal ile aramda bir mesele var. İlk senaryom Teyzem 1987'de, 21 yaşımdayken çekildi. Profesyonel olarak sinema yaptığım son 25 sene içinde hiç Altın Portakal almadım. En başarılı filmlerim başka festivallerde ödül aldıkları için Antalya'ya giremediler, bir filmim de bir komplo kurbanı olarak alınmadı. Artık "onur ödülü" alacak yaşları beklemeye başlayacaktım ki, son filmim Nar ile katıldığım 48. Altın Portakal'da bir "Jüri Özür Ödülü" verildi.

O gece ödüle bir değer atfetmediğimi açıkladım, ben verdikleri "özel" ödüle "jüri ÖZÜR ödülü" diyorum. Bir tür teselli armağanı. "Filmini takdir ettik ama ödül verecek kadar anlamadık, idare et...". Ödülü almak için sahneye çıkınca bir konuşmaya başladım: İlk senaryomun çekilmesine önayak olan Müjde Ar'a teşekkür edecek ve bu yüzden ödülü asıl Müjde'nin hak ettiğini söyleyerek kendisine iade edecektim. "Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler". Ama kafamın içinde dolanan binlerce tilki birkaç saniye içinde o kadar fevri davranmamam, geceyi berbat etmemem gerektiğini bağırdılar ve lafı zor bela dolandırıp yapımcıma, film ekibine, sevgilime teşekkür ederek bitirdim ve yerime oturdum.

Yarışma sürecinde diğer yönetmenlerin hevesine saygımdan sustum, zaten aynı yarışmada bulunduğum filmler hakkında ileri geri konuşmak manasız olurdu. Ama artık yarışma bitti ve sanırım konuşmamda sorun yok.

Öncelikle filmin gösteriminden hemen sonra yapılan soru-cevap toplantısının başlangıcında söylediklerimi tekrarlayayım: Ben sanat yapıtlarının yarışabileceğine inanmıyorum. Her sanatçının yazarken, çizerken, film yaparken aklında örnek aldığı ve "yarıştığı" başka sanatçılar vardır elbette. Ama benim kendime örnek aldığım yönetmenler, yazarlar ve ressamların çoğu bu ülkeden ve bu zamandan değil. Sadece Türkiye'den ve sadece son bir yılın sinema üretiminden örneklerle "yarışmak" bana çok tuhaf geliyor.

Ne yazık ki festival yarışmaları sinemanın bir mecburiyeti. Eğer bol yıldızlı, çok ticari bir filminiz yoksa, tanıtım için bol bütçe ayıramıyorsanız, filminizi görünür/bilinir kılacak tek yer film festivalleri.

Bu söylediğimde gizli bir kibir bulanlar olabilir. Gizli saklı konuşmadan açıkça söyleyeyim: Yarışmada yer alan filmlerin çoğuyla kendimi aynı "klasmanda" görmedim. Ne dil ve üslup, ne de söyledikleri şeyin derinliği ve önemi açısından aynı yerdeydik.

Ancak ben birçok izleyici ya da eleştirmen gibi "Bu kötü öğrenci filmi görünümlü filmlerin Antalya'da ne işi var?" demiyorum. Bence bir yönetmenin amatör kameralarla evinde çektiği bir filmin ya da TV dizisi estetiğine özense de kendince hikayeler anlatmaya çalışan bir ilk filmin festivalde bulunması önemlidir ve sinema yapmak isteyen gençler için teşvik edicidir. Ayrıca bu tür filmler festivalin çok sesliliğini, demokratikliğini, skalasının genişliğini gösteririr.

Ama ödüllendirmeye gelince bence iş değişir. Büyük ödül verdiğiniz bir filmi, yönetmeni geleceğe örnek olarak gösterirsiniz. Ayrıca verilen ödüller festivalin karakterini ve düzeyini belirler. Bir filme ödül vermek hem yönetmene "Çok doğru yoldasın devam et" demektir hem de sinema dünyasına "Bizim bakışımızla örnek alınması gereken film budur" demektir. Yıllar önce Zeki Demirkubuz ya da Nuri Bilge Ceylan'a peşpeşe verilen ödüller bu ülkede bağımsız sinemanın önünü açtı ve onların ardından gelenlere örnek oldu.

Nar'ın ilk gösterimi çok başarılı geçti, gösterim sonrası büyük bir kalabalığın katıldığı bir basın toplantısı yapıldı. Seyircilerle eleştirmenlerden olağanüstü övgüler aldık. Ardından Nar birçok eleştirmen tarafından festivalin en iyi filmi olarak gösterildi. Konuyla ilgili birçok haberden birinin linki burada.

Zenne filmi de büyük ödülün önde gelen, üstelik gösterimde dakikalarca ayakta alkışlanmış bir adayıydı. Bir başka gazete haberi de yarışın Nar ve Zenne arasında olacağını ilan ediyordu.

Ama jüri Zenne'ye "En İyi İlk Film" ödülü vermekle yetindi. Filmin baş karakterini canlandıran yani baş rolü olan oyuncuya "En İyi Yardımcı Erkek" ödülü verildi.

Nar'a "sus payı" ya da "özür" mahiyetinde, gerekçesi de kaybedilmiş, ne idüğü belirsiz bir "özel" ödül verilirken En İyi Kurgu, En İyi Senaryo, En İyi Film ödülleri Güzel Günler Göreceğiz adındaki filme gitti.

Filmin genç yönetmeninin hevesini kırmak istemem ama ben bu filmin gösteriminde son 40 dakikaya dayanamayıp çıkmıştım. Eğer son 40 dakikada büyük bir sentez gerçekleştirip olağanüstü bir noktaya varmadıysa, çok acemice ve özentiyle yazılmış, belli formülleri başarısız bir şekilde uygulamaya çalışan, "Rusça Nazım şiiri okuyan Rus fahişe" gibi olağanüstü klişeleri barındıran bir filmdi. Benim görüşlerimi haset ateşinde yanan birinin sabuklamaları olarak görenler olursa filmin yukarıda paylaştığım eleştirmenler listesinde tek bir dalda bile tahminlere girmediğini ve örneğin Atilla Dorsay tarafından "beş kahramanlı karmaşık öyküsünü genelde bir klişeler yumağı halinde sunuyor ve ancak birkaç sahnesiyle etkili oluyor", ya da Olkan Özyurt tarafından "senaryosu ve kurgusu defolu" diye anıldığını hatırlatayım.

Ödül töreninin ardından hemen hemen tüm eleştirmenler ödüllerin adaletsiz ve isabetsiz olduğu konusunda fikir belirttiler. Haberturk kanalında tören çıkışı canlı yayında Nar'a haksızlık yapıldığını belirten Burak Göral ve Mehmet Açar'ın söyledikleri benim için önemliydi. Haberturk videosunun linki burada.

Nar'a haksızlık yapıldığını düşünen bu insanların yakınım olmadığını, kimi eleştirmenlerin özellikle son üç filmimde beni yerin dibine sokan şeyler de yazdığını ekleyeyim. Nar konusunda tarafsız olduklarına eminim.

O zaman bunca insanın takdirini kazanmış bir filmin "özür" ödülü dışında görmezden gelinmesinin esbab-ı mucizesi nedir?

Bu sonuç ya jürinin sinemayı herkesten fazla bildiğini ve ödül verdikleri filmde çok özel cevherler keşfettiğini ya da sinemadan zerre kadar anlamadığını gösteriyor. Ya da (allah korusun) kişisel hınçlar gibi başka unsurların, başka hesapların işin içine girdiğini düşündürüyor.

Sakın kimse "Sen bilinen bir yönetmensin, gençlerin de desteğe ihtiyacı var" gibi martavallar sıkmasın. Film festivali, ulufe dağıtılan bir yer değildir. Gençler desteklenecek diye gerçekten iyi olanları yok sayarsanız festivalin saygınlığını azaltır, düzeyini düşürürsünüz sadece. Koskoca Altın Portakal sinema yapmak isteyen gençlere kötü bir filmi örnek gösterirse sinemaya yarar değil zarar getirir. Ayrıca kötü bir işi teşvik etmek, o işin yaratıcılarına da zarar verir, girdikleri yanlış yolu ya da eksiklerini göremeyecek hale getirir. "Genç Sinemayı" teşvik etme meraklılarına, Antalya'da 2005'te Korkuyorum Anne gibi bir başyapıtı yok sayarak En İyi Film Ödülü verilen Türev filmini hatırlatırım. Kim hatırlıyor Türev'i? Yönetmeni gerçekten teşvik görüp ikinci bir film çekti mi?

Şimdi şunu diyenler de çıkabilir: "Bu jüriyi kabul ederek yarışmaya girdin, ödül alamayınca çirkefleşmek de neyin nesi?" Cevap: Bu jüri örneğin çok beğenilen Zenne filmine ya da benim de tuhaf finaline rağmen çok beğendiğim Geriye Kalan'a büyük ödülü verseydi sesim çıkmazdı. Çünkü "sinema anlayışları böyleymiş" diyebilirdim. Örneğin hayran olduğum Kosmos, Bir Zamanlar Anadolu'da, ya da Vavien gibi filmlerin karşısında "Özel" ödül alsam anlardım. Nar mütevazı bir film, bir ana akım sinema örneği değil. Daha önceki filmlerim 9 ve Ara gibi mikro bir alandan büyük resme bakmaya çalışan, görkemli görselleri olmayan, sinema dilinde devrim yapmaya uğraşmayan, küçük ama söyleyecek büyük lafları olan bir film. Yerimi, haddimi biliyorum.

Ama bu jüri benim tanık olduğum kadarıyla hiç kimsenin beğenmediği bir filmi beğendi ve defalarca ödüllendirdi. Sadece kadınlardan kurulu bu jüri, her filmden önce dünya kadınlarının alkışlandığı, kadın temalı bir festivalde; ülkemizin asıl iktidarı, baş belası maço erkeklik kalıplarını olumlu örnek olarak sunup yücelten, tek kelimeyle korkunç bir karakteri canlandıran oyuncuya En İyi Erkek Oyuncu ödülünü takdim etti. Aynı jüri bir eşcinsel töre cinayetine kurban giden Ahmet Yıldız'ı anlatan filmde, ana karakteri başarıyla canlandıran başrol oyuncusuna Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü verdi. Sanırım o oyuncu da benim gibi, nezaket icabı kabul etti ödülü. Bütün bunların sebebini hesabını sormak, en azından tepkimizi göstermek hakkımız var sanırım.

Maalesef henüz çok az kişinin izlediği filmlerden bahsediyoruz. Bu yazıyı okuyanların çoğunun sağlama yapma olanakları, Antalya'da yaşanan skandal havasını hissetme şansları yok. Ara filmimle çok benzeri başıma geldi. İki üç ay içinde bu filmler gösterime girdiğinde, genel seyirci karşılaştırma imkanı bulduğunda, ak koyun kara koyun belli olacak, eleştirmenlerin dile getirdiği haksızlık hissini herkes anlayacak. Ama ne yazık ki Altın Portakal'ı kimse hatırlamayacak ve herşey sessizlikle karşılanacak. Bu yazıyı, olay henüz tazeyken, herşeyin üstü toz tabakasıyla kaplanmasın ve unutulmasın diye yazıyorum.

Bakın şu linkte 2009 Cannes jurisi gazeteciler karşısında yaptıklarının hesabını verirken nasıl ter döküyor. Ben bu yılki Altın Portakal jürisinden de bir basın toplantısı yapıp neyi, neden böyle yaptıklarını ayrıntılı olarak açıklamalarını ve sorularla yüzleşmelerini bekliyorum. Bunca tartışmalı bir yarışmadan sonra lütfen cesur olsunlar ve bir basın toplantısında, çıkıp seçimlerini savunsunlar.

Yoksa bu yılki Altın Portakal da festivalin skandallarla dolu tarihinde öne çıkan bir sayfa olacak, bu sonuçlar hem ülkenin en eski film festivaline, hem sinemamıza zararlar verecek.

Friday 30 September 2011

Alice Harikalar Diyarında'dan...

Alice Harikalar Diyarında'nın "A Caucus-Race and a Long Tale" bölümünde bir masal yer alır. Alice masalı anlatan farenin upuzun kuyruğuna bakarak, (tale-tail kelime oyunuyla) masalı uzun bir kuyruk gibi hayal eder. Burada  maalesef kuyruk gibi dizemedim. Önce İngilizce sonra Türkçesi:

“Fury said
to a mouse,
that he met
in the house:
‘Let us
both go
to law,
I will
prosecute
you.
Come
I take
no denial.
We must
have the trial.
For really
this morning
I've
nothing
to do’.


Said the mouse
to the cur:
‘Such a trial
dear sir,
with no jury
or judge,
would be
wasting
our breath’.
‘I’ll be judge,
I’ll be jury’
said cunning
old Fury, ‘
I’ll try
the
whole cause-
and
condemn
you
to
death’


Bu parçayı şöyle çevirmiş ve 1987'de yazdığım “Amerikan Güzeli” adlı hikayemde yer vermiştim:


Fury tutmuş bir fare
demiş
“Yürü
mahkemeye
seni dava
edeceğim.
Yürü
istemem itiraz
illa görülecek
davamız
zaten
sabah sabah
canım da
sıkılıyor biraz”.


Fare zalime demiş:
“Efendim
olmaz ki bu mahkeme
hakimsiz jürisiz
boşa nefes tüketiriz”.

“Hakim benim,
benim jüri”
demiş
kurnaz
Fury.
Yapacağım
ne lazımsa
mahkum
edeceğim
seni
idama.”

Friday 16 September 2011



Harry Lime: Don't be so gloomy. After all it's not that awful. Like the fella says, in Italy for 30 years under the Borgias they had warfare, terror, murder, and bloodshed, but they produced Michelangelo, Leonardo da Vinci, and the Renaissance. In Switzerland they had brotherly love - they had 500 years of democracy and peace, and what did that produce? The cuckoo clock.

Harry Lime: Hadi o kadar üzülme. İşler o kadar da berbat değil. Ne demiş adam, İtalya'da Borgia saltanatı sırasında 30 yıl boyunca savaş, terör, kan, cinayet varmış. Ama ordan Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Rönesans çıkmış. İsviçre'de kardeş kardeş 500 yıl huzur ve demokrasi ortamında yaşanmış. E ordan ne çıkmış? Guguklu saat.

Üçüncü Adam'ı izleyiniz.

The Third Man: http://www.imdb.com/title/tt0041959/

Thursday 15 September 2011

Gugukçuk bi-bipçik.



Guguk guguk.
Gugukçuk bi-bipçik.
Bir kumru yatak odasının penceresinde
Gugukluyor durmadan.

Dün gece
Sevgilimle sevişirken
Kedimiz yatağın bir köşesinde yatıyor
Ve bize, TV izlerken yemek yerken
Sırtımızı kaşırken nasıl bakıyorsa
Tıpkı öyle bakıyordu:
Umursamadan.

Şimdi yalnız uyandım
Ve durmadan gugukluyor kumru.
Guguk-çuk!
Bir başka kumruya aşık herhalde.
Ya da belki kendi dilinde
"Siktir yine sabah oldu, yine uğraş dur"
Gibi bir şey diyor da
Ben onu aşk mırıltısı sanıyorum.
Gugukçuk!
Bibip-çik.

Şurada huzur içinde uyanmış
Değil de ölüp gitmiş olsam
Yine guguklayacak bu kumru
Telaş etmeden.

Biz zavallı insanlar
Bunca debelenme içinde
Doğanın dikkatini bile çekmiyoruz
Kediler, kumrular bizi anlamıyor
Canlarına kast etmedikçe
Hiçbirinin umrunda değiliz.

Savaşlarımız kavgalarımız
Guguk
İktidarlarımız bütçelerimiz hırslarımız
Guguk
Dinlerimiz bayraklarımız sınırlarımız
Gugukçuk
Acılarımız kaygılarımız
Bibipçik
Demokrasi baskı mahkeme tutuklu gazete özgürlük hükümet siyaset para pul hak hukuk
Guguk

Peki insanların çoğu
bir kedi kadar
bir kumru kadar
"doğal"
ve umursamaz olmayı
nasıl başarıyor?

Monday 12 September 2011

Nar'ın jenerik şarkısı.


Nar'ın jenerik şarkısı.

Selim Demirdelen'in bestesini, Jehan Barbur seslendirdi.
Sözleri de ben yazdım:

kapalı uzak
yollar tuzak
kimse bilmez
nar taneleri 

kalpler kaçak
insan tutsak
akıl almaz
nar taneleri 

dur dokunma 
alma vurma yere çalma
böyle güzel kalmalı

nardık bütündük 
birdik tamdık
bizi kim dağıttı 

kimi masum
kimi alçak
kimse görmez
nar taneleri 

hem aynıydık
hem apayrı
darmadağın
nar taneleri 

dokundular vurdular 
yerlere çaldılar
öyle güzel kalmadık

nardık bütündük 
birdik tamdık
bizi kim ağlattı 

Sunday 11 September 2011

Ümit Ünal: The Man In-Between - Daniela Sannwald, From the book "30 Years, 20 Directors"

Click to enlarge. -- Photo: Muhsin Akgün





















It’s almost a decade since Ümit Ünal appeared at the Istanbul Film Festival of 2002 with his debut feature, and a hard punch to pack. If the title 9 is sparing, so too is the production of this low- or, as Ünal said at the time, no-budget film; but the elegance of its dramatic structure would be hard to surpass. 9, the first Turkish feature to be shot entirely in digital format, is a high-tension whodunit, a superlative montage of six police interrogations. A young female foreigner is murdered in an ostensibly quiet Istanbul neighbourhood. As the residents are questioned by turn, so their inner feelings come spilling out: a toxic brew of resentment, hatred, secret desires. Here, the limitations of the digital medium work perfectly in giving visual form to the film’s theme: narrowness and bigotry, hidden obsessions and sinister events from the past define the social climate of the neighbourhood. As for the police, who provide our perspective in the interrogations--the witnesses talk straight to the camera--neither do they come out well in the film: using physical violence, they force one of the suspects into a confession. But conclusive evidence pointing to the real murderer, which isn’t presented until the very end and only then in passing, tells another story.

Yet 9 is also a portrait of the Istanbul Metropolis and its mixed bag of residents. The film’s protagonists epitomize specific social backgrounds. There’s the ordinary, working-class woman, blinded by maternal love and loath to see that her son has long escaped her clutches. There’s the son himself, a cosseted, weak good-for-nothing who has fallen defencelessly into bad company; and his friend who resorts to arrogance and conspiratorial appeals to camaraderie among men in a bid to win the sympathies of the police. There’s the old book seller, a communist who has survived worse interrogations than this and retreated into his shell long ago; the ‘American’, a boozer who spent years in the USA and was a good friend of the murder victim; and finally the photographer and family man whose assiduous honesty is meant to conceal the double life he leads. The victim herself gradually acquires form from the accounts of the witnesses and an amateur video by the photographer, inserted between statements. The young woman stands as a symbol of marooned foreigners, foundering individuals who have fallen by the wayside in pursuit of their dreams, as are to be found in all cities of mythical repute.

That the city is no place to cling to illusions is a theme that also finds resonance in Istanbul Tales. Written by Ünal, the film comprises five loosely connected episodes, each directed by a different director and featuring common protagonists whose paths keep crossing. Fairy tale motifs are vaguely observed, but transferred to the present day. In contrast to the closed structure and sets of 9, Istanbul Tales is a homage to the streets, above all of Beyoğlu. The camera revels in the colourful muddle of crowds on İstiklal Street, delights in the hysterically blinking neon signs, in the crumbling historical buildings and the seclusion of an urban mansion. Superficially the film seems the complete antithesis of 9. But on a deeper level there are, of course, parallels: along with his team of directors, Ünal defines Istanbul once more as a melting pot, and it’s almost as if the social demands that define his protagonists are an effect of the relentless sensory overload of the city. Anyone seeking the tightness of form and concept that marked out 9 was likely disappointed by Istanbul Tales: at the time, the episodes seemed too confused and arbitrary; they weren’t connected in an entirely plausible way; and shots of the city were consciously chosen to look spectacular. Yet today, if Ünal’s oeuvre of six films is considered as a whole, it’s clear that the films contain references to one another, they complement one another and frequently return to the same themes.

A case in point is the moustachioed man, a stock character emblematic of the patriarchal order, who revisits Ünal’s films time and again. My young intellectual colleagues in Istanbul have sometimes complained that their own social class is at best underrepresented in film stories. And although Ünal once argued that this male archetype was still ubiquitous, so should also be portrayed, he seemed to meet the critics’ challenge to a T with Ara in 2007. Born in 1965, Ünal is one of the few younger directors to have thought seriously about his own generation and transposed the results to the screen. The sole location used in Ara–-again, the sense of economy is strongly reminiscent of 9--is a rambling old apartment in Beyoğlu, rented out to film productions by the woman who owns it and used partly as private living space. Here, two couples meet up again after an interval of 10 years, together or in different combinations of pairs. Their discussions and altercations, betrayals, deceptions and despair, their affairs and personal crises are symptomatic of any 40-year-old having to handle life’s disappointments. Of course, the film is also about the clash of gender role clichés with living reality and the possibilities of changing--but without recourse to the violence endorsing the ‘maganda’ within them.

Violence, however, is a leitmotif in Ünal’s next film The Shadowless, an adaptation of Hasan Ali Toptaş’s eponymous novel. This is a grim tale of incest set in a nameless village outside of time. Only when a stranger turns up do the sinister secrets come to light. Symbolizing the dominant male culture is a bear that has evidently impregnated a missing young woman. In the background of the story are the village head, a man ensnared in a Kafkaesque-like jungle of bureaucracy, and an intellectual outsider who gets blamed for every disaster. The aesthetic composition of the film, which tells a universal story despite its moustachioed men, is defined by a muddy palette and dim light, against which a powerful red alone stands out--a symbol of the blood that has been shed over centuries. In this film, too, there are further echoes of 9, but this time dramaturgical and stylistic. Ünal’s DoP on the film, Gökhan Atılmış (who also shot Ara), worked with colour filters to create a monochrome effect, a strategy already applied in 9.

Ümit Ünal has many talents: he can write incisive dialogue and direct his actors with precision. He can make good films with extremely low budgets, and he has mastered the rules of different genres. But it’s almost as if his many strengths sometimes get in the way or compete with one another, as is manifested in the exaggerated hysteria of Istanbul Tales or the laboured symbolism of his psycho-thriller The Voice (2009). This is also a film about identities colliding with role clichés and the multiplicity of Istanbul lives--here Ünal remains true to himself--but The Voice comes across as rather wishy-washy, aesthetically too.

Ünal is a master of the small, closed form, a wizard with claustrophobic sets, an exceptionally gifted innovator of elegant structures. At times, though, he suddenly seems to think it’s high time he got out. And who could blame him, so long as he makes it back to the magical twilight of his constrictive spaces?
Daniela Sannwald