Friday, 28 April 2017

Gölgesizler üzerine Bakınız.com röportajı. 2009 - Onur Yazıcıoğlu

Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler adlı romanından yine aynı isimle sinema perdesine aktarılmış olan film, yakın zamanda vizyona girecek. Filmi seyretmeden yönetmen Ümit Ünal’a filme ilişkin merak ettiğimiz konuları sorduk. İlginç yanıtlar aldık ve iyice meraklandık.

Gölgesizler romanında Türkçe’nin tüm olanakları kullanılmış. Edebî yönü çok güçlü bir yapıt. Böyle bir öyküyü sinema diline aktarma fikri fazla cesur değil mi?
Roman ayrı bir bütün, anlattığı hikaye ve sinema için sunduğu olanaklar ayrı. Kitapta çok etkileyici bir dramatik altyapı var. Güçlü karakterler, çelişkiler var. Hasan Ali Toptaş, belirsizlikleri kurgulayan, şiirsel bir dil kullanan bir yazar ama öte yandan ne yaptığını, ne anlattığını çok iyi bilen bir yazar. Sadece kitabın satır aralarını çok iyi okumak ve dilin ötesine nüfuz etmek gerekli bence. Ama bunu yaptığınızda ve sinema uyarlaması yapmaya çalıştığınızda, romanı yorumlamak ve ayrı bir dile çevirmek zorundasınız. Bir rüyayı yorumlayarak anlatmak gibi. Yoksa sinemasını yapmak imkansız olurdu. Ben Gölgesizler romanından çıkabilecek filmlerin sadece bir tanesini yaptım, bir başka yazar-yönetmen gelse bambaşka bir yorum getirebilir.
Gölgesizler güçlü varoluşçu sorgulamalar yapan bir yapıt. Üstelik bunu bir köy atmosferinde gerçekleştiriyor. Kentsoylu öyküler bu tip sorgulamalar için daha uygun değil mi?
Dünya metropolü İstanbul’un ortasında yaşayan ama bir bitki gibi yaşayan milyonlarca yüzeysel insan var, onlardan köylerde de vardır mutlaka. Ama dünyayı anlamaya gayret eden, bilmeye gayret eden, derinlikli insan her yerde derinliğini korur ve yeri geldiğinde hayatını sorgular. Kaldı ki Gölgesizler bir köy romanı değil, sorguladığı şey köy gerçekliği değil. Ben de filmde köyü sadece bir sahne olarak ele aldım. Köyün inandırıcı durmasına çalıştım ama gerçek bir köy yaratma kaygım olmadı.
Roman okurun hayal gücüne fazlasıyla yer bırakıyor. Siz de izleyiciye böyle bir esneklik payı bıraktınız mı?
Evet. Kitap da film de, okuyucudan, izleyiciden emek talep ediyor. Sadece size o an gösterilenle yetinirseniz hem kitap hem film şeklinde Gölgesizler’i anlamanız zor. Seyircinin biraz düşünmesi ve neyin nereye bağlandığını bulması gerek.
Öykünün gelişimini etkileyen çok fazla karakter var. Bu anlamda oyuncu yönetiminde güçlük çektiniz mi?
O karakterleri, romandaki karakterlerden esinlenerek, ben yazdım. Neyi nasıl söyleyeceklerini zaten senaryoyu yazarken biliyordum. Oyuncu yönetiminde o açıdan zorluk çekmedim. Sette sakin ve ne istediğini bilen biriyim, oyuncularla aram her zaman iyidir.
Aynı soruya ek olarak; oyuncu seçimini yaparken nelere dikkat ettiniz?
Öncelikle “iyi oyuncu” olmalarına elbette. Oyuncu kadrosundaki herkes son derece yetenekli, kendini kanıtlamış isimler. Bir de şuna dikkat ettik: Senaryoda tek tek başroller yoktu. En başrol gibi görünen karakter, filmin yarısından sonra yok oluyor. O ana kadar silik görünen bir karakter yarıdan sonra yükseliyor. Tüm filmde yan karakter gibi görünen birkaç karakterin aniden sahneyi ele geçirdikleri anlar var. Dolayısıyla her role çok sağlam ve aynı zamanda ortak bir çalışma ruhuna katılabilecek oyuncular gerekiyordu. Ticari starlar yerine, iyi oyuncular seçtik.
Zaman\mekan bağlamında birbirinden çok farklı iki ortamda geçen paralel birer öykü var. Bu durum sizin işinize mi yaradı yoksa uğraşılacak detayların sayısı mı arttı?
Romandaki iki farklı dünyayı (büyük şehir/köy) tamamen aynı üslupla, aynı renk, kamera kullanımı, aynı tarz oyunculukla vs çektim. Bu iki dünyayı birbirinden ayırmadım. Şehir ve köy birbirini tamamlayan unsurlar filmde, aynı hikayenin farklı mekanları sadece…
Roman ya da filmden bağımsız olarak; imam, muhtar, bekçi kelimeleri geçtiğinde gözünüzde nasıl insan prototipleri canlanıyor?
Ben genellikle gözümde prototip canlandırmayı sevmem. Bir yönetmen için en büyük tehlike hayatta prototipler olduğunu düşünmek bence… Her insan ayrı bir dünya, herkesin bambaşka özellikleri var. Dünyada kaç “muhtar” varsa, her birinin, çok çok farklı insanlar olduğundan eminim. Ben yazdığım/yaptığım her şeyde, kalıplar dışında düşünmeye gayret ediyorum. İnsanın derinliğini, çeşitliliğini anlatmaya çalışıyorum.
Bu karakterler romanda son derece önemli rollere sahip. Bu üç karakterin ortak yönü toplumsal otorite kaynaklarını temsil ediyor olmaları. Sizin otorite ve otorite üreten kurumlara ilişkin nasıl bir pozisyonunuz var?
Romanın ve filmin temel izleklerinden biri otorite karşısında masum insanların çaresiz kalışı ve yok oluşu. Devletin, anne babaların, dinin, batıl inancın, iktidarın elinde sıradan insanların, gençlerin, biraz okuyup dünyayı anlamaya çalışanların harcanışı… Benim hayat boyu otoriteyle, ezici iktidarla bir derdim oldu. Yazdıklarıma çektiklerime bakanlar bunu görebilir. Gölgesizler’de varolan politik altmetin bana bu yüzden çok çekici geldi, ben bunu biraz daha belirgin hale getirdim ve Türkiye’nin bir maketini, bir metaforunu yaratmaya çalıştım. Film bu gözle de izlenirse ve değerlendirilirse sevineceğim.
Son dönemde Türkiye sineması yakın tarih filmlerine yer verdi. Bu filmlerde işkence görmüş çok sayıda karakterin hikayesi anlatılsa da işkence sahnelerinde bir “elini korkak alıştırma” durumu tespit etmek mümkün. Cennet’in oğlu da romanda sıkı bir işkenceden geçiyor. Siz bu bölümü nasıl anlattınız? İzlerken ürperecek miyiz?
Bu konuda kimseyi şartlamak ya da beklentiye sokmak istemem ama sadece dayak sahnesi değil, ürpererek, şaşırarak, irkilerek izlenecek birçok sahne var filmde, bunu söyleyebilirim. Yalnız eklemek istediğim bir şey var: Romanı sevenler, hayran olanlar lütfen bambaşka bir şey bulacaklarını bilerek gelsinler. Dediğim gibi bu benim “Gölgesizler yorumum”. Romanda mevcut birçok olay, birçok sahne, filmde yok, sırası değişik ya da başka türlü canlandırılmış. Romanın sadık okurlarından ricam, filmi ayrı bir bütünlük olarak düşünmeleri ve romanla karşılaştırmadan seyretmeleri. Bu film, romanın duygusuna, dokusuna sadık ama bütününde serbest bir uyarlama.
Filmi henüz izlemedik ancak öykü gerçeküstücü bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. Sizce Türkiye izleyicisi, Türkiye sinemasında çok sık rastlanmayan bu tarzı rahatsızlık duymadan izleyebilecek mi?
Seyircinin tepkisini ben de merak içinde bekliyorum. Genelde tahmin edebilirim, bu film özelinde benim için de bir sürpriz olacak.
Gölgesizler’i ilk okuduğunuzda bir roman olarak nasıl bulmuştunuz?
Çok cesur bir roman olduğunu ve çok iyi yazılmış olduğunu düşündüm. İlk anda uyarlamasını yapmanın çok zor olduğunu, yapımcı Hakan Karahan’ın teklifini reddetmeyi düşündüm. Sonra bir cesaret geldi. Bir de Hasan Ali’nin uyarlama konusunda beni tamamen özgür bırakması büyük cesaret verdi.
Herhangi bir romanı okurken, okur gözlükleriyle kalmayı başarabiliyor musunuz yoksa öyküyü görsel olarak zihninizde canlandırır mısınız?
Romana bağlı. Bazı romanlar, “beni hayal et beni film gibi gör” diye bağırıyor. Bazısı daha dilsel bir düzeyde kalıyor.
En sevdiğiniz romanlar hangileri? Edebiyatla aranız nasıl?
Edebiyat aslında hayatımda sinemadan daha çok yer tutuyor. Bir “sinema delisi” değilim. Çok film izlemem, her filmi görmeye gitmem. İyi bir seyirciden çok iyi bir okurum. Hayatta en sevdiğim romanlar Dava (Kafka), Lolita (Nabokov), Yaşam Kullanma Kılavuzu (Perec), Pornografi (Gombrowicz), Yüzyıllık Yalnızlık (Marquez), Kara Kitap (Pamuk). Bunlara roman olmasa da hayatta en sevdiğim kitaplardan biri olan Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ni ekleyeyim.
http://www.bakiniz.com/golgesizler-umit-unal-roportaji/

Thursday, 13 April 2017

Gregor'un kanatları... - Express'te bir söyleşiden.





"Değişim kendini değersiz hissetmek, ailene, en yakınlarına bile yabancılaşmak hakkında. Çok ciddi bir hastalığa yakalanabilirsin, sevdiğinden ayrılabilirsin, aklını, hayata ilgini, işini, paranı kaybedebilirsin, ya da bir böceğe dönüşebilirsin. Kafka kendini bir böcek gibi hissetmene yol açacak ne varsa hiçbirini anmadan, hiçbir sebep, belirti koymadan böcekleşmiş bir adamı anlatıyor ve bütün o durumları anlatmaya yarayacak bir metafor yaratıyor. Demin Kiracı’dan bahsettik, o da bence Değişim’den çok etkilenmiş bir hikâye. Tutucu insanlarla çevrili bir ortamda kendisini çok değersiz, yabancı hisseden bir adamın kendini yok edişi. 

Şimdi belki iddialı kaçacak ama, şunu demeden duramayacağım: Bence bu değersizlik ve yabancılık hissi bir sanatçı için olmazsa olmaz bir şey. Kendisini hayatta en az bir kere Gregor Samsa gibi yabancı ve değersiz hissetmemiş biri sanat manat yapamaz. “Sanat”ı eğlenceden, iletişim endüstrisi ürünlerinden ayıran şey bence bu. Ruhen, kimsenin gitmediği kadar uzak, çorak, yabancı bir yere gidip dünyaya ve insanlara oradan bakabilmek. Kendini bir hiç olarak hissedebilen insanların yaptığı bir şey sanat. O yabancılaşmayı yaşamamış, “en dibi” görmemiş bir sanatçı gerçek bir derinlik yakalayamaz. Zanaat açısından başarılı, iyi eğlencelikler üretebilir, bu da çok zor iştir, iyisi de gerçekten iyidir. Ama, diyelim Değişim gibi bir hikâyeyi yazabilmek için, insan ruhunun daha önce gidilmemiş yerlerine gidecek cesaretiniz olması lâzım. Sanatta belirleyici ayrım ticarî/sanatsal, popüler sanat/yüksek sanat, vs. değil, belirleyici ayrım aslında bu bence."

Express, Mayıs 2016 sayısında, Yücel Göktürk ile yaptığımız söyleşiden. 


Wednesday, 19 October 2016

Kaçırdığım Fotoğraflar - The Photos That I Missed

Yeni bir seri: 
Bir şekilde çekemediğim ve aklımda takılı kalan fotoğrafları yazıyorum. 

Büyütmek için resimlerin üzerine tıklayın. 
Instagram bağlantısı: #kacirdigimfotograflar

....

New series:
I've started writing some moments
that were stuck in my mind
but I wasn't able to photograph.

Click on the pics to enlarge. 
Instagram link: #thephotosthatimissed










Sunday, 17 July 2016

Tatsız Dünya - Barış Pirhasan


Damlar üstünde kar karlar rüzgarda savruluyor
Kuşlar yine ölüyor yapraklar yine gömülüyor
Ben kaçıncı kere aşık mecliste karanlık bir oturum
Bir çocuk alışmış cinayete bir sınav bütün umutların kapısı
Hastanede kan alıyor beyaz melekler
Tüpler sıralanıyor ölüm marşı besteleniyor
Davullar birden güm güm vuruyor: Tatsız dünya
Tatsız dünya-kısılmış söz-burulmuş anlam-tatsız dünya
Tatsız dünya-koyunlar mezbahaya-çocuklar karatahtaya
Tatsız dünya-tatsız dünya-iş adamlarının dünyası
Askerlerin dünyası-erkek kürkünde boğulan
Yumuşak yaratıkların dünyası-tatsız dünya

Çeltikte tütünde makinada herkes bir ağızdan söylüyor
Onların partileri var sakat kolları belkemikleri
Düğünleri ve aşkları var maaşlar zam bekliyor
Kar uğulduyor küçücük damında sevdiğim kedilerin
Onların minik yüzleri gergin pençeleri var
Ben bana ne kaldığını ölçüyorum bakarak kum saatine
Ve kükrüyorum insan kardeşlerimle birlikte: Tatsız dünya
Tatsız dünya-gerili yay-mahzun yaşlı ibneler
Yeni çıkan plak ve davullar vuruyor: Tatsız dünya
Bir daha bir daha üresin diye yapılmasın bir kaçamak
Sıyrılıp kurtulmasın tek bir nota-tatsız dünya
Öldürürlürken bile rahat yeşil yeşil sırıtıyor
Çıkamazsın diyor davullar çıkamazsın çünkü bu
Tatsız dünya-tatsız dünya-tatsız dünya-tatsız dünya

Monday, 6 June 2016

Cine Dergi röportajı - Gizem Ertürk

"İnsan çevresindeki her şeyi yiyen, kullanan, tüketen asalak bir canavar. Tabii ki, canavar olduğumuzun bilincine varacak kadar akıllıyız. Kaderimizi öngörecek kadar birikimliyiz. Yaptıklarımızdan suçluluk duyacak kadar duyarlıyız. Bilim ve sanat canavarlığımızla baş etmenin yolları ama çoğunluğun canavarlığı karşısında bilimin de sanatın da çaresiz kaldığı noktalar çok fazla."

Biz sizden yepyeni bir film beklerken, sürpriz bir sergi ile karşımıza çıktınız… Gerçi “Işık Gölge Oyunları” adlı kitabınızda ressamlığın çocukluk hayaliniz olduğunu öğrenmiştik. Hem çizimlere başlama hem de serginin doğuş hikayesi de oldukça ilginç, sizden dinleyebilir miyiz bir kez daha?

Kendimce bir şeyler çizmek, desenler yapmak her zaman sevdiğim bir yan uğraştı. Son bir buçuk iki yıldır da daha yoğun ilgilenmeye başladım. Bir arkadaşıma hediye olarak fil kafalı bir adam çizmiştim, arkadaşım o deseni çok beğenince birden bir seri desen akın etti. Peşpeşe hayvan ya da bitki ya da nesne kafalı insanlar çizmeye başladım. Sonra bunları Instagram üzerinden sosyal medyada paylaşmaya başladım. Aylar süren paylaşımlar sonucu ufak bir “hayran” kitlesi bile oluştu. Daha sonra beni Instagram'da “keşfeden” Zeki Coşkun aracılığı ile Istanbul Concept'in kurucusu Işık Gençoğlu ile tanıştım. Sergi fikri çok çabuk gelişti ve Kanyon'daki Joint Idea'da sergi açıldı.

Sergiye bütünüyle baktığımız zaman, sizin sinemacı tarafınızdan bağımsız düşünmek nerdeyse imkansız. Her bir resmin ayrı bir öyküsü var, öykülere dair minik ipuçları alacağımız notlar yazılı… Bu çizimler sizin anılarınız mı yoksa hayalleriniz mi?

Daha çok hayallerim elbette. Bazı sözler sokakta yürürken, metroda-vapurda giderken kulağıma çalınan cümleler. Bazısı gündelik hayatta çok karşımıza çıkan bildik klişeler. Bazı mahluklarım da hiç konuşmuyor, sessizce, sadece görsel olarak var oluyorlar. Bu desenler bir tür günlük oldu benim için. Yaklaşık bir yıla yayılan bir süreçte, ruh halim değiştikçe desenler de değişti, ilk çizdiklerim daha güünç ve espriliyken, sonlara doğru daha trajik, yer yer ürkütücü bir hal aldılar.

Ben aşk nedir bilmedim, romanlarda filmlerde olur aşk – meşk. Bütün olay alışveriş, ne aldın ne verdin, kazık yedin mi? Olay bu…” yazıyor mesela bir tanesinde. Bu bana Ara adlı filminizi hatırlattı.

Günlük hayata bir senarist gözüyle yaklaşıyorum. Kulaklarım hep açık, duyduğum ilginç lafları bir şekilde zihnime not alıyorum. Daha sonra bunların bazısı senaryolarda diyaloglara dönüşüyor. Bazısı da mahlukatın ağzından çıkan sözler oluyor işte. Ama sonuçta hepsi benim süzgecimden geçtiği için daha önceki işlerimde yansımış temaların tekrarı, ya da akrabalık kaçınılmaz elbette.

Geçenlerde Ankara Film Festivali’nde Wir Monster diye bir film izlemiştim. Bir şekilde film ve sizin çizimleriniz kafamda bir köprü oluşturdu. Sanırım insanlık olarak giderek canavarlaşıyoruz ve gerçek canavarlar daha masum kalıyor.

İnsanın canavarlaşması yeni bir olay değil. İnsan yeryüzünde belirmeye başladığı andan itibaren bir canavardı zaten. Canavar olduğumuz için diğer bir çok türün önüne geçtik ve onların soyunu kurutup, yüz küsur bin senedir ayakta kaldık. İnsan çevresindeki her şeyi yiyen, kullanan, tüketen asalak bir canavar. Tabii ki, canavar olduğumuzun bilincine varacak kadar akıllıyız. Kaderimizi öngörecek kadar birikimliyiz. Yaptıklarımızdan suçluluk duyacak kadar duyarlıyız. Bilim ve sanat canavarlığımızla baş etmenin yolları ama çoğunluğun canavarlığı karşısında bilimin de sanatın da de çaresiz kaldığı noktalar çok fazla. Dünyayı ve bir tür olarak kendimizi mahvedene kadar canavar kalacağız.

Bundan sonra sizi daha çok çizim ve yeni sergilerle görmemiz mümkün olacak mı? Bu aralar mesela yazmak mı yoksa çizmek mi sizi daha çok mutlu ediyor?

Açıkçası yazmanın kendisi hiç mutlu etmedi. Bir kitap ya da senaryo bitirmek, yazdığın şeyi elinde tutmak elbette mutluluk verici ama yazma süreci bir tür ruhsal işkence. Çizmek öyle değil. Çizmenin kendisi de neredeyse fiziksel bir zevk, tedavi edici bir süreç. O yüzden devam edeceğim, ediyorum. Bu günlerde yeni bir seri üzerinde uğraşıyorum. Seneye belki onlar sergilenir. Şu an bilemiyorum tabii.

Çizimlerinizin instagramda keşfedilmesi çok ironik bir taraftan da çok güzel tabii. Sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanıyorsunuz. Serra Yılmaz biraz daha hızlı sanırım. İkinizi de keyifle takip ediyorum. Sosyal medya hayatınızın neresinde duruyor? Sizi besleyen ya da yoran tarafları neler?

Evime ilk internet bağlandığından beri (2004) sosyal medya hayatımda çok yoğun yer almaya başladı. Sadece orada tanıdığım ve sohbet ettiğim insanlar var mesela. İşlerimi, işlerimle ilgili haberleri orada paylaşmak da çok hoşuma gidiyor ve gerçekten belli bir etki-tepki doğuruyor. Ayrıca gündemi neredeyse tamamen sosyal medyadan takip ediyorum. Bazen tuhaf saldırgan tipler, ya da magazin malzemesi arayanlar sıkıcı olabiliyor. Ama internet bağlantısı olmayan bir yere gittiğimde huzursuz olacak ölçüde bağımlıyım maalesef, azaltmaya çalışıyorum.

Sizinle çeşitli zamanlarda yaptığımız röportajlarda (Ara, Nar) bir şekilde sektörün dertlerini hep konuşmuşuzdur. Ben her şeyden önce bir sinemasever olarak sizin gibi yaratıcı ve üretken bir yönetmenin filmlerinden mahrum kaldığım için üzüntü duyuyorum. Film çekmeye bu kadar uzun süre ara vermenizin sebepleri neler?

2011'den beri uzun metraj çekmedim evet. Arada bir dizi projesi oldu: Çıplak Gerçek. Bir takım projeler gündeme geldi, iki senaryo yazdım ama şu anki piyasa koşullarında hemen filme dönüşemediler. Onların da zamanı gelir. Bu yıl Sofra Sırları adında bir film çekeceğim.

Yanlış hatırlamıyorsam bir dönem Cihangir’de oturuyordunuz. (Röportaj için buluştuğumuzda elinizde market alışverişi yaptığınız poşetler vardı.) Daha sonra Ada’ya taşınma fikri nasıl gelişti. Ruhu, dokusu, hayat akışı birbirinden çok farklı bu iki yerin sizin için ne ifade ediyor?

Cihangir'de çok uzun süre yaşadım. 25 yıl kadar. Artık yeter, değişiklik zamanıydı. Adalar çok ayrı bir dünya. İstanbul'a ilk geldiğimden beri sık sık ziyaret ettiğim, bazen kısa süreli kaçış bazen de çalışmak için kaldığım yerler. Hem İstanbul'a çok yakın hem de başka şehir gibi. Burada yaşamayı hep istedim bu yıla kısmetmiş.

Biraz geçmişe gidecek olursak, Yeşilçam’ın usta-çırak ilişkisi geleneğinden geliyorsunuz. Çok kıymetli yönetmenlerle çalıştınız. Yeşilçam dönemini ve günümüz sektörünü kıyaslamanız gerekse nasıl bir yorumda bulunursunuz?

Yeşilçam bugünün ölçülerine göre daha küçük ve yerel bir sektördü. Bir parça “kendi yağında kavrulan”, kendisine sanatçıdan çok “zanaatkar” diyen insanların yaptığı, eski tip usta-çırak ilişkilerinin egemen olduğu bir yerdi. Bugün artık sinemada Yeşilçam yok. Yeşilçam zihniyeti belki bir parça TV dizileri dünyasında yaşıyor ama sinemada Yeşilçam öldü. Sinema dünyasında tüm üretim ilişkileri çok daha farklı. Bugünün Türkiye sineması teknik olarak dünya standartlarına daha yakın. İçerik olarak aynı düzeyi yakalamak her zaman mümkün olmasada, bugünün en kötü filmi bile diyelim 1970'lere göre çok daha iyi teknik koşulllarla ve bütçelerle çekiliyor. Bugün eskiye göre genç bir sinemacının önünde daha fazla seçenek var. Ana akım yapısının içine girip kaybolmadan kendi sinemanı yaratmak, bağımsız kalmak mümkün.

Filmlerinizde kadına bakış açınız her zaman çok belirgin olmuştur. Güçlü kadın karakterler, erkek yönetmenlerin Türkiye’de pek ön plana çıkarmadığı bir konu. Son zamanlarda Türk sinemasında güçlü kadın hikayelerinin anlatılmaya başlandığını görüyoruz. Kadın-erkek yönetmen demişken, yakın zamanda bu konu ile ilgili de bir esprili bir haber çalışması yapıldı. Nasıl buluyorsunuz son dönemdeki yerli filmleri? İçlerinden birkaç tanesini seçmenizi istesem mesela sizi etkileyen, hangi filmleri, yönetmenleri ve performansları söylersiniz?

Kadın karakterler yazdığım ilk senaryodan beri işlerimde öne çıktı. Ama sadece kadınlar değil, bir manada ülkemizin erkek egemen bakış açısının dışında kalan herkes ilgimi çekti ve hikayelerime, senaryolarıma, filmlerime konu oldu. Son birkaç yılda etkilendiğim Türk filmlerini sayarsam: Vavien, Kozmos, Abluka, Sarmaşık diyebilirim.

Geçtiğimiz yıllarda bir film festivalinde bazı sorunlar yaşamıştınız. Sizden sonra da festivaller de benzer sorunlar oldu. Mesela bir festivalde ödül alan bir oyuncu konuşmasını yaparken yayın kesildi. Bu yüzden pek çok festival canlı yayın yapmadan artık söyleyeceklerini kapalı kapılar ardında söylüyor. Tüm bunların sizin festivallere bakışınızı ya da genel olarak sektöre bakışınızı değiştirdi mi?

O zaman da değişik yazı ve röportajlarda defalarca belirttiğim gibi, benim festivallerin kendisiyle değil o günlerdeki yönetimleriyle ve seçim şekilleriyle sorunlarım oldu, bunları dile getirdim. Yoksa bir yönetmenin, hele bağımsız bir yönetmenin geçmişi yıllarca öncesine uzanan film festivalleriyle kişisel sorunu olamaz. “Bundan sonra festivale katılmıyorum” diyemez. Çünkü sonuçta festivaller hepimiz için filmlerimizi seyirciyle ilk kez buluşturduğumuz ortak alanlar. Yönetimler, yanlış anlayışlar değişir, festivallerin ismi kalır.

Son dönem de bir de tekelleşme sorunu başladı. Bir grup sinemacı buna karşı bir belgesel çekti, imza kampanyası başlatıldı. Sizin bu konu ile ilgili görüşünüz nedir?

Dağıtımda bir tekel sorunu olduğu çok açık. Ama açıkçası kısa vadede çözülebilecek kolay bir sorun gibi görünmüyor bence. Dağıtım tekeli haricinde filmlerin yaratım/finansman sürecine dair ciddi sorunlar da var. Ama bunları konuşmak bu söyleşinin sınırlarını aşar.

Son olarak yeni bir Ümit Ünal filmi ne zaman izleyebileceğiz diye sormak istiyorum. Çekmeyi planladığınız bir hikayeniz var mı?

Daha önce söylediğim gibi, Sofra Sırları adında bir filme başlıyorum. Bakanlık kredisi aldı. Bir yıl kadar başrol oyuncularından birinin zamanlama sorunu yüzünden bekledik. Oyuncu değişti. Bu yaz çekeceğiz. Onun dışında başka projeler de var, hazır iki senaryom filme dönüşmeyi bekliyor.


Bu röportaj http://cinedergi.com/ Mayıs 2016 sayısında yayınlandı.

Friday, 27 May 2016

GEZİ TAKVİMİ - Barış Pirhasan



GEZİ TAKVİMİ
Geçen yıl bu zamanlar bir sabah
Güneş battığı yerden doğmuştu ya
Çıt çıt kırılmıştı köprünün üstünde oltalar
Balıklara gün doğmuştu
Herşey yerli yerindeydi ama saatler karışmıştı
Uyku bitmiş, rüyalar yeni başlamıştı
Bütün kapılar açıktı, köşebaşlarında
Kazan kazan çorbalar kaynıyordu
O sabah bir ağacın yürüdüğünü gördüm, tırstım
Ben kediydim, çocuklar arslan olmuştu
Yüzyüze geldikçe bir merak
Gözler birbirini okur olmuştu
Geceyle gündüzün nikahı kıyılacak
Büyüklerimiz düğüne çağırılmıştı
Gerçekle rüya kucaklaşacak
Aralarında bir adımcık kalmıştı
Önce polis geldi şölene, sonra Haziran
Sonra saatler ayarlandı
Dokuması zor kumaş ya rüya,
İplik koptu, mekik uçtu, parmaklar karıştı
Ağacı elinden tutmuş yürüyen çocuk
Gün batarken devletle tanıştı.

Sunday, 15 May 2016

Express- Mayıs sayısından: Gregor'un Kanatları - Yücel Göktürk'le söyleşi.




Senden yeni bir film beklenirken bir sergi çıkageldi. Ressamlığın bilinmiyordu.
Ümit Ünal: Çizmek, boyamak kağıtla hemhal olmak kendimi bildim bileli çok sevdiğim bir şey. Küçükken hep bir şeyler çizer dururdum, ressam olmayı hayal ederdim. Annem oğlunun yeteneğini pratik bir işe yaratmaya çalışan tüm anneler gibi “Tekstil desinatörü” olmamı isterdi. Sonra üniversite sınavında Ege Üniversitesi –sonradan adı 9 Eylül oldu– GSF Sinema Bölümü'nün tanıtımını okuyunca, “Aa, sinema bölümünde okumak diye bir şey varmış” dedim. 1980'lerin başı, o sırada sadece üç sinema okulu vardı memlekette, biri de İzmir'deydi. Sinema okumak aykırı bir fikirdi. Ama sıralamada en yukarıya yazdım ve kazandım. İlk yıldan itibaren de aslında ressam değil sinemacı olduğuma, sinemada kendimi bulduğuma inandım. Sonraki otuz yılda enerjimin çoğu çizmekten çok yazmaya ve film çekmeye gitti. Ama çizmek, hep bir yan uğraş olarak sürdü.


Mahlûkat Bahçesi nasıl doğdu?
Bir buçuk yıl önce her açıdan sıkışık bir ruh hali içindeydim. Param yoktu, işler iyi gitmiyordu. Daha çok evde oturuyordum, geniş vaktim vardı. Bir arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak fil kafalı bir adam çizdim. O çok beğenince oturup birkaç mahlûk daha çizdim. Açıkçası, durduk yerde, “out of the blue”, bu mahlûklar çıkmaya başladı. Bir-iki derken bundan bir seri olabileceğini düşündüm ve sosyal medyada paylaşmaya başladım. Önceleri esprili bulduğum tipik sözlerden yola çıkıyordum. Derken zaman geldi, hayat espri kaldıramayacak bir hal aldı. Bombalar patladı, insanlar öldü... Benim mahlûklar da sustu. Günlük tutar gibi, hemen hemen her gün çizdim. Hepsi göstermeye değer olmadı elbette, yarıya yakını çöp oldu. Sonra birgün Instagram'da desenleri bulan Zeki Coşkun aradı ve sergi fikrini açtı. Sonra devreye “Istanbul Concept” ve “Joint Idea” girdiler. Bu sergiye vardık. Bu arada, film bekleyenler varsa gerçekten, ekleyeyim: Bu yaz Sofra Sırları adında bir uzun metraj çekiyorum. Uzun zamandır üstünde çalıştığımız bir proje, nihayet gerçekleşiyor.
Serginin adı da ve işlerin de Borges’i ve Düşsel Varlıklar Kitabı’nı çağrıştırıyor. Nasıl bilirsin Borges’i?
Hayranıyım elbette. Hemen hemen her şeyini okudum. Anlat İstanbul'un ve son kitabım Işık Gölge Oyunları'nın başında Borges'den alıntılar var.
Neydi onlar?
Anlat İstanbul'un başında The Plot / Komplo hikâyesinden “Kader tekrarlara, çeşitlemelere, simetriye düşkündür” cümlesi. Bir manada, Anlat İstanbul'un bir buçuk saatte anlatmaya uğraştığı şeyi tek cümlede söylemiş geçmiş. (gülüyor) Işık Gölge Oyunları bir otobiyografi olduğu için, hatırlamanın hüznüyle ilgili bir kıta çaldım Borges'den. Yağmur, La Lluvia şiirinin ilk kıtası: “Nihayet ferahlıyor akşam aniden/ Dışarda usul usul yağmur yağıyor/Yağıyor mu, yağmış mı? Yağmur daima / Geçmişte yaşanan bir şeydir zaten.” Çevirisini İngilizceden ben yaptım. Türkçede sanırım yok. 
Bir Borges hikâyesini film yapmak istesen hangisini seçerdin?
Çoktandır böyle bir hayalim var: Ölüm ve Pusula hikâyesini İstanbul’da geçen bir polisiye kara film yapma hayali kuruyorum. Biraz Seven filmine benzeyen çok güzel bir polisiye hikâye. Olay Buenos Aires’te geçiyor, ama İstanbul’a da coğrafî, tarihî, atmosferik falan, her açıdan acayip yakışır. Borges denince benim çenem açılır: Düşsel Varlıklar Kitabı’nın özgün adı Manual de Zoologia Fantastica, Fantastik Zooloji Kılavuzu. Kitaba göz attığınızda en çarpıcı olan şu: Bütün uygarlıklar boyunca insanlar yarı hayvan-yarı insan varlıklara kafayı takmış. Minator’dan Sfenks’e, Yunanlılar, Mısırlılar, Sümerler, her eski uygarlıkta benim mahlûkların ataları var. Benimkiler tabii onların bir çeşit parodisi. (gülüyor)

Borges’in Düşsel Varlıklar Kitabı’ndan söz edip Foucault’yu anmamak olmaz. Malûm, Kelimeler ve Şeyler varlığını Borges’in John Wilkins’ın Analitik Dili adlı öyküsüne borçlu.(1) Foucault’yla aran nasıldır?
Foucault konusunda cahil sayılırım. Bir ara, memlekette “panoptikon” kelimesinin geçmediği entelektüel sohbet yok gibiydi, merak edip nedir diye biraz baktım. Foucault üzerine yazılmış birkaç makale okudum. Biraz da Cinselliğin Tarihi’ni okumaya gayret ettim. Ama üzerine uzun uzun konuşamam. “Toplumsal cinsiyet” meseleleriyle ben de çok ilgiliyim. Türkiye'nin en zehirli hastalıklarından birinin “erkeklik” olduğunu düşünüyorum. Çok ciddi, nobran, saldırgan, el koyucu ve sahiplenici, aynı zamanda çok korkak ve paranoyak bir erkek kafası doğuştan itibaren bu ülke erkeklerine zorla monte ediliyor. Öğretilen erkek rolünü kabul eder ve babalar, abiler, amcalar gibi olursanız rahat ediyorsunuz. Olmazsanız, hayatınız cehenneme dönüyor. Bence bu ülkede yaşayan bir sanatçı öncelikle bu “erkeklik” dairesinin dışına çıkmalı, bu zehirli “erkeklik”le hesaplaşmalı. Öğretilen erkeklik –ve cinsellik– kalıplarını sorgulamadan kabul eden ve işlerine yansıtan bir sanatçı daha baştan kaybeder. Bu noktada sergiyi izleyenler neden Mahlûkat Bahçesi'ndeki her mahlûk erkek ve konuşanlar neden hep gayet eril bir dil kullanıyorlar diye sorsun isterim. “Bahçe”nin dertlerinden biri memleketimizin erkek rolleri ve onların dili çünkü.
Mahlûkat Bahçesi'nin esin perileri arasında Borges’ten başka kimler var?
Bosch, Kafka, Goya, Max Ernst, Topor.. hepsinin etkisi var. Mehmet Siyah Kalem ve Karagöz'ün de. Hafızamdaki kimbilir daha kimlerin, nelerin tabii...
Topor’a bir mim koyalım istersen. Türkçede iki kitabı var, “Joko’nun Doğum Günü” ve “Masanın Altında”. Ama Topor dendi mi ilk akla gelen Polanski’nin sinemaya aktardığı “The Tenant” (Kiracı) romanı galiba. Malûm, ayrıca yönetmenliği var.
Topor'u yazarlığından önce çizer olarak tanıdım. 80'lerde İzmir'de Alman Kültür'ün güzel bir kütüphanesi vardı. Almanca bilmiyorum, ama orada oturup sanat kitaplarını, dergileri karıştırmayı severdim. Orada bir Topor albümüyle karşılaşmıştım. Büyülenmiştim çizimlerinden. Yazarlığından sonra haberim oldu. The Tenant tabii mükemmel bir film. Polanski'nin binanın karşı tarafına gidip sonra kendi odasına bakıp kendini gördüğü sahne! Bir yerde yabancı olmak ancak The Tenant kadar güzel anlatılır. Benim de İngiltere'de bir “yabancı” olarak yaşama tecrübem oldu. Bütün referanslarım, okuduklarım oralara ait, dili de iyi biliyorum, her şey tamam, yaşarım burada, diyorsun. Ama çevrendeki insanların gündelik yaşama adetleri, yazısız kuralları, dilin nüfuz edemediğin yerel nüansları, her topluma özgü yabancıyı dışlayan “bünye”, bunların hepsi birden duvar oluyor çevrende. Yabancı bir ülkede turist ya da geçici süreli olarak değil de hayatını orada kurmak için yaşamaya çalışıyorsan, birden “Kiracı” olarak bulabilirsin kendini. Gerçi kendi memleketimde de kendimi hiçbir zaman “yerli” gibi hissedemedim, buralarda da bir çeşit “Kiracı”yım, o ayrı. (gülüyor)

Topor’un “esrarengiz” yönetmen Jodorowsky ile işbirliği, “Panic Movement” hareketi var bir de...
Jodorowsky'yle geç karşılaştım. Kendi filmlerini çok ilginç buluyorum elbette. Ama Dune projesini nasıl tasarladığı, nasıl çekemediği, projenin storyboard aşamasında bile ne etkiler yaptığını anlatan bir belgesel var, (Jodorowsky's Dune) bence bir klasik. O çekseydi David Lynch'den daha güzel bir Dune yapacaktı sanırım.

El Topo’ya ne diyorsun, kült addedilmesini neye bağlıyorsun? John Lennon’ın çok beğenip dağıtımına destek vermesi sayesinde dünya çapında tanındığı söylenir.
Jodorowsky, Topor ve Arrabal'la birlikte kurdukları “Panic Movement”ın ilk performansında sahnede soyunup iki keçiyi kesiyormuş, seyircilere canlı kaplumbağalar fırlatıyormuş. El Topo'da da buna benzer peşpeşe hamleler var. Zengin göndermelerle dolu, şok edici görüntüler galerisi. Herkesin meşrebince bir şey bulabileceği, kendince bir yorum getirebileceği sarsıcı bir rüya gibi. Tabii kendi zamanı içinde değerlendirmek lâzım. Bugünün seyircisi hiçbir şey karşısında şoka uğramayacak hale geldi. Perdede kafalar uçup beyinler dağılırken pop-corn yiyebiliyor. Bugün bilgisayar oyunu dünyasından çıkıp gelmiş genç bir seyirci El Topo'yu sıkıcı bulup burun kıvırabilir. Ama kendi döneminde izleyenlerin bir hayli sarsıldıklarını hayal edebiliyorum. Jodorowsky bence Bunuel’den bir hayli esinlenmiş. Ama daha çok Endülüs Köpeği döneminden. Endülüs Köpeği'nde genç Bunuel ayın önünden bir bulut geçerken, bir kadının gözünü usturayla kesiverir. Bugün bile ilk seyredişte insan irkilir. Bunuel'in sonraki filmlerinde “şok” daha derinde gizli, “görsel bir tokat”tan çok filmin sonunda, filmin bütününden çıkan, çok daha kalıcı bir zihni sarsıntı yaşıyorsun onun filmlerinde. 
Bunuel sinemasının senin gönlündeki yeri ne?
Bunuel benim için ilah mertebesindeki birkaç yönetmenden biri. Büyüyünce onun herhangi bir filmi kadar cesur, olgun ve özgün bir film yapabilirsem çok mutlu olurum.

İstanbul Art News’daki söyleşide “fil en sevdiğim hayvandır” diyorsun. Filin hangi özellikleri seni cezbediyor?
Filin cüssesine, o azametine rağmen sakinliğine, her şeyi yiyebilecekken otobur oluşuna... Söylenti mi, gerçek mi, emin değilim ama, hafızasına, her şeyine bayılıyorum. Şekli çok güzel bir kere, oyuncak gibi sevimli. Yurt dışında yavru bir fili yakından gördüm ve dokundum, inanılmaz bir mahlûk. Canetti'nin çok güzel bir lafı var, diyor ki: “Ne zaman bir hayvana dikkatlice baksanız, içinde bir insan olduğu ve sizinle dalga geçtiği hissine kapılırsınız.” O hisse en çok kapılabileceğin hayvan fil bence. (gülüyor)

Bir sinemacı olarak kafası fil, gövdesi insan bir mahlûk resmi yapman ister istemez David Lynch’in kült filmini çağrıştırıyor. Fil Adam seni etkileyen filmler arasında mıdır?
Fil Adam tabii ki büyük bir film, ama David Lynch filmleri içinde Fil Adam'dan çok Eraserhead'e çarpılmıştım. Gördüğüm en ürkütücü filmlerden biri. O yavru hayvana ya da mahlûğa dönüşen bebeği unutmam mümkün değil. Korkudan ikinci kere seyredemedim, şimdi seyretsem aynı şekilde yamulur muyum bilmiyorum, ama 90'larda ilk gördüğümde cidden etkilenmiştim. Ama bunun dışında dev bir David Lynch hayranı sayılmam.

Senin “aynada selfie çeken maymun”un, “Rüyalarımı kimseye anlatmam. Başkalarının rüyaları hep korkunç gelir insana” demesine de bir mim koyalım. Perec’in Karanlık Dükkân diye bir kitabı var, rüyalarını anlatıyor.
Perec'i çok severim. Yaşam Kullanma Kılavuzu çok büyük bir kitap. Bir ara dönüp dönüp değişik yerlerinden tekrar tekrar okuyordum, uzun zamandır bakmadım özlemişim. Karanlık Dükkan’ı okumadım. Benim maymunun dediği laf, kendi lafım. Kimsenin rüyasını dinleyemem gerçekten. En masum rüyalar bile ürkütücü gelir. Bu yüzden Inception'ı bir tür korku filmi gibi seyrettim. Alice Harikalar Diyarında kadar tekinsiz atmosferi olan kitap pek azdır. En “neşeli” anları bile hafif ürkütücü. Borges'in Fantastik Zooloji'de Cheshire Kedisi’nden bahsetmesi boşa değil. Gülümseyerek konuşan bir kedi. Yavaşça silinir, ortadan kaybolur. Ama gülüşü havada asılı kalır.
Kedi demişken Kafka’nın hayvanlarından bahsedelim biraz da. Yarısı kedi, yarısı kuzu bir hayvanı var Melezleme adlı kısa öyküsünde. Vaktiyle haftalık Express’te “kaplan sosyaldemokratlar”a ithafen dilimize doladığımız bir yaratık... (2)
Kısa ama çok çarpıcı bir hikâye o. Ama orada hikayenin kahramanı o yarı kedi, yarı kuzu mahlûk değil, sahibi. Kuzu-kedinin neler düşündüğünü bilemeyiz. (gülüyor)

Onu bilemeyiz ama, sahibi biraz Can Yücel’in ünlü şiirindeki gibi düşünüyor galiba: “Babamla konuşurduk siyasetten miyasetten / Oğlum beni öldüreceksin derdi / Şimdi ne babam kaldı, ne CHP / Kendimden başka öldürecek.” Kafka’nın yarı kedi-yarı kuzu meselini vesile edip CHP’yi konu edelim mi?
CHP bir seçmen olarak bana ve benim gibi milyonlarca insana ne demek istiyor? Bilmiyorum. Son 14 yıldır iktidarı elinde tutanların en büyük gücü bence şu: Gayet net bir içerikleri, mesajları var. “Biz buyuz!” diyorlar. Onlardan önce sağdan ya da soldan hiçbir parti onlar kadar açık bir içerik sunamamıştı. Muhalif konumdaki CHP ise Kafka'nın melez mahlûğu gibi, net bir tarifi yok, vaadi, mesajı yok. Son olay: İktidar HDP milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmak istiyor, “meclisin önünden bile geçemeyecekler” diyor. Olay dün gece (2.5.2016) utanç verici bir şiddet gösterisine dönüştü herkesin gözü önünde. Ana muhalefet CHP de, koyu CHP'li bir çok insanı utandıracak şekilde şiddete seyirci kaldı, öneriye destek verdi. Ne yapıyorlar? Neyi hesaplıyorlar? Anlaşılmaz! Ya ne yapmak istediklerini anlatamıyorlar, ya da belki ben göremiyorum. Herhalde koskoca partiyi yönetenler kendi var oluşlarına aykırı hareketlere kalkışmayacak kadar sağduyu sahibidir, değil mi? Değilse durum gerçekten feci demektir. 
Kafka’ya dönelim... En ünlü yaratığı Değişim'deki hamamböceği. Kafka'nın yayıncısına "sakın kitabın kapağında ilüstrasyon kullanmayın" dediği halde, birçok baskısında bir böcek çizimi olmasına ne demeli?
Kafka'nın böcek görseli istememesi çok anlaşılır. Çünkü hikâye final sahnesine kadar sadece “böceğin gözünden” anlatılıyor. Yalnızca kahramanın bakış açısından çekilmiş bir film gibi. Gregor kendisine dışarıdan bakamıyor. Tam olarak neye dönüştüğünü göremiyor. Kafka belli ki bilinen bir adı, görseli olan bir böcek hayal etmemiş. Okuyucu da böceği kafasında tam canlandırmasın, böcek belirsiz kalsın istemiş. Çünkü öylesi daha ürkütücü. Ama bunu anlamayan bir sürü yayıncı, editör kapağa bir hamamböceği oturtmaya bayılır. Hikâyenin filmini yapsaydım, tüm filmi Gregor’un gözünden anlatırdım. Böceğin ayakları belki görünürdü, ama tüm gövdesi –belki bir iki yansıma ve gölge hariç– hiç görünmezdi. Final sahnesine kadar öznel açı kameradan asla çıkmazdım.

Gregor Samsa’nın gözünden dünya nasıl görünüyor?
Değişim kendini değersiz hissetmek, ailene, en yakınlarına bile yabancılaşmak hakkında. Çok ciddi bir hastalığa yakalanabilirsin, sevdiğinden ayrılabilirsin, aklını, hayata ilgini, işini, paranı kaybedebilirsin, ya da bir böceğe dönüşebilirsin. Kafka kendini bir böcek gibi hissetmene yol açacak ne varsa hiçbirini anmadan, hiçbir sebep, belirti koymadan böcekleşmiş bir adamı anlatıyor ve bütün o durumları anlatmaya yarayacak bir metafor yaratıyor. Demin Kiracı’dan bahsettik, o da bence Değişim’den çok etkilenmiş bir hikâye. Tutucu insanlarla çevrili bir ortamda kendisini çok değersiz, yabancı hisseden bir adamın kendini yok edişi. Şimdi belki iddialı kaçacak ama, şunu demeden duramayacağım: Bence bu değersizlik ve yabancılık hissi bir sanatçı için olmazsa olmaz bir şey. Kendisini hayatta en az bir kere Gregor Samsa gibi yabancı ve değersiz hissetmemiş biri sanat manat yapamaz. “Sanat”ı eğlenceden, iletişim endüstrisi ürünlerinden ayıran şey bence bu. Ruhen, kimsenin gitmediği kadar uzak, çorak, yabancı bir yere gidip dünyaya ve insanlara oradan bakabilmek. Kendini bir hiç olarak hissedebilen insanların yaptığı bir şey sanat. O yabancılaşmayı yaşamamış, “en dibi” görmemiş bir sanatçı gerçek bir derinlik yakalayamaz. Zanaat açısından başarılı, iyi eğlencelikler üretebilir, bu da çok zor iştir, iyisi de gerçekten iyidir. Ama, diyelim Değişim gibi bir hikâyeyi yazabilmek için, insan ruhunun daha önce gidilmemiş yerlerine gidecek cesaretiniz olması lâzım. Sanatta belirleyici ayrım ticarî/sanatsal, popüler sanat/yüksek sanat, vs. değil, belirleyici ayrım aslında bu bence. Dibe vurmak... Kendi değerini unutmak, belki hiç bilememek...

Nabokov’un Kafka’nın böceğinin tarifini ve ayrıntılı çizimini yapmasını nasıl yorumlamalı?
Nabokov’un Kafka’nın böceğinin detaylı tarifini ve çizimlerini yapması, aynı zamanda bir böcek bilimci olan Nabokov'un, Kafka'nın tasarımı üzerinde bilimsel inceleme yapmasıdır, kapağa böcek koymak gibi Kafka'nın ruhuna ihanet sayılmaz. Nabokov'un Değişim çözümlemesini okumayan varsa, hemen okusun isterim. Makalenin bir yerinde Gregor'un aslında kanatlı bir böceğe dönüştüğünü anlatır: “Tuhaf olan, böcek Gregor sert sırt kabuğunun içinde kanatları olduğunu hiç bilemez. Bu gözlemi, hayatınız boyunca hatırlayın: Bazı Gregor’lar, Joe'lar, Jane'ler kanatları olduğunu hiç bilemez.” Bu kısmı ilk okuduğumda gözlerim dolmuştu. Nabokov'un Değişim incelemesini de içeren Edebiyat Dersleri başucu kitaplarımdan biri. Yıllar önce Ada Yayınları baskısı elimde parçalandı, yakınlarda da İletişim'den çıktı. Senaryo derslerimde mutlaka okunması için saydıklarımdan.

Senin en çok ilgini çeken, üzerinde en çok düşündüren Kafka hayvanı hangisi?
Herkesin hayatında “metafor”la tanıştığı bir an vardır. “Aa, bu gördüğüm, okuduğum aslında sadece ‘bu’ demek değil, ‘başka bir şey’ demek” dersin ve hikâyelerin arkasına bakmaya başlarsın. Bu an benim için Kafka'nın Yuva hikâyesiyle oldu. Yuva’da Kafka bir köstebeği konuşturur uzun uzun. Onun yeraltındaki yuvasını nasıl özene bezene yaptığını, labirent gibi düşmanları şaşırtacak yollarla nasıl güvenlik sağladığını okuruz. Yuva'nın kahramanı köstebeğin en korktuğu şey sonsuz güvenli yuvasında bir yırtıcı hayvan tarafından kıstırılıp yenmektir. Her önlemi alır, ama bu korkudan kurtulamaz. Okulda bir hocam, Ahmet Sipahioğlu, “Sizce bu köstebek sadece bir köstebek mi? Kafka ne demek istiyor burada?” diye sordu derste. Biraz düşününce, elbette değil dedik. Kafka aslında bir insanın hayatını ince ince kuruşunu, işini, evini, çevresini düzenleyişini ve her şeye rağmen paranoyakça bir güvensizlik evreninde yaşayışını anlatıyordu. Bu da Değişim kadar çarpıcı bir metafor aslında. Çevrenize bakınca –bazen de aynaya– çok görürsünüz o köstebeklerden.
Bir de “Hayatım nasıl da değişti, ama aslına bakarsanız temelde her şeyiyle aynı” diye başlayan Bir Köpeğin Araştırmaları vardır. Köpeklerin hayatına insanî bir gözle bakan yaşlı bir köpeğin hikâyesi. Özellikle sanatçılardan, “uçan köpekler”den bahsettiği bölüm nefis. Kafka görsel olarak yarı insan-yarı hayvan mahlûklar tasarlamıyor. Ama Gregor tam da bir yarı insan-yarı böcek. Değişim çok yavaş gerçekleşiyor. Gregor sabah uyandığında böceğe dönüşmüş buluyor kendini, ama bundan çok, “treni kaçırdım, işe geç kaldım” diye endişe ediyor. Bir Köpeğin Araştırmaları’ndaki köpek de insanlaşmaya doğru giden, insan gibi düşünen bir köpek. Sadece Kafka ve Borges'i kendi dillerinden okumak ve gerçek inceliklerine varabilmek için Almanca ve İspanyolca öğrenmek isterdim.

Senin hindi “Bazı büyük düşünceler 140 karaktere sığmıyor” diyor. Kendisiyle anlaşamayacağız... 
Hindi büyük düşünür. (gülüyor)
Twitter “elektronik haiku” bir bakıma. Ya da “telgraf yeniden icat olundu” diyebiliriz. Bütün büyük düşünceler 140 karaktere sığdırılabilir pekâlâ. “140’a sığdırılamıyorsa büyük değildir” desek “baba hindi” kızar mı bize?
Desenin konusu aslında Twitter'dan çok, kendini gereğinden fazla ciddiye alan insanlar. Memleketimizde onlardan mebzul miktarda var. Antropolog Kate Fox’un Watching English (İngilizleri Gözlemek) adında bir kitabı var. Orada İngilizleri tarif eden en önemli özelliğin, kendileriyle sürekli dalga geçmeleri, her şeyin ciddi ciddi mizahını yapmaları, her şeyi biraz hafife almaları olduğunu söylüyor. Orada kendini çok ciddiye almak ayıp neredeyse. Bunu orada yaşarken seziyordum, ama asıl kitabı okuyunca anladım: Mesela bir İngiliz ciddi ciddi “Hava çok soğuk” bile demez, “Biraz serin, değil mi?” filan der. Bizim memleketimizde ise eğilim “Hava yüreğimdeki ateşi donduracak kadar soğuk” demek. (gülüyor) Her şey dramatik, herkes çok ciddi. Böyle konuşursa daha ciddiye alınacağını sanan çok “baba hindi” var. Twitter da onların en çok sahne aldığı yer. Sabah yataktan kalkınca herkesin aklına gelebilecek fikirleri büyük bir ciddiyetle ve kusturucak kadar baygın bir edebi dille sıralamaya bayılıyorlar. Politikayı, dış politikayı, savaşları, aşkları, sinemayı, edebiyatı, çayı, her şeyi onlar biliyor. Türkiye aynı zamanda herhangi bir konuda “Bilmiyorum” demenin zayıflık sayıldığı bir ülke. Biraz önce “Foucault konusunda cahilim” dedim diye pişman oldum içten içe, bizde bildiğin-duyduğun kadarını sağını solunu gözetmeden, çok emin bir tavırla sallayacaksın. Aslında ben de sık sık kendimi iki kadeh sonrası bilgisayar başında aforizmamsı şeyler yumurtlarken, bilgiç görünmeye çalışırken buluyordum. Önce içip tweet atmayı bıraktım, sonra da utanıp silmeye başladım çoğunu.
Bardağın boş tarafı öyle, ama dolu tarafını es geçmeyelim.
Elbette sosyal medyanın insanlara sağladığı büyük bir özgürlük hissi var. Hele benim gibi, günlük hayatta, mesela telefonda rahat konuşamayan biriyseniz, kendinizi yazıyla daha rahat ifade ediyorsanız, bir süre sonra mail, chat, sosyal medya tek iletişim tercihi haline gelebiliyor. Bir dönem internette chat yapmayı, normal sohbete tercih eder hale gelmiştim. İtiraf edeyim, hala internet bağımlısıyım. Azaltmaya çalışıyorum. Orada tam manasıyla “sanal” ama çok da gerçek bir şey var. Kitaplar gibi, dışarıdaki hayattan daha gerçek. Orada konuşurken daha özgürsün. En azından öyle sanıyorsun. Tabii bahsettiğim özgürlüğün ciddi sınırları da var. Birincisi, söylediğiniz her şey kayda geçip, aleyhinize delil olarak kullanılır hale geliyor. Kendi elinizle, kendinizi devlete, polise ya da daha hafifi, paparazzi cinsi tüm izleyen gözlere teslim ediyorsunuz. Başıma bir iki kere geldi, tweetlediğim lafları magazin sayfalarında “haber” olarak gördüm. İkincisi, çok sayıda ölçüsüz, münasebetsiz insan var. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada. Adamın biri geçen gün Papa'ya Hristiyanlık dersi veriyordu. “Onu öyle demezler, git İncil'deki bilmemkaç numaralı duayı oku” diye tweet atmış. Papa’ya! Ama yurtdışıyla buranın farkı, orada Papa'nın kendisi dahil, çoğunluk bu zavallıya güler geçer. Burada yazan, okuyan herkes çok ciddiye alıyor ve başına bela oluyor. Her konuda sonsuz ukalâlığın haricinde, söylediğiniz bir şeyi, en kişisel, atıyorum, “kuru fasulye severim” lafını bile yanlış anlamayı başarıp hakaretler sıralamaya başlayanlar var. Geçen yıl beni Twitter üzerinden Adana Büyükşehir Belediye Başkanı’na ve MHP’ye şikayet edip “Bu adamı niye Altın Koza jüri başkanı seçtiniz?” diyen birileri bile çıktı. Çok tuhaf. Şaka gibi geliyor, ama değil. Orada yazdıkları yüzünden hedef gösterilen, işini kaybeden, mahkemeye “düşen” insanlar var. O yüzden açıkçası eskisi kadar çok ve açık açık yazmıyorum Twitter’da. Fikirlerimi senaryolara, hikâyelere saklıyorum. Paparazzilere “haber” malzemesi vermiyorum. Sosyal medyada daha çok gırgır geçiyorum, desenleri, kedimin ve başka hayvanların fotoğraflarını, dinlediğim şarkıları, vs. paylaşıyorum. Ama işte, facebooktwitterinstagram olmadan da duramıyorum. Daha önce de söyledim, sosyal medya olmasaydı Mahlûkat Bahçesi sergisi olmazdı. Büyük ihtimal kendi kendime çizer çizer, bırakırdım bir süre sonra. Oralarda paylaştığım desenleri sevip, cesaret verenler çok olduğu için sergi fikri doğdu. Sergiye önayak olan Zeki Coşkun da beni önce internette buldu.
Bardağın dolu tarafından devam edelim. Haber alma-haberdar etme, eylem-kampanya örgütleme işlevi bir yana, edebiyattan sinemaya, müzikten felsefeye, ekonomiden politikaya birçok alanda paslaşmaya, bilgilendirmeye, tartışmaya zemin oluyor. Devasa bir forum. Herkesin söz alabildiği, herkesin kendi “publicum”unu, “izlerçevre”sini oluşturabildiği bir mecra. Uzmanların, kanaat önderlerinin “sıradan vatandaş” karşısında yaya kalmaları ayrıca eğlenceli. Ve tabii mizah boyutu... Halk dehası diye bir şey varsa, bugün başlıca mecrasının Twitter olduğunu da söyleyebiliriz. 140 karakter de haiku’yla yarışan nefis bir icat... Kaptırdık gidiyoruz, övgünün dozu kaçtı mı yoksa?
Kaçmadı, aslında dediğin gibi. Eğer bozup daha ticari, daha reklama yönelik bir hale getirmezlerse bütün saydığım dikenlerine rağmen harika bir araç. Zaten yarattığı tepkiden, sağın, solun, herkesin orada görünür olmak istemesinden belli.

Sergiye dönelim... Sende iz bırakan, üzerinde düşündüren yorumlar, eleştiriler neler?

Taraf gazetesindeki yazısında, Kahraman Çayırlı desenlerimi Rene Laloux'un La Planet Sauvage (Vahşi Gezegen) filmindeki çizimlere benzetmiş. Ben filmi görmemiştim. Araştırınca, bu uzun animasyon filmin Topor’un desenlerinden yola çıktığını öğrendim. Bu kesişme hoşuma gitti. Bir de geçen gün galeride otururken ailesiyle gelmiş on yaşlarında gözlüklü bir kızın olağanüstü bir ilgiyle, zaman zaman sesli bir hayretle desenleri incelediğini gördüm. Bu da çok hoşuma gitti.

Sinemayla bitirelim. Çekmeye hazırlandığın Sofra Sırları’ nı nasıl tarif edersin?
Birtakım resmi başvurularda senaryoyu tanıtmak için “Yönetmen Yorumu” diye bir metin yazılır. Orada “Hayalimde Amelie (Jeunet) ile Repulsion (Polanski) arasında bir film var” diye yazdım. (gülüyor) Evet, sinemanın iki apayrı ucundan örnekler bunlar ama sanırım film bittiğinde ne demek istediğim anlaşılacak.

Sofra Sırları’nın esin perisi neydi, öykünün ana hatları neler?
Yemek yapmayı severim. Aile ve yakın arkadaşlar arasında yemeklerim sevilir. İngiltere’de bir tür “Kiracı” gibi yaşamaya çalışırken kafayı yemeklere takmıştım. Sürekli yemek pişiriyordum. Birgün kendimi koltukta oturup romantik romantik, tereyağında kavrulan soğanları hayal ederken buldum ve “N’oluyoruz?” dedim. Sanırım Sofra Sırları’nın ilk tohumu o gün düştü. Hayatta bir noktada sıkışıp kalmış, ama sıkıştığını da farketmeyen, sıradan bir ev kadını hayal ettim. Deli gibi yemek pişiriyor, tek iyi yaptığı şey bu. Hayatta tek çıkışı. Sonra hayatı darmadağın oluyor. Roald Dahl'ın Lamb to the Slaughter (Ölüm Kuzusu) diye bir kısa hikayesi vardır. Hitchcock TV uyarlamasını yapmış hatta. Kocasını donmuş bir kuzu buduyla öldüren, sonra da pişirdiği cinayet aleti butu gelen polislere afiyetle yediren bir ev kadınını anlatır. Yıllar önce Barış Pirhasan bahsetmişti. Benim filmin ilk ilham kaynağı o kısa hikayeydi. Roald Dahl vakfından yeni uyarlama için izin alamadık, kuzu budu hikayesini kullanmadım filmde. Ama onun yerine çok lezzetli başka yemek tarifleri koydum, daha da ele vermeyeyim aslında hikâyeyi. (gülerek ağzını kapıyor)


Notlar

(1) Foucault, önsözde “Bu kitap Borges’in ‘bir Çin Ansiklopedisi’nden yaptığı alıntıdan doğdu” diyor. Söz konusu alıntı, o hayali ansiklopedideki hayvanlara dair bir sınıflandırma: “a) İmparatora ait olanlar b)Mumyalanmış olanlar c) Evcil olanlar d) Meme emen domuzlar e) Deniz kızları f) Masal canavarları g) Başıboş köpekler h) Bu kategoride yer alanlar i) Azgın olanlar j) Sayılması mümkün olmayanlar k) İncecik bir devetüyü fırçayla resmi yapılanlar l) Ve saire m) Az önce sürahiyi kıranlar n) Uzaktan sineğe benzeyenler...”
(2) “Acaip bir hayvanım var, yarı kedi, yarı kuzu. Öbür eşyalarla babamdan miras kaldı. Ama gelişip serpilmesi benim zamanımda oldu. Eskiden kediden çok kuzuya benziyordu, şimdi her ikisini de eşit ölçüde andırıyor. Başı ve pençeleriyle bir kedi, gövde biçimiyle kuzu… (...) Belki kasabın bıçağı bir kurtuluş sayılırdı, ama miras işte, böyle bir kurtuluşu ondan esirgemek zorundayım. Dolayısıyla, akıllıca bir işe çağıran o akıllı insan gözleriyle bazen beni ne kadar süzerse süzsün, kendiliğinden soluksuz kalana kadar beklemesi gerekiyor.”
Melezleme