Sunday 25 September 2022

Son Bakış La Dolce Vita - Fellini







Sinema bakışlarla kurulur. Adam kadına bakar. Kadın uzağa bakar. Başka bir adam, adama bakar. Biri dönüp kameraya bakar. Sinema tarihi aslında bakışların tarihidir. Tek bir bakış, yazılı bir hikayede on sayfada anlatamayacağınız duyguyu taşır bazen. 


La Dolce Vita'da Marcello Mastroianni genç bir "paparazzi" muhabirdir. Yeteneğini saçma haberler peşinde heba ederken, bedenini de yüzeysel aşklarla harcar. Ama bir yandan bu manasız sürüklenişten kurtulma, ciddi bir entelektüel, bir yazar olma umudu vardır. Görmeyenler için filmin hikayesini ele vermeyeyim ama bu umudunu kaybeder, aklını ve bedenini saçmalığın akıntısına teslim eder. Reklamcı olur. 


Filmin ortalarında bir sahil kahvesinde, kendi dünyasının çok dışında, "saf" bir genç kızla tanışır. Ona yazar olma hayalini açar. Finalde deniz kıyısında aynı kızla bir kere daha karşılaşır. Aralarında yürüyüp aşması zor bir dere ağzı vardır. Kız ona uzaktan bir şeyler söylemeye çalışır. Bütün geceyi içerek ve eğlenerek geçirip sabahlamış Marcello hala sarhoş, kıza "Anlamıyorum" diye seslenir. Ama denizin, dalgaların gürültüsü ikisinin de sesini bastırır. Kız çaresiz, sanki "Buluşalım, dansa gidelim" der gibi hareketler yapar. Ama Marcello hala anlamaz, belki de anlamak istemez. Sonra da el sallayıp kıza veda ederken müthiş bir oyunculuk mucizesiyle gülmek, ağlamak, boşvermek, yazıklanmak arasında dolanan bir ifade belirir yüzünde: Söze dökülemeyecek bir ifade. Bir adamın, hayallerine, başka bir hayat umuduna, masumiyetine, gençliğine veda anıdır bu. Sinema tarihinde daha acıklı finaller vardır mutlaka ama bu an beni her izleyişte sarsar.


Altyazı dergisinin "Bir an - 70 Unutulmaz Film Sahnesi" özel sayısında yayınlandı. Eylül 2022






Tuesday 16 August 2022

based istanbul

 Based Istanbul & Ümit Ünal Röportaj Soruları 


Aşk, Büyü vs.” ilk bakışta unutulmayan bir çocukluk aşkının tekrar alevlenmesi gibi görünse de aslında derinlerde mesafeler, göç, sınıf çatışması gibi pek çok sosyolojik etmeni de barındırıyor. Filmden önce hikâyeden başlamak istiyorum, aslında çok tanıdık, izleyene geçmişten bir şeyler hatırlatan bir konu. Hikâyeyi nasıl kurguladınız, nelerden ilham aldınız?


Hikayenin kökleri eski işlerimde de bulunabilir. Daha önce de adalet duygusu, adaletsizlikle hesaplaşma , haksızlığa itiraz temaları çevresinde dolaşan hikayeler anlattım. Aklım bu konularla çok meşgul oluyor yıllardır. Doğaüstü unsurlar da (kendim doğaüstü olaylara hiç inanmasam da) filmlerimde romanlarımda sıklıkla yer alır. Doğaüstü unsurları gündelik gerçekliğe olan inancımızı sorgulayabileceğimiz araçlar olarak kullanıyorum. 2016 başında Büyükada'ya taşındım ve sürekli orada yaşadım. Hikaye oranın sokaklarında yürürken, adanın mimarisine, doğasına hayranlıkla bakıp düşünürken şekillendi. 


Toplum baskısı, farklılıkların yadırganması, dışlanma, yönelim sorgulamaları, zorla normalleştirilmeye” çalışılma… Tüm bunlar günümüzde hâlâ baş etmeye çalıştığımız meseleler, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Filmde bu motifleri hangi perspektiften ele aldınız?


Ülkemiz cinsellik konusunda korkunç bir iki yüzlülük içinde. Uygar toplumların çok uzun zaman önce geçtiği ve geride bıraktığı yerlerde boğuluyoruz. Baskıcı bir ahlak anlayışı, kadınlara, erkeklere, LGBT+ insanlara hayatı zehir ediyor; tek tip insan, tek tip cinsellik yaratmaya ve geri kalan her şeyi yok etmeye çalışırken hasta bireyler ve hasta bir toplum oluşmasına yol açıyor. Bunun kısa vadede çözümü yok, sonuçta toplumun olgunlaşmasıyla, zamanla ilgili. Ama iyileşmeye yönelik adımlar, ancak her şeyin açıkça konuşulması, tartışılması, farklılıkların görünür olmasıyla mümkün bence. Hiçbir şeyi kabus, tabu, yasak haline getirmezsek; her şeyi açık açık konuşursak belki bugün yaşanan cinayetleri, mutsuzlukları, hastalıkları biraz azaltabiliriz. Benim çabam bu yönde. 


Film boyunca aşk ve büyünün karşılaştırılması, zaman zaman birbirinin yerine geçmesini izliyoruz. Belki de hepsi kafamızda bitiyor, bir yanılsamadan ibaret. Sizce?


Dediğim gibi ben büyüye vb inanmıyorum. Elbette büyü gerçek değil. Ama aşk ne kadar gerçek? O da sonuçta bir varsayıma, kafamızdaki bir inanca dayanıyor. Filmin hikayesinin temelindeki sorular bunlar. Seyircinin kafasında böyle sorular yaratarak, kendi hayatlarını da sorgulamalarını sağlamak istiyorum.


Hayat basıldığımız gün durdu asılı kaldı”, “Üstümden 20 yıl geçti”, Dünyada kimse kimseyi böyle özlememiştir” gibi göründüğünden ağır anlamlar taşıyan cümleler aslında çok şey ifade ediyor. Film ve hikâyenin edebi anlamda da çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Bu konuda referans noktalarınız nelerdi?


Bir yönetmen olarak, en büyük ilham kaynağım sinemadan çok edebiyat oldu. Çok hayran olduğum büyük yönetmenler var elbette ama sevdiğim yazarları gözümde daha çok büyütüyorum ve kendimi, yaptığım işleri onlara göre ölçüyorum. Buraya kadarı doğru. Ama açıkçası filmlerde kullandığım cümlelerin diyalogların "fazla edebi" bulunması biraz da sinemamızdaki edebiyat eksiliği, iyi diyalog yazarı eksikliğinden diye düşünüyorum. Seyircinin kulağı Türkçe filmlerin, dizilerin çoğunda ya çeviri kokan, çok düz ve manasız ya da aşırı ağdalı, şairane konuşmalar duymaya alışmış.  O yüzden normalde olması gereken "iyi diyalog"la karşılaşınca bir çok seyirci şaşırıyor. Filmdeki diyalogları dile getiren ben değilim, gerçek hayatta böyle cümleler kurmam. Reyhan ve Eren gibi insanların böyle konuşacağına inandığım için böyle yazdım.


Filmde en "edebi" kısımlar, Reyhan'ın mektuplarından "alıntıladığım" yerler. Orada da konuşan ben değilim, edebiyata hevesli, okuyan eden, 18 yaşında bir kızın aşk mektubu dilini yaratmaya çalıştım. "Şairane" metin duygusunu abartarak, altını çizerek yazdım.


20 yıl sonrasında buluşan karakterler onca seneyi adeta bir güne sığdırmaya çalışıyorlar. Onca senenin tek bir günde telafi edilmesi mümkün değil belki ama bir günün 20 seneye bedel olması mümkün olabilir mi?


Ara filmimde bir sahnede iki çok yakın arkadaş yirmi yıldan uzun bir sürenin hesabını 10 dakika içinde, bir masa başı konuşmasında keserler. Bazen bir aşkı ya da bir dostluğu bitirmeniz tek bir cümleye bakar. Bardağı taşıran son damla meselesi... Böyle şeyler herkesin başına gelir sanırım. 


20 yıl sonra bir araya gelen iki çocukluk aşkı, yaşadıklarının “çocukluk yaramazlığı” mı yoksa bunca senedir yaşadıkları her şeyden daha mı gerçek olduğunu çözmeye çalışıyorlar. Bu bambaşka hayatlar yaşamış iki insan için çok cesurca bir hareket. Bu noktada cast seçiminize değinmek istiyorum. Zira başroldeki iki oyuncu da gerçekten o karakterler olduğuna ikna eder güçte. Oyuncu seçimlerinizde nelere dikkat ettiniz? 


Selen Uce ve Ece Dizdar uzun zamandır tanıdığım, arkadaş olduğum insanlar. Selen'le daha önce çalıştık, Ece ile çalışmamıştık, ama ikisinin de oyunculuğunu çok takdir ediyorum. Bu senaryoyu yazarken en baştan itibaren onları hayal ettim, senaryoyu onlara göre yazdım. Çekim öncesi aylara yayılan bir süreçte, uzun uzun provalar yaptık ve senaryonun kimi yerleri o provalara göre de bir parça değişti. İkisinin de çok iyi oyunculuk çıkardığına inanıyorum. 


Yeşilçam filmlerinin günümüz uyarlaması olarak görebileceğimiz Aşk, Büyü vs. 22 Mayıs tarihinden itibaren MUBI’de izlenebiliyor. Yeşilçam dönemindeki film izleme alışkanlıklarına kadar eskiye gitmeye gerek yok belki ama, eskiden bir film sadece sinemada izlenebiliyordu. Sizin bu çevrimiçi dönüşüm hakkındaki görüşleriniz nedir? 


Ülkemizde pandemi sinema salonlarına büyük bir darbe vurdu ama pandemi öncesi de hatırlarsanız, yapımcılar ve dağıtımcılar/salon sahipleri arasında anlaşmazlıklar vardı. Seyirci sayısında da bir düşüş yaşanıyordu. Zaten 85 milyonluk bir ülkede en çok iş yapan filmin gişesi 5-6 milyon kişi ise bence ciddi bir pazarlama, dağıtım, sunum sorunu var demektir. Bence bizimki kadar büyük bir ülkede normalde ticari bir filmin 20-25 milyonu bulması lazım. Olmuyor, çünkü insanların ekonomisi elvermiyor, çoğunluk evlerinde dijital ortamda (çoğunlukla da korsandan) izlemeyi tercih ediyor. Mubi'nin, yanılmıyorsam 20 TL olan aylık ücretini bile karşılayamayan ve "Aşk, Büyü vs'yi çok merak ediyorum ama seyredemiyorum" diye korsana düşmesini bekleyen insanlar var, Twitter'a yazıyorlar bunu. Ülkemizin bu alandaki en büyük sorunu korsan sektör ama bütün dünyada da filmleri salonda izlemek yerine evinde, bilgisayarından, dijital ortamda seyretmeyi tercih eden insanlar çoğalıyor. Maalesef sinema salonları kitlesel araçlar olmaktan çıkıyor ve sadece "meraklısına", seçkin bir kitleye hitap eden yerler olmaya doğru gidiyor. 


https://www.basedistanbul.com/bir-ada-masali/

Sunday 14 August 2022

Oğuz!












Oğuz ölmüş. İki kelime, dokuz harf. Ama yazması, telaffuz etmesi çok zor.

Oğuzhan Tercan, 1981 yılında girdiğim sinema okulunda en iyi arkadaşlarımdan biriydi. O zamana kadar tanıdığım insanlar içinde en çok okuyan ve okuduğunu en iyi anlayıp özümseyebilen insandı. İlk yılımızda 12 Eylül düzeniyle yönetilen öğrenci yurdunda aynı katta kalırdık. Her gece etüd odasında Nietzsche, Camus, Kafka ve en çok da Dostoyevski kitaplarına gömülmüş, deli gibi çay sigara içip kargacık burgacık notlar alırken hatırlıyorum onu. (İki üç yıl önce kitaplığımda her nasılsa bende kalmış Oğuz'a ait bir kitap buldum: "Büchner, Oyunlar". Kitaba aldığı notlar, gözlemleri bugünkü bakışımla da çok derinlikliydi.) Bazen kantinde, okul bahçesinde birileriyle  uzun uzun tartışırdı. Onun kadar ateşli düşünen, ateşli konuşan biriyle tanışmamıştım daha önce. Bazen bütün gün hiç konuşmadan oturur, ileri geri sallanıp gözlerini kırpıştırarak düşünürdü. Ama konuşmaya başlayınca önünde engel yoktu. Bazen de konuşurken sesi yükselir ve aniden parlayıverirdi. İçinde her an patlamaya hazır bir bomba vardı sanki. Ülkenin o dönem geçirdiği çalkantıları birebir yaşamış, hapse girip çıkmış, çok genç yaşta taşıması zor ağır tecrübeler edinmişti. Ben 12 Eylül öncesi siyasete karışmamış, karışamamış, tecrübesiz biriydim. Bu uzun saçlı, anlaşılması zor çocuğa yarı ürkerek, yarı hayranlıkla bakıyordum.


Her sabah yurttan okula birlikte yürürdük. Ben 16, o 18 yaşındaymışız. Ama bize dünyayı fethetmeye hazırmışız gibi geliyordu.


Okulun en parlak zihinlerinden biriydi. Yaptığı kısa filmler bence o dönemde bizim okuldan çıkmış en güzel filmler arasındaydı. Bir tanesinde kameraman olarak ben de yer almış ve senaryosuna yardım etmiştim. Özellikle 8 mm el kamerasıyla çektiği "Bir Denizin Yitirdiği Bütün Kıyılarda" bence sadece bir öğrenci filmi değil, kendi hayatıyla, yaşadığı bir aşkla hesaplaştığı, bugün izlesem yine seveceğim gerçek bir sanat yapıtıydı. Umarım emin bir yerlerde hala duruyordur. 


20'li yaşların saçma sapan fırtınalarından geçerken hep birlikteydik. Okul sırasında aşık olduğum biri bana feci bir kazık attığında Bornova tren istasyonunda deliler gibi gibi ağlarken Oğuz vardı yanımda. Evden aldığım harçlık bittiğinde köfte ekmek ısmarlayan oydu. Babasının ölüm haberini aldığı gece sabaha kadar uyumayıp birlikte oturmuştuk. İlk yıldan sonra ikimiz de yurttan ayrıldık. Ben anne babamın evinde kalmaya devam ettim, o arkadaşı Erol'la Bayraklı'da tek göz bir gecekondu tuttu. Eve dönmeye üşendiğimde, o odada üçümüz kalırdık. Led Zeppelin, Pink Floyd, Yes dinlerdik. Müzik dinlerken neredeyse bir tür vecd hali yaşardı. Bir çok parçanın inceliklerini onun sayesinde keşfetmişimdir. "Bak şimdi gitar neler yapacak?" der, nefesini tutup dinlerdi. David Gilmour'un "Dogs" parçasındaki olağanüstü soloya, Steve Howe'un "Going For the One"da kılıktan kılığa giren gitarına onun sayesinde dikkat ettim. Her dinleyişte de onu hatırladım. Hamsi buğulama yapmayı o evde, Oğuz'dan öğrenmiştim. 


Birbirimize kısa filmlerde yardım eder, yazdığımız hemen her şeyi karşılıklı okur, fikir verirdik. Son sınıfta yazdığım "Teyzem"in 30-40 sayfalık ilk halini ona okutmuş ve çözümlemelerine hem hayret etmiş hem de hayran olmuştum. 














Fotoğraf: Hüseyin Harmandağlı




Sonra İstanbul'a geldik. İş bulmaya, sinema (ya da herhangi bir film işi) yapmaya çalıştık. Oğuz asistanlık döneminden sonra reklam filmleri çekmeye başladı, oldukça genç yaşta da, ilk uzun metrajını çekti. Abdi İpekçi cinayetini konu alan "Uzlaşma" ucuz prodüksiyon kalitesine rağmen çarpıcı kurgusuyla ve finaliyle dikkat çekici bir filmdi.


Sonraki yıllarda yollarımız ayrıldı. Maalesef çok aralıklı görüştük. Oğuz türlü çeşit zorluklar yaşadı. Ödüllü reklamlar, diziler, piyasa filmleri çekti ama okul günlerindeki hayallerini, bir çok yönetmenden çok daha ileride gördüğüm birikimini bir şekilde hayata geçiremedi. Asıl istediği filmleri yapamadı. Engel  neydi, bilmiyorum: Ülke? Piyasa şartları? Kader? İş dünyasında başına gelen korkunç haksızlıklar? Kendi mükemmelliyetçi tavrı? Belki hepsi... Okulda o müthiş kısa filmleri çeken genç adam, hayalindeki filmleri çekebilse neler izleyecektik kim bilir? Onun yapamadığı ve artık asla yapılamayacak filmler hepimizin, ülke sinemasının kaybıdır.


Nedense geçmişte onca anının içinden şu an bir şekilde geliverdi şimdi: 1981'de bir sabah yurttan okula yürürken kampüste bir top sahasının yanından geçtik. Bir grup genç futbol oynuyordu. Geçerken bir tuhaflık farkettik, tam anlayamadık, kısa bir an durduk. Çünkü oyun tamamen sessizdi, tuhaflık buydu. Normalde bağıra bağıra oynanan futbol tamamen sessiz bir ortamda oynanıyordu. Herhalde yakında bulunan İşitme Engelliler Okulu'nun öğrencileriydi bunlar. Bu rüya sahnesini bir süre izledikten sonra döndük ve sessizce yürümeye devam ettik, bir şey söylemeye gerek yoktu. Önümüzde uzun bir yol, keşfedilecek bir dünya vardı.



Thursday 21 July 2022

Artist Dergisi Röportajı


Biliyorsunuz ki dijital platform artık sinema alanında varlığını iyiden iyiye hissettiriyor hatta bazı kesimler bunun sinemaya ve sinema salonlarına zarar verdiğini bile düşünüyor. Sizin de Aşk, Büyü vs ile Sofra Sırları gibi filmleriniz dijital platformlar aracılığıyla da seyirciyle buluştu ve bir çok insan bu sayede filmlerinizi izleme fırsatı buldu. Bu konu hakkında olumlu ya da olumsuz düşünceleriniz nelerdir?

Dijital platformların ülkemizde önemli bir boşluk doldurduğuna inanıyorum. TV kanallarının hali trajik. Sinema salonları tekellerin elinde, sinema dağıtımına girebilmek bağımsız sinemacılar için gitgide zorlaşıyor. Örneğin Mubi gibi bir platform olmasa Aşk, Büyü vs Türkiye'nin şartlarında üstelik pandemi ortamında, seyirciyle buluşamayacaktı. TV'ler, sinema dağıtımcıları LGBT+ temalı filmlerden vebalı görmüş gibi kaçıyorlar. Belki bir gün koşullar farklı olur ama şu an LGBT+ filmlerin ticari şansı yok. Sofra Sırları da kötü dağıtım koşulları yüzünden sinemada çok az seyirciyle buluştu. Asıl seyircisini dijital platformlarda yayına girince buldu. Örneğin Netflix bence Türk sinemacılar için bir fırsat. Çünkü yaptığınız iş bir anda bir çok dile çevrilip dünya çapında yayınlanıyor. Yani eğer söyleyecek ilginç bir sözünüz varsa, dünya seyircisine gerçekten ulaşabilirsiniz. Ama bu dijital platformlar için Türkiye'den üretilen içerik genelde kötü. İyi yazılıp çekilmiş, sözü olan işler bir elin parmaklarını geçmez. Hele komedilerimizin dünyada izleyici yakalaması imkansız. Umarım bu makus kader bir gün değişir.  

Bir önceki filminiz Sofra Sırları’nın yazılış serüvenini merak ediyorum. Çıkış noktası neydi? Nasıl geliştirildi?

Sofra Sırları'nı 2005-2006 sırasında Londra'daki Türklerin yoğun yaşadığı bir mahallede geçen İngilizce bir film olarak tasarlamıştım. O zamanki adı Sultan Mutfakta idi. Serra Yılmaz başrolde oynayacaktı. 2001'den başlayarak üç yıl İngiltere'de yaşadım. Dünya ve ülkemiz 9/11 yüzünden büyük bir kriz yaşıyordu. İşsiz kalmış, yabancı bir ülkede kendimi mecburen eve kapamıştım. Yemek yapmanın teselli edici, iyileştirici tarafını o sıralar keşfettim. Bunu Roald Dahl'ın Lamb to the Slaughter - Ölüm Kuzusu hikayesinden esinlendiğim cinayet fikriyle birleştirdim. Özgün kısa hikayede tek bir cinayet vardır, ben oradan başlayarak yemekle bağlantılı başka seri cinayetler de uydurdum. Senaryo bu şekilde gelişti. Londra'da İngiliz bir yapımcıyla bir buçuk yıl üzerine çalıştık. Senaryonun 7 versiyonunu yazdım. Ama filmin bütçesi toparlanamadı. İngiltere rüyasından vazgeçtim, aynı hikayeyi Türkiye'ye uyarladım ve Türkiye'de yapımcı aradım. Yıllar içinde bir çok yapımcıyla sonuçlanamayan görüşmeler oldu. Memleketin tekrar eden ekonomik krizleri, araya giren başka işler vs derken, film ilk versiyonu yazdıktan 10 küsur yıl sonra ancak çekilebildi.

Filmografinize baktığımız zaman; Halit Refiğ’in yönettiği Teyzem veya Atıf Yılmaz’ın yönettiği Hayallerim, Aşkım ve Sen adlı filmlerin senaristliğini yaptığınızı görüyoruz. Böyle usta yönetmenlerle birlikte çalışmak ve bu filmlerin senaryosunda adınızın yazması sizin sinema hayatınızı nasıl etkiledi?

1985 yılında, Atıf Yılmaz'ın Adı Vasfiye seti hayatta asistan olarak çalıştığım ilk uzun metraj setiydi. Atıf Abi'den çok şey öğrendim. İş disiplini, merakı, fikren açıklığı, sette yarattığı barışcıl ve neşeli hava benim için hep örnek oldu. Halit Refiğ aynı şekilde. Bir de üzerimde insan olarak en çok etkisi olan Ertem Eğilmez'i anmam şart. Onunla sadece bir senaryo (Milyarder) çalıştık ama Teyzem'in hayata geçmesini sağlayan Müjde Ar'la birlikte odur. İki yıla yakın bir süre neredeyse her gece evine gittim, onun senaryo çalışmalarında, sohbetlerinde bulundum. Söylediği bir çok şey, şakaları, öğütleri, dedikoduları hala kulağımda çınlar. Bir senaryo yazarken "Ertem abi görse ne derdi" diye düşünürüm sık sık. Bu eski ustalarla çok genç yaşta tanışma ve çalışma şansı bulduğum için kendimi çok çok şanslı hissediyorum. 

Uzun metraj bir filmi hayata geçirirken uyguladığınız temel kurallar var mıdır, varsa nelerdir?

En önemli kuralım seyirciyi kandırmamak. Tabii hikaye anlatmak belli ölçüde bir kandırmaca, sihirbazlık içeriyor. Bazı şeyleri saklayıp, sonra gösteriyorsunuz. Asıl söylemek istediğiniz şeyi hiç göstermeyip seyircinin anlayışına bırakıyorsunuz. Ama temelde, anlattığım şeyler samimi dertlere dayanıyor. Seyirciyi tuzağa düşürmeye, manipule etmeye, kazıklayıp cebinden parasını almaya çalışmıyorum. Dert anlatmaya, dert ortağı olmaya uğraşıyorum. Bunun dışında da kurallarım var ama hepsi ikincil önemde sayılır. 

Bizim de Film Yapım ve Eleştiri adlı sinema topluluğumuzda sinemanın yapım kısmına ilgi duyan birçok arkadaşımız var. Bizim gibi film çekmek isteyen sinemacı adaylarına vereceğiniz tavsiyeler nelerdir, bu alanda tutkumuzu körükleyip kendimizi geliştirmek için ne yapabiliriz?

Hemen bütçeli işlerle piyasaya girmeye çalışmak yerine, kendi hayallerinizi elinizdeki küçük olanaklarla hayata geçirmeye çalışın derim. 9, Ara, Nar, Aşk, Büyü vs çok küçük bütçelerle, (çok kısa çekim süreleri, gönüllü çalışan ekip, kısıtlı kadro ve ekipman) çekilmiş işler. Sinemamızın önemli işleri Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim), Oyun (Pelin Esmer) vb gibi filmler de benzer mantıkla üretilmiş. Bu saydıklarımdan ayrı, dünya sinemasında sıfır bütçeli, piyasadan bağımsız pek çok ilginç iş var.  Bunları örnek alarak, "Ben elimdeki olanaklarla ne yapabilirim?" diye sorarak başlamak gerek. Uzun metraj da şart değil. Derdinizi kısa metrajla anlatmayı deneyin. Hikaye anlatma yeteneği tıpkı müzik kulağı gibi doğuştan gelen bir yetenek bence. Bazı insanda var, bazısında yok. Bizde ve dünyada piyasa, hikaye anlatma yeteneği olmayan ama güçlü "networking" ve pazarlama yetenekleri sayesinde yönetmen olmuş insanlarla dolu, onlardan olmayın. Bunlar daha çok başkalarının hayallerini canlandıran, ticari taleplere cevap veren teknik insanlara dönüşüyor. 

İlerisi için planlarınız neler, yakın gelecekte yeni projeler bizleri bekliyor mu?

Son iki buçuk yıldır Glasgow'da yaşıyorum. Burada geçen İngilizce bir senaryo yazdım: Mrs Kara Goes to Glasgow. Bir Türk kadının Glasgow yolculuğu. Buralı bir yapımcıyla (Nikki Parrott - Tigerlily Productions) iki yıldır üzerinde çalışıyoruz. Film Screen Scotland'dan geliştirme desteği aldı. Eğer bütçenin geri kalanı toparlanabilirse 2023 baharında çekeceğiz. İki Türk oyuncu olacak, kadronun kalanı buralı oyuncular.

Sofra Sırları filminin bu kadar ilgi görüp beğenilmesinin altında yatan temel sebebin, tamamen gerçeğin özünden beslenen detaylar taşıması olduğunu düşünüyorum. Bu filmi izlemiş olan ülkemizdeki her kadın, ufak da olsa kendine dair bir şeyler buldu. Buradan yola çıkarak aslında daha genel bir noktaya değinmek istiyorum; yaptığınız işlerde “gerçek” nerede konumlanıyor ve sizin için nasıl bir önem arz ediyor?

Sofra Sırları maalesef gişede büyük bir ilgi görmedi. Dediğim gibi ancak dijital platformlarda yer alınca seyirci buldu. Ama ulaşabildiği seyircide bir duygu birliği yaratabildi gerçekten. Çünkü taşrada, erkek egemen toplum içinde, sayısız kadının yaşadığı yalnızlıktan, kıstırılmışlık hissinden bahsediyor. Yukarıda seyirciyle ortak olabileceğimiz bir dert anlatmaktan bahsettim. Bu temelde, üstünde anlaşabileceğimiz ortak bir "gerçek"i, "hakikat"i yakalama çabası. Dünya yalanlarla dolu. Siyaset, ticaret hep yalanlar üzerine kurulu. Sanatçıların bir kısmı, güç ya da para için o yalanlara ortak olmayı seçiyor. Ben kendimce "hakikat" tarafında direnmeye uğraşıyorum. Maalesef seyircilerin de çoğu sinemayı bir kaçış yeri olarak kullanıyor, hakikat onlara ağır geliyor. Gerçek hayatta nasıl kendilerini kandıran siyasetçilere oy veriyorlarsa, gidip en toksik yalanlarla dolu, daha önce yüzlerce benzerini seyrettikleri berbat filmleri seyrediyorlar. Günlük hayatlarını, hayatın acı gerçeklerini biraz unutmak için... Ama bir cins seyirci var ki, senin ne anlatmaya çalıştığınla ilgileniyor, anlıyor, hatta üzerinde kendi fikrini geliştiriyor. Kimi filmlerim ya da senaryolarım için sosyal medyada ve gösterimler sırasında aldığım cesaret verici tepki ve yorumlar, beni 35 yıldır sinemaya bağlayan şey. 

Hikâyelerinizde kişisel dünyanızı yansıtan bir yönetmen misinizdir? Otobiyografik öğeleriniz olduğu hikâyelerinizde özdeşleştiğiniz veya kendinizi bulduğunuz bir karakter var mı? Hangi yönleriyle bu yansımayı buluyorsunuz?

Elbette. İlk senaryom Teyzem'den beri otobiyografik unsurlar filmlerimde sıklıkla yer aldı. Kendi hayatımdan ve deneyimlerimden çok beslendim. Hikaye-konu olarak benden uzak gibi duran filmlerimde bile benden çok şey var. Flaubert'in "Madame Bovary, benim" sözü çok ünlüdür. Ben de onu tekrarlayabilirim. Hemen hemen bütün karakterlerimin ağzından konuşan benim. En yakın örnek: Aşk, Büyü vs'nin açılışında yer alan Reyhan'ın yazdığı mektup yıllar önce sevgilime yazdığım bir mektubun parçası. Kozalak sahnesini adada aynen yaşadım, öyle yazdım. Filmde kendi aşklarımdan çok şey var. 

Teyzem filmi döneminin en iyi ve farklı psikolojik dram filmiydi belki de. Müjde Ar’ın muhteşem bir oyunculukla canlandırdığı kahramanımız Üftade bize kadının toplumsal yerini sorgulatıyor ve yaşadığı yalnızlığı bize çok iyi aktarıyor. Anlattıklarımı şu soruyla bağlayayım: Bu karakteri tanıdığınız bir insan üzerinden mi kurguladınız yoksa tamamen baştan mı yarattınız?

Teyzem, gerçek hayatta kendi teyzemin ve ailemizin yaşadıklarından esinlendi. Teyzem de filmdekine benzer yaşadı ve öldü. "Benzer" diyorum çünkü elbette yazarken her şeyi sıfırdan yeniden yazdım. Hiçbir şey filmde göründüğü gibi olmadı. Bir filmde, bir senaryoda dramatik yapıyı kurmak, çatışmaları bulmak en zor iştir. Çatışması doğru kurulmamış bir dramatik yapı çöker. Ben gerçek hayattan "dramatik yapı"yı, temel çatışmaları aldım. Bu da o sırada çok genç ve tecrübesiz bir senaryo yazarı olarak en büyük şansım oldu. Ama dediğim gibi filmdeki hiçbir olay, hiçbir karakter gerçek hayatın birebir taklidi değil, her karakter yeniden yaratılmış. Dolayısıyla anne tarafımdan "ailemizi kötü gösteriyorsun" diyen, filmi kötü eleştiren kimse çıkmadı. Hiçbir filmimde (ya da yazdığım herhangi bir şeyde) hayattan birebir kopya çekilmiş karakterler yok. Esinlenmeler olsa da, hepsi tamamen hayal ürünü, kurmaca. Bir çok gözlem, anı, yaşantı, arkadaşların sözleri, acılı ya da zevkli anlar, duygular bir araya geliyor ve sizin süzgecinizden geçip bambaşka bir şeye dönüşüyor. 

Bir sahnenin dramaturjisini nasıl yapıyorsunuz, kullandığınız kendinize özel yöntemler var mı? Varsa nelerdir?

Öncelikle yazdığınız, çektiğiniz her sahnenin kendi başına bir bütün olmakla birlikte aslında daha büyük bir bütünün, filmin dramaturjisinin parçası olduğunu unutmamak en önemli şey. Bütünsel bir bakış içinde, sahnenin öncesine ve sonrasına nasıl bağlanacağına çok dikkat ederek çalışmak gerek. Sahneleri tek tek çalışmaya gelince: Kendi kendime düşündüğüm şeyler haricinde, çoğu filmimde uzun bir prova süreci yaratmaya çalışıyorum. Aşk, Büyü vs için Ece ve Selen'le altı aya yakın prova yaptık. Bu provalarda yazarken aklınıza gelmeyen bir çok ayrıntı yakalayabiliyorsunuz. Diyelim bir karakter için yazdığınız bir diyalog var. Oyuncu "Bu kadın neden durduk yerde böyle bir laf etsin ki?" gibi bir soru soruyor. Yazdığınız şeyin sizi ve oyuncuları şaşırtması şart, böyle sorular sordurmayan bir metin sıradan bir metindir bence. O soruya cevap vermeye çalışırken, yazdığınız karakterin o ana kadar düşünmediğiniz bir tarafını keşfediyorsunuz. Oyuncular karakterlerin üç boyutlu haliyle karşınıza dikildiğinde birden sahne asıl anlamını kazanıyor. Filmin dramaturjisini sete çıkmadan önce, bu provalarda kuruyorum. 




Aşk, Büyü, vs'nin yolculuğu için başta ne tahayyül etmiştiniz akabinde neyle karşılaştınız? Filmin izleyicide bu kadar karşılık bulacağını öngörmüş müydünüz?

Artık tecrübeli sayılırım ama filmlere gelecek olumlu ya da olumsuz tepkiyi önceden tahmin edemiyorum. Daha doğrusu "kötü" olmuş bir işin başaramadığım yanlarını genelde görebiliyorum ama "iyi" bir şeyden asla emin olamıyorum. Aşk, Büyü vs için gelen olağanüstü olumlu tepkileri de tahmin edememiştim. Homofobik, sosyal medya trolü vb ufak bir azınlığı saymazsak seyirci filmi gerçekten sevdi. Bir çok film için kutlamalar, sevgi dolu sözler duydum ama ilk filmim 9'da bir de Aşk, Büyü vs'de aldığım tepkiler çok başkaydı. Bu tür bir duygu ortaklığı yakalamak çok zor, tecrübeyle sabit. 

Son olarak yazmanın bir yolculuk olduğu, filmde Reyhan'ın da yazmaya iyileştirici bir güç atfetmesini düşününce; yazarak ve yazdıklarımızı çözümleyerek kendimizi daha iyi anlamamızı, bunun da hayatımıza bir anlam katmasını bekliyor olmamız yanlış mı olur?

Sait Faik "Yazmasaydım çıldıracaktım" der bir hikayesinin sonunda. Aynı şeyi bütün hayatım için söyleyebilirim. Yazmasam herhalde şimdiye kadar çoktan çıldırmış olurdum. İlk senaryomdan başlayarak senaryolarıma, filmlerime hayatımı koydum. Başka bir iş yapamadığım için hayatımı sadece sinemada, televizyon ve reklam sektörlerinde, yazarak ve film çekerek kazandım. Ama yazmak, film yapmak benim için hiçbir zaman sadece hayatımı kazandığım işler olmadı, hayatımı kurtaran şey oldu. Hikayeler hayatıma bir anlam verdi, beni ben yaptı.


Bu röportaj Yaşar Üniversitesi öğrencilerinin çıkardığı online Artist dergisinin Temmuz 2022 sayısında yayınlandı: https://www.yumpu.com/user/artistdergisi

Monday 14 March 2022

Blue - Apichatpong Weerasathakul - Altyazı'dan.















Blue* 


Ümit Ünal**



Sometimes the noises of the night keep you up. Anxiety, another name for a cricket, keeps you up. Worries, the far away dogs barking, they keep you up. Creaking backdrops of school-plays you have seen keep you up. Those who are gone keep you up. Those who will never come back keep you up. Waiting keeps you up. Not waiting anything keeps you up. Patience hurts and keeps you up. Regret reeks, keeps you up. Shame itches, keeps you up. Words and looks planted in your mind keep you up. Silence keeps you up. Darkness keeps you up. A fire is lit in the darkness. It keeps you up. The fire is in you, burns inside your lungs and your heart. It doesn't burn you but it keeps you up. Sleep is the best escape but it is so far away, unreachable. Knowing, it keeps you up. 




*Apichatpong Weerasathakul, 2018, 12 mins.

**Chronic insomniac.


This piece was published in March 2022 issue of Altyazı magazine.
















Blue* 


Ümit Ünal**



Bazen gecenin sesleri, uyutmaz. Endişenin adı cırcır böceğidir, uyutmaz. Uzak köpekler kaygının sesidir, uyutmaz. Hayatının gıcırtılı müsamere dekorları, uyutmaz. Göçmüşler, geçmişler uyutmaz. Gelmemişler, hiç gelmeyecekler uyutmaz. Beklemek, uyutmaz. Hiçbir şey beklememek, uyutmaz. Sabır acır, uyutmaz. Keşkeler ekşir, fokurdar, uyutmaz. Pişmanlık kötü kokar, uyutmaz. Utanç kaşınır, uyutmaz. Kafanda çakılı kelimeler, zihnine kazınmış bakışlar uğuldar, uyutmaz. Sessizlik, uyutmaz. Karanlık, uyutmaz. Karanlıkta bir ateş yanar. Uyutmaz. Ateş senin içindedir, ciğerlerinin, kalbinin içinde yanar. Yakmaz ama uyutmaz. Uyku kaçılacak en güzel yerdir ama çok uzaktadır, ulaşılmaz. Bilmek, uyutmaz. 



*Apichatpong Weerasathakul, 2018, 12 dk.

**Müzmin uykusuz. 



Bu yazı Altyazı dergisinin Mart 2022 sayısında yayınlandı. 

Thursday 6 January 2022

"Ben Kimim, neredeyim?" - Fotoğraflar: Ümit Ünal - 9 Dergi'nin Kış sayısından.

Bu yazı ve Instagram'dan Ahmet Elhan'ın seçtiği fotoğraflarım, 

2022 Ocak ayında 9 Dergi'nin  Kış sayısında yayınlandı:

https://www.9dokuz.com/yil-1-sayi-4 


"Ben kimim, neredeyim?"


Eski filmlerde çok tekrar eden bir sahneydi: Bayılan biri kendine geldiğinde ilk sorusu "Neredeyim?" olurdu. Hangi filmdi hatırlamıyorum ama komik bir sahnede oyuncu "Ben kimim?" sorusunu da eklemişti: "Ben kimim, neredeyim?" Ne zaman şaşkınlığa düşsem ben de şaka yollu böyle derim. Tabii bu soru cidden sorulursa, cevap vermek o kadar kolay olmayabilir. 


Kendimi bildim bileli dünyayla bir derdim oldu: Sanki insan kardeşlerimle aramda ölçemediğim bir boşluk vardı. İnsan ilişkilerini tam anlamıyordum. Çoğu insan arasında son derece doğal gelişen gündelik sohbete katılamıyordum. "Ben de sizdenim" demek istiyordum ama derdimi anlatamıyordum. Güzel konuşan, sözünü dinleten insanları hep kıskandım. Onlardan olamadığım için, çocukluktan beri hep hikayeler uyduran, yazan ve bazen çizen biri oldum. Aslında kimse sormasa da, hep "Ben kimim, neredeyim" sorusuna cevap arıyordum sanırım.


Uzun süre ne yaptığımı bilmiyordum ama 16-17 yaşımda sinema okuluna girdiğimde hayatım değişti. Sinemacı olmak o güne kadar evden kaçıp sirke katılmak kadar çılgınca, ya da aynanın öbür tarafına geçmek kadar imkansız bir şeydi. Okulu çok sevdim. Çok okudum, yazmaya çalıştım, kısa filmler çektim. Üçüncü sınıftayken, teyzem öldü. Bu ölüm beni çok sarstı ve bu sarsıntıyı okulun son yılında bir senaryo biçiminde anlatmaya kalktım. Büyük bir acı ve kayıpla, geçmişle, aileyle, çevremizde akıp giden hayatla başa çıkma yolum buydu. Bu senaryonun hayata geçmesi için çok çabaladım. Şans da yardım etti, doğru insanlarla tanıştım ve 1986'da ilk senaryom Teyzem çekildi. Birden "aynanın öbür tarafına" geçtim. Sonra 35 yıl geçti, bir baktım  ki bir sürü senaryo, kitap yazmışım, filmler çekmişim.


Fotoğraf sanatını bilmeden yönetmen olunamaz ama fotoğraftan çekinmiştim hep. Fotoğrafın teknolojiyle çok içiçe geçmiş olması, makineler, karanlık odalar, tanıman ve hükmetmen gereken onca teçhizat biraz gözümü korkutmuştu. Kendi fotoğraf makinem hiç olmadı. Grafiker olarak çalıştığım kısa bir dönem, bolca karanlık oda işi de yaptım ama karanlık odam da olmadı. 


Derken "akıllı" telefonlar geldi. Cebimize sığabilecek fotoğraf makineleri. Cebe sığan, cepten çıkan bir dünya. Artık yazar gibi fotoğraf çekmek mümkündü. Bir anda kendimi sürekli fotoğraf çekerken ve bunları "sosyal medya"da paylaşırken buldum. İki resim sergisinin ardından ilk kez bir fotoğraf sergisi açtığımda, meslekten fotoğrafçı olmadığım ve sadece cep telefonuyla fotoğraflar çektiğim için, serginin adını "Cebimden Fotoğraflar" koyacaktım. Sonra Asaf Halet Çelebi'nin mükemmel bir şiiri karşıma çıktı, oradan bir alıntı koydum afişe: 


"bir cebim var ki

karanlıktır

oradan oyuncak güneşler

bahçeler ve denizler çıkar."

 

Yıllar içinde hayatın her anından ufak gözlemler paylaşmak bir tiryakilik oldu benim için. Çünkü yaşadığım şehirlerin manzaralarını ve gözden uzak köşelerini, gittiğim başka şehirlerin sokaklarını ve duvarlarını, kendi vücudumun, sevgilimin vücudunun çok yakın görüntülerini, evdeki tanıdık nesneleri ve gün içinde ışığın değişimlerini, başka evleri ve odaları, gördüğüm başka sanat yapıtlarını, bitkileri ve onların büyüleyici ayrıntılarını karelemek dışında müdahale etmeden yakalamak ve onları herkese göstermek "Ben buyum, buradayım" demenin anlık yolu oldu. Ben kimim bilmiyorum, cevabı ben de sürekli arıyorum. Ama işte ben buyum, bunları gördüm, buyum ve merak etmeyin iyiyim, buyum ve buradayım, burada, burada ve buradayım.