Sunday, 15 May 2016

Express- Mayıs sayısından: Gregor'un Kanatları - Yücel Göktürk'le söyleşi.




Senden yeni bir film beklenirken bir sergi çıkageldi. Ressamlığın bilinmiyordu.
Ümit Ünal: Çizmek, boyamak kağıtla hemhal olmak kendimi bildim bileli çok sevdiğim bir şey. Küçükken hep bir şeyler çizer dururdum, ressam olmayı hayal ederdim. Annem oğlunun yeteneğini pratik bir işe yaratmaya çalışan tüm anneler gibi “Tekstil desinatörü” olmamı isterdi. Sonra üniversite sınavında Ege Üniversitesi –sonradan adı 9 Eylül oldu– GSF Sinema Bölümü'nün tanıtımını okuyunca, “Aa, sinema bölümünde okumak diye bir şey varmış” dedim. 1980'lerin başı, o sırada sadece üç sinema okulu vardı memlekette, biri de İzmir'deydi. Sinema okumak aykırı bir fikirdi. Ama sıralamada en yukarıya yazdım ve kazandım. İlk yıldan itibaren de aslında ressam değil sinemacı olduğuma, sinemada kendimi bulduğuma inandım. Sonraki otuz yılda enerjimin çoğu çizmekten çok yazmaya ve film çekmeye gitti. Ama çizmek, hep bir yan uğraş olarak sürdü.


Mahlûkat Bahçesi nasıl doğdu?
Bir buçuk yıl önce her açıdan sıkışık bir ruh hali içindeydim. Param yoktu, işler iyi gitmiyordu. Daha çok evde oturuyordum, geniş vaktim vardı. Bir arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak fil kafalı bir adam çizdim. O çok beğenince oturup birkaç mahlûk daha çizdim. Açıkçası, durduk yerde, “out of the blue”, bu mahlûklar çıkmaya başladı. Bir-iki derken bundan bir seri olabileceğini düşündüm ve sosyal medyada paylaşmaya başladım. Önceleri esprili bulduğum tipik sözlerden yola çıkıyordum. Derken zaman geldi, hayat espri kaldıramayacak bir hal aldı. Bombalar patladı, insanlar öldü... Benim mahlûklar da sustu. Günlük tutar gibi, hemen hemen her gün çizdim. Hepsi göstermeye değer olmadı elbette, yarıya yakını çöp oldu. Sonra birgün Instagram'da desenleri bulan Zeki Coşkun aradı ve sergi fikrini açtı. Sonra devreye “Istanbul Concept” ve “Joint Idea” girdiler. Bu sergiye vardık. Bu arada, film bekleyenler varsa gerçekten, ekleyeyim: Bu yaz Sofra Sırları adında bir uzun metraj çekiyorum. Uzun zamandır üstünde çalıştığımız bir proje, nihayet gerçekleşiyor.
Serginin adı da ve işlerin de Borges’i ve Düşsel Varlıklar Kitabı’nı çağrıştırıyor. Nasıl bilirsin Borges’i?
Hayranıyım elbette. Hemen hemen her şeyini okudum. Anlat İstanbul'un ve son kitabım Işık Gölge Oyunları'nın başında Borges'den alıntılar var.
Neydi onlar?
Anlat İstanbul'un başında The Plot / Komplo hikâyesinden “Kader tekrarlara, çeşitlemelere, simetriye düşkündür” cümlesi. Bir manada, Anlat İstanbul'un bir buçuk saatte anlatmaya uğraştığı şeyi tek cümlede söylemiş geçmiş. (gülüyor) Işık Gölge Oyunları bir otobiyografi olduğu için, hatırlamanın hüznüyle ilgili bir kıta çaldım Borges'den. Yağmur, La Lluvia şiirinin ilk kıtası: “Nihayet ferahlıyor akşam aniden/ Dışarda usul usul yağmur yağıyor/Yağıyor mu, yağmış mı? Yağmur daima / Geçmişte yaşanan bir şeydir zaten.” Çevirisini İngilizceden ben yaptım. Türkçede sanırım yok. 
Bir Borges hikâyesini film yapmak istesen hangisini seçerdin?
Çoktandır böyle bir hayalim var: Ölüm ve Pusula hikâyesini İstanbul’da geçen bir polisiye kara film yapma hayali kuruyorum. Biraz Seven filmine benzeyen çok güzel bir polisiye hikâye. Olay Buenos Aires’te geçiyor, ama İstanbul’a da coğrafî, tarihî, atmosferik falan, her açıdan acayip yakışır. Borges denince benim çenem açılır: Düşsel Varlıklar Kitabı’nın özgün adı Manual de Zoologia Fantastica, Fantastik Zooloji Kılavuzu. Kitaba göz attığınızda en çarpıcı olan şu: Bütün uygarlıklar boyunca insanlar yarı hayvan-yarı insan varlıklara kafayı takmış. Minator’dan Sfenks’e, Yunanlılar, Mısırlılar, Sümerler, her eski uygarlıkta benim mahlûkların ataları var. Benimkiler tabii onların bir çeşit parodisi. (gülüyor)

Borges’in Düşsel Varlıklar Kitabı’ndan söz edip Foucault’yu anmamak olmaz. Malûm, Kelimeler ve Şeyler varlığını Borges’in John Wilkins’ın Analitik Dili adlı öyküsüne borçlu.(1) Foucault’yla aran nasıldır?
Foucault konusunda cahil sayılırım. Bir ara, memlekette “panoptikon” kelimesinin geçmediği entelektüel sohbet yok gibiydi, merak edip nedir diye biraz baktım. Foucault üzerine yazılmış birkaç makale okudum. Biraz da Cinselliğin Tarihi’ni okumaya gayret ettim. Ama üzerine uzun uzun konuşamam. “Toplumsal cinsiyet” meseleleriyle ben de çok ilgiliyim. Türkiye'nin en zehirli hastalıklarından birinin “erkeklik” olduğunu düşünüyorum. Çok ciddi, nobran, saldırgan, el koyucu ve sahiplenici, aynı zamanda çok korkak ve paranoyak bir erkek kafası doğuştan itibaren bu ülke erkeklerine zorla monte ediliyor. Öğretilen erkek rolünü kabul eder ve babalar, abiler, amcalar gibi olursanız rahat ediyorsunuz. Olmazsanız, hayatınız cehenneme dönüyor. Bence bu ülkede yaşayan bir sanatçı öncelikle bu “erkeklik” dairesinin dışına çıkmalı, bu zehirli “erkeklik”le hesaplaşmalı. Öğretilen erkeklik –ve cinsellik– kalıplarını sorgulamadan kabul eden ve işlerine yansıtan bir sanatçı daha baştan kaybeder. Bu noktada sergiyi izleyenler neden Mahlûkat Bahçesi'ndeki her mahlûk erkek ve konuşanlar neden hep gayet eril bir dil kullanıyorlar diye sorsun isterim. “Bahçe”nin dertlerinden biri memleketimizin erkek rolleri ve onların dili çünkü.
Mahlûkat Bahçesi'nin esin perileri arasında Borges’ten başka kimler var?
Bosch, Kafka, Goya, Max Ernst, Topor.. hepsinin etkisi var. Mehmet Siyah Kalem ve Karagöz'ün de. Hafızamdaki kimbilir daha kimlerin, nelerin tabii...
Topor’a bir mim koyalım istersen. Türkçede iki kitabı var, “Joko’nun Doğum Günü” ve “Masanın Altında”. Ama Topor dendi mi ilk akla gelen Polanski’nin sinemaya aktardığı “The Tenant” (Kiracı) romanı galiba. Malûm, ayrıca yönetmenliği var.
Topor'u yazarlığından önce çizer olarak tanıdım. 80'lerde İzmir'de Alman Kültür'ün güzel bir kütüphanesi vardı. Almanca bilmiyorum, ama orada oturup sanat kitaplarını, dergileri karıştırmayı severdim. Orada bir Topor albümüyle karşılaşmıştım. Büyülenmiştim çizimlerinden. Yazarlığından sonra haberim oldu. The Tenant tabii mükemmel bir film. Polanski'nin binanın karşı tarafına gidip sonra kendi odasına bakıp kendini gördüğü sahne! Bir yerde yabancı olmak ancak The Tenant kadar güzel anlatılır. Benim de İngiltere'de bir “yabancı” olarak yaşama tecrübem oldu. Bütün referanslarım, okuduklarım oralara ait, dili de iyi biliyorum, her şey tamam, yaşarım burada, diyorsun. Ama çevrendeki insanların gündelik yaşama adetleri, yazısız kuralları, dilin nüfuz edemediğin yerel nüansları, her topluma özgü yabancıyı dışlayan “bünye”, bunların hepsi birden duvar oluyor çevrende. Yabancı bir ülkede turist ya da geçici süreli olarak değil de hayatını orada kurmak için yaşamaya çalışıyorsan, birden “Kiracı” olarak bulabilirsin kendini. Gerçi kendi memleketimde de kendimi hiçbir zaman “yerli” gibi hissedemedim, buralarda da bir çeşit “Kiracı”yım, o ayrı. (gülüyor)

Topor’un “esrarengiz” yönetmen Jodorowsky ile işbirliği, “Panic Movement” hareketi var bir de...
Jodorowsky'yle geç karşılaştım. Kendi filmlerini çok ilginç buluyorum elbette. Ama Dune projesini nasıl tasarladığı, nasıl çekemediği, projenin storyboard aşamasında bile ne etkiler yaptığını anlatan bir belgesel var, (Jodorowsky's Dune) bence bir klasik. O çekseydi David Lynch'den daha güzel bir Dune yapacaktı sanırım.

El Topo’ya ne diyorsun, kült addedilmesini neye bağlıyorsun? John Lennon’ın çok beğenip dağıtımına destek vermesi sayesinde dünya çapında tanındığı söylenir.
Jodorowsky, Topor ve Arrabal'la birlikte kurdukları “Panic Movement”ın ilk performansında sahnede soyunup iki keçiyi kesiyormuş, seyircilere canlı kaplumbağalar fırlatıyormuş. El Topo'da da buna benzer peşpeşe hamleler var. Zengin göndermelerle dolu, şok edici görüntüler galerisi. Herkesin meşrebince bir şey bulabileceği, kendince bir yorum getirebileceği sarsıcı bir rüya gibi. Tabii kendi zamanı içinde değerlendirmek lâzım. Bugünün seyircisi hiçbir şey karşısında şoka uğramayacak hale geldi. Perdede kafalar uçup beyinler dağılırken pop-corn yiyebiliyor. Bugün bilgisayar oyunu dünyasından çıkıp gelmiş genç bir seyirci El Topo'yu sıkıcı bulup burun kıvırabilir. Ama kendi döneminde izleyenlerin bir hayli sarsıldıklarını hayal edebiliyorum. Jodorowsky bence Bunuel’den bir hayli esinlenmiş. Ama daha çok Endülüs Köpeği döneminden. Endülüs Köpeği'nde genç Bunuel ayın önünden bir bulut geçerken, bir kadının gözünü usturayla kesiverir. Bugün bile ilk seyredişte insan irkilir. Bunuel'in sonraki filmlerinde “şok” daha derinde gizli, “görsel bir tokat”tan çok filmin sonunda, filmin bütününden çıkan, çok daha kalıcı bir zihni sarsıntı yaşıyorsun onun filmlerinde. 
Bunuel sinemasının senin gönlündeki yeri ne?
Bunuel benim için ilah mertebesindeki birkaç yönetmenden biri. Büyüyünce onun herhangi bir filmi kadar cesur, olgun ve özgün bir film yapabilirsem çok mutlu olurum.

İstanbul Art News’daki söyleşide “fil en sevdiğim hayvandır” diyorsun. Filin hangi özellikleri seni cezbediyor?
Filin cüssesine, o azametine rağmen sakinliğine, her şeyi yiyebilecekken otobur oluşuna... Söylenti mi, gerçek mi, emin değilim ama, hafızasına, her şeyine bayılıyorum. Şekli çok güzel bir kere, oyuncak gibi sevimli. Yurt dışında yavru bir fili yakından gördüm ve dokundum, inanılmaz bir mahlûk. Canetti'nin çok güzel bir lafı var, diyor ki: “Ne zaman bir hayvana dikkatlice baksanız, içinde bir insan olduğu ve sizinle dalga geçtiği hissine kapılırsınız.” O hisse en çok kapılabileceğin hayvan fil bence. (gülüyor)

Bir sinemacı olarak kafası fil, gövdesi insan bir mahlûk resmi yapman ister istemez David Lynch’in kült filmini çağrıştırıyor. Fil Adam seni etkileyen filmler arasında mıdır?
Fil Adam tabii ki büyük bir film, ama David Lynch filmleri içinde Fil Adam'dan çok Eraserhead'e çarpılmıştım. Gördüğüm en ürkütücü filmlerden biri. O yavru hayvana ya da mahlûğa dönüşen bebeği unutmam mümkün değil. Korkudan ikinci kere seyredemedim, şimdi seyretsem aynı şekilde yamulur muyum bilmiyorum, ama 90'larda ilk gördüğümde cidden etkilenmiştim. Ama bunun dışında dev bir David Lynch hayranı sayılmam.

Senin “aynada selfie çeken maymun”un, “Rüyalarımı kimseye anlatmam. Başkalarının rüyaları hep korkunç gelir insana” demesine de bir mim koyalım. Perec’in Karanlık Dükkân diye bir kitabı var, rüyalarını anlatıyor.
Perec'i çok severim. Yaşam Kullanma Kılavuzu çok büyük bir kitap. Bir ara dönüp dönüp değişik yerlerinden tekrar tekrar okuyordum, uzun zamandır bakmadım özlemişim. Karanlık Dükkan’ı okumadım. Benim maymunun dediği laf, kendi lafım. Kimsenin rüyasını dinleyemem gerçekten. En masum rüyalar bile ürkütücü gelir. Bu yüzden Inception'ı bir tür korku filmi gibi seyrettim. Alice Harikalar Diyarında kadar tekinsiz atmosferi olan kitap pek azdır. En “neşeli” anları bile hafif ürkütücü. Borges'in Fantastik Zooloji'de Cheshire Kedisi’nden bahsetmesi boşa değil. Gülümseyerek konuşan bir kedi. Yavaşça silinir, ortadan kaybolur. Ama gülüşü havada asılı kalır.
Kedi demişken Kafka’nın hayvanlarından bahsedelim biraz da. Yarısı kedi, yarısı kuzu bir hayvanı var Melezleme adlı kısa öyküsünde. Vaktiyle haftalık Express’te “kaplan sosyaldemokratlar”a ithafen dilimize doladığımız bir yaratık... (2)
Kısa ama çok çarpıcı bir hikâye o. Ama orada hikayenin kahramanı o yarı kedi, yarı kuzu mahlûk değil, sahibi. Kuzu-kedinin neler düşündüğünü bilemeyiz. (gülüyor)

Onu bilemeyiz ama, sahibi biraz Can Yücel’in ünlü şiirindeki gibi düşünüyor galiba: “Babamla konuşurduk siyasetten miyasetten / Oğlum beni öldüreceksin derdi / Şimdi ne babam kaldı, ne CHP / Kendimden başka öldürecek.” Kafka’nın yarı kedi-yarı kuzu meselini vesile edip CHP’yi konu edelim mi?
CHP bir seçmen olarak bana ve benim gibi milyonlarca insana ne demek istiyor? Bilmiyorum. Son 14 yıldır iktidarı elinde tutanların en büyük gücü bence şu: Gayet net bir içerikleri, mesajları var. “Biz buyuz!” diyorlar. Onlardan önce sağdan ya da soldan hiçbir parti onlar kadar açık bir içerik sunamamıştı. Muhalif konumdaki CHP ise Kafka'nın melez mahlûğu gibi, net bir tarifi yok, vaadi, mesajı yok. Son olay: İktidar HDP milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmak istiyor, “meclisin önünden bile geçemeyecekler” diyor. Olay dün gece (2.5.2016) utanç verici bir şiddet gösterisine dönüştü herkesin gözü önünde. Ana muhalefet CHP de, koyu CHP'li bir çok insanı utandıracak şekilde şiddete seyirci kaldı, öneriye destek verdi. Ne yapıyorlar? Neyi hesaplıyorlar? Anlaşılmaz! Ya ne yapmak istediklerini anlatamıyorlar, ya da belki ben göremiyorum. Herhalde koskoca partiyi yönetenler kendi var oluşlarına aykırı hareketlere kalkışmayacak kadar sağduyu sahibidir, değil mi? Değilse durum gerçekten feci demektir. 
Kafka’ya dönelim... En ünlü yaratığı Değişim'deki hamamböceği. Kafka'nın yayıncısına "sakın kitabın kapağında ilüstrasyon kullanmayın" dediği halde, birçok baskısında bir böcek çizimi olmasına ne demeli?
Kafka'nın böcek görseli istememesi çok anlaşılır. Çünkü hikâye final sahnesine kadar sadece “böceğin gözünden” anlatılıyor. Yalnızca kahramanın bakış açısından çekilmiş bir film gibi. Gregor kendisine dışarıdan bakamıyor. Tam olarak neye dönüştüğünü göremiyor. Kafka belli ki bilinen bir adı, görseli olan bir böcek hayal etmemiş. Okuyucu da böceği kafasında tam canlandırmasın, böcek belirsiz kalsın istemiş. Çünkü öylesi daha ürkütücü. Ama bunu anlamayan bir sürü yayıncı, editör kapağa bir hamamböceği oturtmaya bayılır. Hikâyenin filmini yapsaydım, tüm filmi Gregor’un gözünden anlatırdım. Böceğin ayakları belki görünürdü, ama tüm gövdesi –belki bir iki yansıma ve gölge hariç– hiç görünmezdi. Final sahnesine kadar öznel açı kameradan asla çıkmazdım.

Gregor Samsa’nın gözünden dünya nasıl görünüyor?
Değişim kendini değersiz hissetmek, ailene, en yakınlarına bile yabancılaşmak hakkında. Çok ciddi bir hastalığa yakalanabilirsin, sevdiğinden ayrılabilirsin, aklını, hayata ilgini, işini, paranı kaybedebilirsin, ya da bir böceğe dönüşebilirsin. Kafka kendini bir böcek gibi hissetmene yol açacak ne varsa hiçbirini anmadan, hiçbir sebep, belirti koymadan böcekleşmiş bir adamı anlatıyor ve bütün o durumları anlatmaya yarayacak bir metafor yaratıyor. Demin Kiracı’dan bahsettik, o da bence Değişim’den çok etkilenmiş bir hikâye. Tutucu insanlarla çevrili bir ortamda kendisini çok değersiz, yabancı hisseden bir adamın kendini yok edişi. Şimdi belki iddialı kaçacak ama, şunu demeden duramayacağım: Bence bu değersizlik ve yabancılık hissi bir sanatçı için olmazsa olmaz bir şey. Kendisini hayatta en az bir kere Gregor Samsa gibi yabancı ve değersiz hissetmemiş biri sanat manat yapamaz. “Sanat”ı eğlenceden, iletişim endüstrisi ürünlerinden ayıran şey bence bu. Ruhen, kimsenin gitmediği kadar uzak, çorak, yabancı bir yere gidip dünyaya ve insanlara oradan bakabilmek. Kendini bir hiç olarak hissedebilen insanların yaptığı bir şey sanat. O yabancılaşmayı yaşamamış, “en dibi” görmemiş bir sanatçı gerçek bir derinlik yakalayamaz. Zanaat açısından başarılı, iyi eğlencelikler üretebilir, bu da çok zor iştir, iyisi de gerçekten iyidir. Ama, diyelim Değişim gibi bir hikâyeyi yazabilmek için, insan ruhunun daha önce gidilmemiş yerlerine gidecek cesaretiniz olması lâzım. Sanatta belirleyici ayrım ticarî/sanatsal, popüler sanat/yüksek sanat, vs. değil, belirleyici ayrım aslında bu bence. Dibe vurmak... Kendi değerini unutmak, belki hiç bilememek...

Nabokov’un Kafka’nın böceğinin tarifini ve ayrıntılı çizimini yapmasını nasıl yorumlamalı?
Nabokov’un Kafka’nın böceğinin detaylı tarifini ve çizimlerini yapması, aynı zamanda bir böcek bilimci olan Nabokov'un, Kafka'nın tasarımı üzerinde bilimsel inceleme yapmasıdır, kapağa böcek koymak gibi Kafka'nın ruhuna ihanet sayılmaz. Nabokov'un Değişim çözümlemesini okumayan varsa, hemen okusun isterim. Makalenin bir yerinde Gregor'un aslında kanatlı bir böceğe dönüştüğünü anlatır: “Tuhaf olan, böcek Gregor sert sırt kabuğunun içinde kanatları olduğunu hiç bilemez. Bu gözlemi, hayatınız boyunca hatırlayın: Bazı Gregor’lar, Joe'lar, Jane'ler kanatları olduğunu hiç bilemez.” Bu kısmı ilk okuduğumda gözlerim dolmuştu. Nabokov'un Değişim incelemesini de içeren Edebiyat Dersleri başucu kitaplarımdan biri. Yıllar önce Ada Yayınları baskısı elimde parçalandı, yakınlarda da İletişim'den çıktı. Senaryo derslerimde mutlaka okunması için saydıklarımdan.

Senin en çok ilgini çeken, üzerinde en çok düşündüren Kafka hayvanı hangisi?
Herkesin hayatında “metafor”la tanıştığı bir an vardır. “Aa, bu gördüğüm, okuduğum aslında sadece ‘bu’ demek değil, ‘başka bir şey’ demek” dersin ve hikâyelerin arkasına bakmaya başlarsın. Bu an benim için Kafka'nın Yuva hikâyesiyle oldu. Yuva’da Kafka bir köstebeği konuşturur uzun uzun. Onun yeraltındaki yuvasını nasıl özene bezene yaptığını, labirent gibi düşmanları şaşırtacak yollarla nasıl güvenlik sağladığını okuruz. Yuva'nın kahramanı köstebeğin en korktuğu şey sonsuz güvenli yuvasında bir yırtıcı hayvan tarafından kıstırılıp yenmektir. Her önlemi alır, ama bu korkudan kurtulamaz. Okulda bir hocam, Ahmet Sipahioğlu, “Sizce bu köstebek sadece bir köstebek mi? Kafka ne demek istiyor burada?” diye sordu derste. Biraz düşününce, elbette değil dedik. Kafka aslında bir insanın hayatını ince ince kuruşunu, işini, evini, çevresini düzenleyişini ve her şeye rağmen paranoyakça bir güvensizlik evreninde yaşayışını anlatıyordu. Bu da Değişim kadar çarpıcı bir metafor aslında. Çevrenize bakınca –bazen de aynaya– çok görürsünüz o köstebeklerden.
Bir de “Hayatım nasıl da değişti, ama aslına bakarsanız temelde her şeyiyle aynı” diye başlayan Bir Köpeğin Araştırmaları vardır. Köpeklerin hayatına insanî bir gözle bakan yaşlı bir köpeğin hikâyesi. Özellikle sanatçılardan, “uçan köpekler”den bahsettiği bölüm nefis. Kafka görsel olarak yarı insan-yarı hayvan mahlûklar tasarlamıyor. Ama Gregor tam da bir yarı insan-yarı böcek. Değişim çok yavaş gerçekleşiyor. Gregor sabah uyandığında böceğe dönüşmüş buluyor kendini, ama bundan çok, “treni kaçırdım, işe geç kaldım” diye endişe ediyor. Bir Köpeğin Araştırmaları’ndaki köpek de insanlaşmaya doğru giden, insan gibi düşünen bir köpek. Sadece Kafka ve Borges'i kendi dillerinden okumak ve gerçek inceliklerine varabilmek için Almanca ve İspanyolca öğrenmek isterdim.

Senin hindi “Bazı büyük düşünceler 140 karaktere sığmıyor” diyor. Kendisiyle anlaşamayacağız... 
Hindi büyük düşünür. (gülüyor)
Twitter “elektronik haiku” bir bakıma. Ya da “telgraf yeniden icat olundu” diyebiliriz. Bütün büyük düşünceler 140 karaktere sığdırılabilir pekâlâ. “140’a sığdırılamıyorsa büyük değildir” desek “baba hindi” kızar mı bize?
Desenin konusu aslında Twitter'dan çok, kendini gereğinden fazla ciddiye alan insanlar. Memleketimizde onlardan mebzul miktarda var. Antropolog Kate Fox’un Watching English (İngilizleri Gözlemek) adında bir kitabı var. Orada İngilizleri tarif eden en önemli özelliğin, kendileriyle sürekli dalga geçmeleri, her şeyin ciddi ciddi mizahını yapmaları, her şeyi biraz hafife almaları olduğunu söylüyor. Orada kendini çok ciddiye almak ayıp neredeyse. Bunu orada yaşarken seziyordum, ama asıl kitabı okuyunca anladım: Mesela bir İngiliz ciddi ciddi “Hava çok soğuk” bile demez, “Biraz serin, değil mi?” filan der. Bizim memleketimizde ise eğilim “Hava yüreğimdeki ateşi donduracak kadar soğuk” demek. (gülüyor) Her şey dramatik, herkes çok ciddi. Böyle konuşursa daha ciddiye alınacağını sanan çok “baba hindi” var. Twitter da onların en çok sahne aldığı yer. Sabah yataktan kalkınca herkesin aklına gelebilecek fikirleri büyük bir ciddiyetle ve kusturucak kadar baygın bir edebi dille sıralamaya bayılıyorlar. Politikayı, dış politikayı, savaşları, aşkları, sinemayı, edebiyatı, çayı, her şeyi onlar biliyor. Türkiye aynı zamanda herhangi bir konuda “Bilmiyorum” demenin zayıflık sayıldığı bir ülke. Biraz önce “Foucault konusunda cahilim” dedim diye pişman oldum içten içe, bizde bildiğin-duyduğun kadarını sağını solunu gözetmeden, çok emin bir tavırla sallayacaksın. Aslında ben de sık sık kendimi iki kadeh sonrası bilgisayar başında aforizmamsı şeyler yumurtlarken, bilgiç görünmeye çalışırken buluyordum. Önce içip tweet atmayı bıraktım, sonra da utanıp silmeye başladım çoğunu.
Bardağın boş tarafı öyle, ama dolu tarafını es geçmeyelim.
Elbette sosyal medyanın insanlara sağladığı büyük bir özgürlük hissi var. Hele benim gibi, günlük hayatta, mesela telefonda rahat konuşamayan biriyseniz, kendinizi yazıyla daha rahat ifade ediyorsanız, bir süre sonra mail, chat, sosyal medya tek iletişim tercihi haline gelebiliyor. Bir dönem internette chat yapmayı, normal sohbete tercih eder hale gelmiştim. İtiraf edeyim, hala internet bağımlısıyım. Azaltmaya çalışıyorum. Orada tam manasıyla “sanal” ama çok da gerçek bir şey var. Kitaplar gibi, dışarıdaki hayattan daha gerçek. Orada konuşurken daha özgürsün. En azından öyle sanıyorsun. Tabii bahsettiğim özgürlüğün ciddi sınırları da var. Birincisi, söylediğiniz her şey kayda geçip, aleyhinize delil olarak kullanılır hale geliyor. Kendi elinizle, kendinizi devlete, polise ya da daha hafifi, paparazzi cinsi tüm izleyen gözlere teslim ediyorsunuz. Başıma bir iki kere geldi, tweetlediğim lafları magazin sayfalarında “haber” olarak gördüm. İkincisi, çok sayıda ölçüsüz, münasebetsiz insan var. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada. Adamın biri geçen gün Papa'ya Hristiyanlık dersi veriyordu. “Onu öyle demezler, git İncil'deki bilmemkaç numaralı duayı oku” diye tweet atmış. Papa’ya! Ama yurtdışıyla buranın farkı, orada Papa'nın kendisi dahil, çoğunluk bu zavallıya güler geçer. Burada yazan, okuyan herkes çok ciddiye alıyor ve başına bela oluyor. Her konuda sonsuz ukalâlığın haricinde, söylediğiniz bir şeyi, en kişisel, atıyorum, “kuru fasulye severim” lafını bile yanlış anlamayı başarıp hakaretler sıralamaya başlayanlar var. Geçen yıl beni Twitter üzerinden Adana Büyükşehir Belediye Başkanı’na ve MHP’ye şikayet edip “Bu adamı niye Altın Koza jüri başkanı seçtiniz?” diyen birileri bile çıktı. Çok tuhaf. Şaka gibi geliyor, ama değil. Orada yazdıkları yüzünden hedef gösterilen, işini kaybeden, mahkemeye “düşen” insanlar var. O yüzden açıkçası eskisi kadar çok ve açık açık yazmıyorum Twitter’da. Fikirlerimi senaryolara, hikâyelere saklıyorum. Paparazzilere “haber” malzemesi vermiyorum. Sosyal medyada daha çok gırgır geçiyorum, desenleri, kedimin ve başka hayvanların fotoğraflarını, dinlediğim şarkıları, vs. paylaşıyorum. Ama işte, facebooktwitterinstagram olmadan da duramıyorum. Daha önce de söyledim, sosyal medya olmasaydı Mahlûkat Bahçesi sergisi olmazdı. Büyük ihtimal kendi kendime çizer çizer, bırakırdım bir süre sonra. Oralarda paylaştığım desenleri sevip, cesaret verenler çok olduğu için sergi fikri doğdu. Sergiye önayak olan Zeki Coşkun da beni önce internette buldu.
Bardağın dolu tarafından devam edelim. Haber alma-haberdar etme, eylem-kampanya örgütleme işlevi bir yana, edebiyattan sinemaya, müzikten felsefeye, ekonomiden politikaya birçok alanda paslaşmaya, bilgilendirmeye, tartışmaya zemin oluyor. Devasa bir forum. Herkesin söz alabildiği, herkesin kendi “publicum”unu, “izlerçevre”sini oluşturabildiği bir mecra. Uzmanların, kanaat önderlerinin “sıradan vatandaş” karşısında yaya kalmaları ayrıca eğlenceli. Ve tabii mizah boyutu... Halk dehası diye bir şey varsa, bugün başlıca mecrasının Twitter olduğunu da söyleyebiliriz. 140 karakter de haiku’yla yarışan nefis bir icat... Kaptırdık gidiyoruz, övgünün dozu kaçtı mı yoksa?
Kaçmadı, aslında dediğin gibi. Eğer bozup daha ticari, daha reklama yönelik bir hale getirmezlerse bütün saydığım dikenlerine rağmen harika bir araç. Zaten yarattığı tepkiden, sağın, solun, herkesin orada görünür olmak istemesinden belli.

Sergiye dönelim... Sende iz bırakan, üzerinde düşündüren yorumlar, eleştiriler neler?

Taraf gazetesindeki yazısında, Kahraman Çayırlı desenlerimi Rene Laloux'un La Planet Sauvage (Vahşi Gezegen) filmindeki çizimlere benzetmiş. Ben filmi görmemiştim. Araştırınca, bu uzun animasyon filmin Topor’un desenlerinden yola çıktığını öğrendim. Bu kesişme hoşuma gitti. Bir de geçen gün galeride otururken ailesiyle gelmiş on yaşlarında gözlüklü bir kızın olağanüstü bir ilgiyle, zaman zaman sesli bir hayretle desenleri incelediğini gördüm. Bu da çok hoşuma gitti.

Sinemayla bitirelim. Çekmeye hazırlandığın Sofra Sırları’ nı nasıl tarif edersin?
Birtakım resmi başvurularda senaryoyu tanıtmak için “Yönetmen Yorumu” diye bir metin yazılır. Orada “Hayalimde Amelie (Jeunet) ile Repulsion (Polanski) arasında bir film var” diye yazdım. (gülüyor) Evet, sinemanın iki apayrı ucundan örnekler bunlar ama sanırım film bittiğinde ne demek istediğim anlaşılacak.

Sofra Sırları’nın esin perisi neydi, öykünün ana hatları neler?
Yemek yapmayı severim. Aile ve yakın arkadaşlar arasında yemeklerim sevilir. İngiltere’de bir tür “Kiracı” gibi yaşamaya çalışırken kafayı yemeklere takmıştım. Sürekli yemek pişiriyordum. Birgün kendimi koltukta oturup romantik romantik, tereyağında kavrulan soğanları hayal ederken buldum ve “N’oluyoruz?” dedim. Sanırım Sofra Sırları’nın ilk tohumu o gün düştü. Hayatta bir noktada sıkışıp kalmış, ama sıkıştığını da farketmeyen, sıradan bir ev kadını hayal ettim. Deli gibi yemek pişiriyor, tek iyi yaptığı şey bu. Hayatta tek çıkışı. Sonra hayatı darmadağın oluyor. Roald Dahl'ın Lamb to the Slaughter (Ölüm Kuzusu) diye bir kısa hikayesi vardır. Hitchcock TV uyarlamasını yapmış hatta. Kocasını donmuş bir kuzu buduyla öldüren, sonra da pişirdiği cinayet aleti butu gelen polislere afiyetle yediren bir ev kadınını anlatır. Yıllar önce Barış Pirhasan bahsetmişti. Benim filmin ilk ilham kaynağı o kısa hikayeydi. Roald Dahl vakfından yeni uyarlama için izin alamadık, kuzu budu hikayesini kullanmadım filmde. Ama onun yerine çok lezzetli başka yemek tarifleri koydum, daha da ele vermeyeyim aslında hikâyeyi. (gülerek ağzını kapıyor)


Notlar

(1) Foucault, önsözde “Bu kitap Borges’in ‘bir Çin Ansiklopedisi’nden yaptığı alıntıdan doğdu” diyor. Söz konusu alıntı, o hayali ansiklopedideki hayvanlara dair bir sınıflandırma: “a) İmparatora ait olanlar b)Mumyalanmış olanlar c) Evcil olanlar d) Meme emen domuzlar e) Deniz kızları f) Masal canavarları g) Başıboş köpekler h) Bu kategoride yer alanlar i) Azgın olanlar j) Sayılması mümkün olmayanlar k) İncecik bir devetüyü fırçayla resmi yapılanlar l) Ve saire m) Az önce sürahiyi kıranlar n) Uzaktan sineğe benzeyenler...”
(2) “Acaip bir hayvanım var, yarı kedi, yarı kuzu. Öbür eşyalarla babamdan miras kaldı. Ama gelişip serpilmesi benim zamanımda oldu. Eskiden kediden çok kuzuya benziyordu, şimdi her ikisini de eşit ölçüde andırıyor. Başı ve pençeleriyle bir kedi, gövde biçimiyle kuzu… (...) Belki kasabın bıçağı bir kurtuluş sayılırdı, ama miras işte, böyle bir kurtuluşu ondan esirgemek zorundayım. Dolayısıyla, akıllıca bir işe çağıran o akıllı insan gözleriyle bazen beni ne kadar süzerse süzsün, kendiliğinden soluksuz kalana kadar beklemesi gerekiyor.”
Melezleme



Friday, 13 May 2016

ÜMİT ÜNAL’DAN ‘Mahlukat Bahçesi’ - Dalia MAYA, Şalom Gazetesi


Büyütmek için resme tıklayınız
Siz onu ödüllü sinemacı, senarist, yönetmen, yazar olarak tanıyorsunuz. Hatta “Ben aslında ressam olmalıymışım” dediğini biliyorsunuz belki, ama resim çalışmalarını hiç görmediniz. Şimdiye kadar görmediniz. Ayakları yere basan, sakin; başarılı, bir o kadar da kadar mütevazı, hani hayata mizah penceresinden bakan, içi dışı bir komple bir sanatçı o.

Ümit Ünal ‘Mahlukat Bahçesi’’ sergisinin açılışında heyecanlı ancak evinin oturma odasında, en yakınları ile muhabbet eder gibi rahat hali ile içimizi ısıttı. İlk defa tanışıyordum Ümit Ünal ile; oysa sanki kırk yıllık dosttuk.


İstanbul Concept’in yapımcılığını üstlendiği, küratörlüğünü Zeki Coşkun’un yaptığı Mahlukat Bahçesi sergisinde Ünal, her birimizin içinde var olan, kimi zaman farkında bile olmadığımız; en derinlere bastırdığımız, reddettiğimiz; kimi zaman bir şükür nefesle kabullendiğimiz bin bir hayvansal, mahluksal yanımızın bir ayna misali yüzümüze tutarak hicvetmekte. Bazan keyifli, neşeli bir ruh hali, bazan bireysel ve toplumsal yaşanmışlıkları, yüzleşmekte zorlandığımız korkuları, hatta dehşeti; yüreğinden çıkan her duyguyu doğrudan yüreğimize akıtan bir resim/karikatür hikayesi Mahlukat Bahçesi.

Son bir buçuk yılın bir ‘resim günlüğü’. Bireysel olduğu kadar toplumsal. İnsan bedeni çizimlerinin üzerine yerleştirilmiş hayvan kafaları, bitkiler, şeyler... Ve alt yazı görünümlü hikâyeler: aforizmalar. Gündelik yaşamdan, sokaklardan alınma, o kadar gerçek ve bir o kadar da gerçek dışı. Gerçek ile gerçek dışının birlikteliği ile çarpıyor insanı. Sakınmıyor sözünü. Tek bir çekiç darbesiyle söylüyor diyeceğini. O denli güçlü! Son derece ciddi, bir o kadar da hercai. Bir çocuk gibi... Oyun oynuyor yaşamla, toplumla, yaşananlarla... Oyun oynuyor, eğleniyor, kahkahalar atıyor, dehşete düşüyor, sırasında çığlık çığlık bağırıyor! Ama ne yapıyorsa  ciddiyeti ile, yaptığı işle bütünleşerek yapıyor. 

İnsanın içinde toplumsal öğretiler sonucu sakladığı gerçek özündeki iyi ya da kötü nitelediği ne varsa çekinmeden açığa çıkardığınız, beyaz boşluğun, siyah var yok çizgilerin, capcanlı renklerle bütünleştiği, sessiz olanın sese büründüğü bu serginize ve içten samimi duruşunuza hayran kaldım. İçindeki meşrebini mi dışarı çıkarıyor herkes bu sergide? Mahlukatlar mı çıkıyor ortaya?

Olabilir. Ya da çıkamadığı için korkuyorlar. Ya çıkarsa diye korkuyorlar. O da olabilir. Orası önemli bir nokta değil mi aslında? Kabuklar, duvarlar koyuyoruz,  kendimizi korumak için mi? Dışarıya çıkacak şeylerden de korkuyor olabilir, dışarıdan gelecek zarardan da korkuyor olabilir insan. İnsan kendi zayıflığı anlaşılmasın diye çevresine zırh örüyor.

O zaman daha zayıf olunmuyor mu?

O fark edilirse evet de… (gülüşmeler) Çoğunluk fark edilmiyor. Türkiye’de en çok işleyen şey o bence, büyük bir ciddiyet duvarı. Herkes çok ciddi, çok dramatik. ‘Işık Gölge Oyunları’ kitabımda da yazdım. Çocukken bir belgesel seyrediyorum. Bir kuş cinsi var, saz taklidi yapıyor. Bataklıkta. Çok ince zayıf bir kuş. Korunmasız da normalde. Tek korunma yolu  ‘bööyle gagasını dikiyor’, saz taklidi yapıyor (bunu anlatırken kendi de kafasını dikiyor), sazların arasında saklanıyor. Bunun bir tanesini yakalamışlar. Getirmişler stüdyoya koymuşlar, masanın ortasına ışıklar, herkes çevresinde, bakıyor inceliyor. Bu da yazık hâlâ saz taklidi yapıyor. Büyük bir ciddiyetle.  Kafayı dikmiş (gülüşmeler) o kadar ışığın, kameranın ortasında! Böyle çok ciddi olan insanlar ve böyle çevrelerine zırh geren insanlar, bu kuş gibi bence . Aslında her şeyimizle ortadayız değil mi? Bütün zayıflıklarımızla… Herkes her şeyimizin ne olduğunu biliyor

Kendimiz hariç belki de...

Kendimiz hariç. Bir de işte ona rağmen söylememek ve böyle gizlemeye çalışmak. Bizde en çok işleyen şey o. Ama ben büyük ölçüde ilk işlerimden beri çok kişisel işler yaptım. Teyzemden beri insanlara hep çok açık olarak her şeyimi anlattım.

Eserlerin arasında içine kapanık biri vardı. “Bana asosyal diyorlar, ama asosyal değilim” diyor.

Kirpi. Öyle insanlar var. Aslında kirpi ama “hiç asosyal değilim” diyor. (gülüşmeler)

Geçtiğimiz hafta, 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. Çocuk dediğimiz kirpiliklerini, kurtluklarını, tilkiliklerini, her bir özelliğini yaşıyor. O bir özgürlük belki. Yaş ilerledikçe biz yaratıcılığı, mizahı kaybediyoruz ve bütün o bize has özellikleri de saklıyoruz.

Çocuklar deli gibi bir şey aslında. Cıva gibi, elle tutulamaz bir şey. ‘Aslında her çocuk dâhidir, dâhi bir sanatçıdır, sadece büyüdüğünde unutur onu’ diye meşhur birisinin lafı vardı. İnsan küçükken çok daha deli, çok daha özgün şeyler düşünürken sonra ister istemez belli kalıplara göre düşünmeyi öğreniyor ve hoşa gitmeye çalışıyor. Aslında insanı en çok kısıtlayan şeylerden bir tanesi o sanatta: Hoşa gitmek. Başka insanları memnun edecek şeyler yapmaya çalışmak. Halbuki, bir yandan da en özgün şeyler, hiç başkasını düşünmeden yaptığın şeyler. Piyasanın kurallarını düşünmeden, satar mı satmaz mı, sakıncalı mı değil mi gibi şeyleri düşünmeden yaptığın şeyler aslında, sanatta en ilginç şeyler oluyor. Çünkü sanatın öyle bir algısı var. Yemekte böyle olmaz. Yemek yaparken bir insan onları kimin yiyeceğini düşünmek zorunda. (gülüşmeler - bir sinemacı olarak gözünün önünden nasıl bir sahne geçiyor acaba?) Sanatta öyle yaptığınız zaman olmuyor. Ticari iş tam da seyircisi düşünülerek yapılmış işler. Hollywood ona göre çalışıyor. Araştırmalar, sosyolojik veriler vs hepsi  göz önünde bulundurularak yapılıyor. Bunu şuna satabiliriz, şu kadara satabiliriz. Ama onların içinde bile en tutması beklenen iş bazan yatabiliyor ve bazan hiç hesaplanmamış özgün bir iş kenardan sıyrılıp ticari olabiliyor. Ticari dünyanın haricinde ‘gerçek’ sanat diyeyim, orada gerçekten özgünlük ve kendi sesini bulmak şart. Her alanda sinemada, edebiyatta, resimde… Başkasının hoşuna gitmeye çalışmadan bir şey yapabilmek şart.

Sizi sinemacı ve yazar biliyorduk. Ama resim aslında en başında varmış da biz pek bilmiyorduk.

Aslında çocukluğumdan beri hep bir şeyler çiziyorum. Hatta her yerde söylüyorum ressam olmak istiyordum küçükken, sinema biraz tesadüfen çıktı.

Başarılar da öyle geliyor. Farkında olmadığınız başka bir mahluk belki içeriden çıkan?

Ve aslında belki de hikâye anlatma tarafım daha ağır basıyor. Resimlere, baktığınızda tam bir ressam gibi düşünmekten çok, aslında her birinin bir hikâyesi var. Eserler de sanki o hikâyeyi görselleştiren işler.

Altında da dip notu var o hikâyenin.

Bazısı sessiz, konuşmuyor. Ama çoğu konuşuyor. Ve bundan sonra bir seriye daha başladım. O biraz daha resimsel ve daha büyük boyutlu. Umarım seneye bir sergi daha açarız. Dev manzaralarda küçük, kaybolmuş insanlar. 

Mahlukat Bahçesi filmi de yaparsınız. Besliyor mu birbirini?

Bence her sanatçı aslında kendi dalına göre yaşıyor. Sürekli kafasında not alarak. Ressam buraya girdiğinde buranın ışığına dikkat eder, şuranın yeşili, o siyah çizgiler. Sinemacı benzer şekilde burada kamerayı nereye koyayım diye bakar. Kafasında hemen notlar almaya başlıyor. Veya edebiyatçı aklına gelen cümleleri, şair mısraları not alıyor kafasına.  Sonra bir yer geliyor ve oradaki şeyler birleşiyor.

Kusuyor bir şekilde…

Bu eserlerin altına yazdığımız notlar hep yollarda duyulmuş, kulağıma çalınmış sözler. Ya da twitter da birisi bir şey yazıyor, onu görüp etkileniyorsun. Aslında altındaki bütün notlar onların ağzından yazılmış laflar. Her biri bir karakter gibi. Biraz da o ‘sinemacı notları’.

Şu anki toplumumuza dair tek bir şey çizecek olsanız ne olurdu?

Herhalde her bir parçası diğer parçalarla boğuşan bir şey çizerdim.  (gülmeler – bu sefer ciddiyeti biraz dağıtmak için bu gülmeler)  Ben 51 yaşındayım. 12 Eylül öncesi -çocuktum gerçi, çok algılayamıyordum- ama galiba bir tek o zaman böyle bir kutuplaşma vardı. Herkeste birbirinden acayip bir nefret ve güvensizlik ortamı vardı. Bir de galiba şimdi var. Korkunç bir kutuplaşma var. Toplumun bütün uçları birbirinden giderek ve çok nefret ederek ayrışıyor ve birbirini aynı zamanda yok etmek istiyor. Öyle bir toplumda yaşar hale geldik. Herhalde öyle bir şey çizerdim.

Umut var mı?

Var. Sonuçta bu tür bir iç gerginlikle bir toplum uzun süre yaşamaz. Bir şekilde kendi yolunu bulacak ve bütün bu kutuplaşmayı bir şekilde çözecek. Başka yolu yok. Bu böyle yukarıdan emirle veya eğitimle olacak bir şey değil. Toplumun kendi kendine farkına varıp geliştireceği bir şey. Ama dediğim gibi zaman alacak. Birkaç on yıl.

GERGEDAN
Gergedan, gergedana dönüştüğünü sonradan fak etmiş, karısı demiş ya “alnında bir şey çıkıyor”. Sonra farkına varınca çok geç oldu diyor. Gergedana dönüşmüş. Bu seride ilk çizdiğim oydu. İonesco’nun bir oyunu var: Gergedan. Giderek gergedanlaşan bir  toplumu anlatıyor. 
Şimdiki son durum ne kadar acıklı! İnsanlar buradan geçip Avrupa’ya sığınmaya gidiyorlar. Avrupa bir de diyor ki “bunları geri alın, onun yerine size üç milyar euro.” Ne kadar korkunç bir şey! Ne kadar aşağılayıcı! Hem o insanlar için hem bizim için! Avrupa’nın gardiyanı! Açık hava hapishanesi!  (Yeni serginin ipuçları, demedi demeyin ) 

Şalom Gazetesi, 04 Mayıs 2016


Tuesday, 5 April 2016

Mahlukat Bahçesi'nden Manzaralar - Zeki Coşkun

Büyütmek için resme tıklayın.
Mahlukat Bahçesi”nden Manzaralar

Senarist, yönetmen ve yazar olarak tanıdığımız Ümit Ünal, sanat yaşamının 30. yılında yeni bir alana adım atıyor. Ünal bu kez desenlerini “Mahlukat Bahçesi” adı altında izleyici karşısına çıkarıyor. Sergi 12 Nisan – 15 Mayıs tarihleri arasında, Tophane'deki yeni bir sanat mekanında, Boğazkesen Caddesi'ndeki Ra Binası'nda gezilebilecek. Zeki Coşkun, İstanbul Concept'le düzenlediği serginin oluşum sürecini kaleme aldı ve Ümit Ünal ile konuştu.

Zeki Coşkun

Ümit Ünal'ı filmleri ve kitaplarından tanıyordum. Geçen yılın sonları olmalı, bir kolektif sergi projesini konuştuğumuz arkadaşım onun Instagram'da yayınladığı işlere de bakmamı söyleyene dek resim yaptığını bilmiyordum. Baktım ve şaşırdım. “Storyboards” başlığı altında yedi sekiz resim vardı. Bilgisayar ve çizim programlarının henüz devreye girmediği 30 yıl öncesinde reklam ajanslarında, senaryonun görselleştirildiği illustrasyon çizgi bantlara storyboard deniyordu. Karşımdaki işlerse bambaşka: Her birinde apayrı bir renk cümbüşü ve onun eşliğinde “trajedi” fışkıran enstantaneler vardı karşımda. Mekan, zaman ve olayın figürü minimize edip, hiçleştirerek trajediyi gösteren resimler.

Evet düşündüğümüz serginin konseptine uygun çalışmalardı bunlar. Asıl sürprizi Ümit Ünal'ın “Tammen ayrı ama bunlar da ilgi görüyor” dediği “Mahlukat Bahçesi” dosyasını açmasıyla yaşadım.

Yine “enstantane” diyebileceğimiz anlık belirlemeler vardı bu kez karşımda. Bahçe ahalisinin her biri ayrı bir şahsiyet. Figür değil, şahsiyet, evet. Ama ne şahsiyet! Hem çok iyi bildiğimiz, sıkça rastladığımız, hem de hiç öylesine çıplak, öylesine somut ve fakat bilgimizi de tahayyülümüzü de her daim aşan şahsiyetler, gerçek anlamıyla “mahlukat”lar... Pozdan poza girerek sahne alıp hemen yerini bir diğerine, başkasına bırakıyordu. Kalıcı ve uçucu. Gerçek ve ötesi.

Bir yanıyla “Çocuklarını Yiyen Satürn”ün ya da “Çığlık”ın eşiğinde, şaşkın ve kendinden emin “mahlukat”lar; diğer bir yandan bakınca da “Aslan Asker Şvayk”, “En Kahraman Rıdvan”giller familyası. Evet burada trajediden çok mizah var. Kara mizah, ironi.

Evet, bunların izleyici önüne çıkması gerek. Dünyanın, ülkenin, hepimizin yaşamında akıldışı, insanlık dışı olanın sıradanlık, olağanlık ve daimlik kazandığı günümüzde, kendimize dönüp bir daha bakma çağrısı olabilir “Mahlukat Bahçesi”.

Sanat çevreleri sizi 1986 yapımı Teyzem filminin ödüllü genç senaristi olarak tanıdı. Geride kalan 30 yılda senaristliğin yanı sıra yönetmenlik, yapımcılık da dahil sinemanın her alanında çalıştın; 15 film, tv dizileri... Üstüne bir öykü, iki roman, bir anı, dört kitap var. Şimdi yeni bir kimlikle, resim ve çizimlerle izleyici önüne çıkan Ümit Ünal kendisini kim olarak, sanatın neresinde görüyor?

Her sanatçı gündelik hayatında, çalışmıyor gibi göründüğü zamanlarda da aslında çalışır ve sürekli kafasında notlar alır. Diyelim bir yazar bu notları cümlelerle alır, ressam görüntülerle. Sinemacı da ışıkla, kamera açısıyla, diyaloglarla, sahnelerle, anlarla not alır zihninde. Sonra da birgün bu notları filmlerinde kullanır. Benim zihnim daha çok sinemasal notlarla dolu. Ama bunların bazısı yazıya ya da resme de yarıyor.

Resim yapmak çocukluğumdan beri en sevdiğim, içinde kaybolabildiğim şeylerden biri oldu. Resim eğitimi almadım ama iyi bir resim izleyicisiyim. Biliyorsunuz, sinemanın teknik ve ticari kısımları çok zorlayıcı ve bağlayıcı. Bir yönetmenle hayalindeki film arasında yüzlerce ikna edilmesi gereken insan, milyonlarca lira, karmaşık bir teknik süreç ve buna benzer nice sıra dağlar var. O dağları aşabildiğim zaman elbette ayrı zevk alıyorum ama boş beyaz bir yüzey ve birkaç çeşit boya ile baş başa kalınca kendimi çok daha özgür hissediyorum.

Mahlukat Bahçesi'ne yönelten, onları çizdiren temel etkenler nedir?

Bu serideki desenlere benzer mahlukları İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda da çizerdim, eski dosyalarda 1985 yazından kalma desenler var. O eskiler canavarımsı kabus mahlukları. Mahlukat Bahçesi'nde mizah damarı ağır basıyor. Ama karasından. Önceki kış çok sevdiğim bir arkadaşımın doğum günüydü ve hediye alacak param yoktu ben de oturdum fil kafalı insan gövdeli bir mahluk çizdim onu götürdüm. (Fil en sevdiğim hayvan.) Arkadaşım o deseni çok sevdi. Onun cesaretlendirmesiyle bütün bu mahlukat sanki sırasını bekliyormuş gibi sökün etti.

Nereden geldiler tam kestiremiyorum. Sokakta duyduğum bir laf, Twitter'da vs sarf edilmiş bir cümle, memleket insanlarından “inciler” desenlere ilham verdi. Bir günlük tutar gibi hemen hemen her gün çizdim. Bir kısmı çöpe gitti ama Instagram üzerinden çoğunu yayınladım. Sevenler, takip edenler arttı. Sonra hayvan kafaların yanında bir takım nesne kafalar çıktı. Derken bir ara mahlukat sustu, sözler bitti, sadece çizgileri konuşur oldu. Derken ülkede bombalar patladı, insanlar öldü, o parça parça hal mahlukata yansıdı. Hayatımın bir dönemi, hayattan o sırada ne anladığım bu desenlerde kayda geçti diyebilirim.

Eşref-i mahlukat; yaratılmışların en şereflisi olduğuna inanan “insan”ın halleri, çizimlerinizde “mahlukat”tan da öte, acaibül mahlukat olarak görünüyor. Sincaplar, sırtlanlar, tilkiler, baykuşlar ve diğer acayip mahlukat bize ne demek istiyor?

Eşref-i mahlukat” insana şu berbat fani dünyada cesaret vermek için bulunmuş bir kavram sanırım. Bir hedef, ulaşılması gereken bir mertebe. “Hadi aslansın kaplansın, yaratıkların en şereflisi sensin” diye sırtı sıvazlanıp vahşetin ortasına atılmış insan. Sonra da doğadaki her şeyden daha vahşi olmayı öğrenmiş. Evet kendimizi biraz olsun iyi hissedebilmek için insanın, “insanlık”ın yüceliğine inanıyoruz ama insanların büyük çoğunluğu “şeref” diye bir şey varsa, onun hizasından bile geçmeden yaşıyor ve ölüyor.

İnsan zaafları, hırsları, korkuları ile çırılçıplak ortada, hem çok acıklı, hem çok komik. “Eşref-i mahlukat”ın diğer mahluklara ettikleri, insanın doğaya yaptığı kötülükler de ortada. Hergün birbirimizi ve diğer canlıları boğazlamak, hayatı mahvetmek, insanlığı çamura gömmek için çalışıyoruz. Ama her şeye rağmen bazen en pis ve derin çamurun ortasında aniden bir insanlık pırıltısı çakıp sönüveriyor. Aa, biri pırıl pırıl bir taş bulmuş. O taş elden ele geçip kurtarılıyor ve yüksekte korunaklı bir yere yerleştiriliyor, sonra herkes, her şey yeniden çamura gömülüyor. Benim mahlukat her görene farklı şeyler söyleyecektir, söylesin isterim. Ama ben çok özetle buna benzer şeyler demek istiyorum.

Sergi sonrası gündeminizde neler var?

Bu yaz “Sofra Sırları” adında bir uzun metraj çekeceğim. İki yıldır hazırlandığımız bir film. Diğer yandan, “Mahlukat Bahçesi”nin ardından “Storyboards” adında yeni bir seriye başladım. Daha büyük boyutlarda kağıt ve tuval üzerine akrilikle çalışıyorum, Mahlukat Bahçesi'nden daha farklı bir resim dili oluşturmaya çabalıyorum. Bu sergiden sonra önümüzdeki yıl “Storyboards” sergisini yapmayı hayal ediyorum.



İstanbul Art News - Nisan 2016

Thursday, 26 November 2015

"Sinema Neyi Anlatır?" Derleyen: Ayşen Oluk Ersümer


Ayşen Oluk Ersümer'in derlediği "Sinema Neyi Anlatır" kitabında "Sinemanın Dili" adında bir makalem yer alıyor. Bu makale, son yıllarda çeşitli kurumlarda düzenlediğim atölyelerde paylaştığım fikirlerin bir özeti. Burada makalenin sonuç bölümünü alıntılıyorum:


"Elde ya da omuzda hareketli kamera genellikle “öznel açı” etkisi yaratmak için kullanılır demiştik. Kamera kahramanımızı uzaktan, serbest hareketli bir şekilde izliyorsa otomatikman birinin onu izlediği fikrine kapılırız. Ama sinema dilinin bu unsurunu bir şair/yönetmen nasıl kullanmış, örnek vermek isterim:

Yolcu (The Passenger) filminin final sekansını anlatmak istiyorum: (Filmi görmemiş olanlar için bundan sonrası filmin hikayesini ele veriyor, isterseniz gördükten sonra okuyun.) Yolcu'nun baş kahramanı Locke, hayatından sıkılmış, “başkası” olmak isteyen, “özgür” olmak isteyen bir gazetecidir. Birgün karşısına çıkan çok tuhaf bir fırsat sayesinde gerçekten başkası olmayı başarır. Afrika'nın ortasında bir otelde, yan odasında ölen bir adamla kimliklerini değiştirir. Tüm dünya ertesi gün meşhur gazeteci Locke'un öldüğünü öğrenir, kendisi ise çaldığı kimlikle Avrupa'da serseri bir tura başlar. Otosotopçu bir Fransız kızla tanışır. Başta eğlenir gibi olsa da boyundan büyük bir işe kalkıştığını kısa zamanda anlar: Kimliğini çaldığı adam bir silah tüccarıdır. Peşinde onu yok etmek isteyen silah sattığı gruplar, gizli servisler vs vardır. Locke kısa sürede köşeye sıkıştığını, kaçışı olmadığını anlar ve İspanya'da ıssız bir otelde teslim olmaya karar verir. Yol arkadaşı kızı yollar. Ölümü beklediği odada demir parmaklıklı bir pencere vardır. Locke yatağa yatar ve sigara içerek bekler. Dışarıda sıcak bir yaz gününde, ıssız bir İspanyol köyünün günlük sesleri, yaramazlık yapan bir çocuk, oturan bir dede vardır. Kamera elde, yavaş yavaş pencereye yaklaşır. Kız Locke'u bırakmak istemez, meydanda amaçsızca dolaşır. Daha önce gördüğümüz katiller bir arabayla gelirler, biri otele yönelir. Birazdan odada bir gürültü, kısa bir boğuşma sesi duyulur. Kamera odayı göstermeden pencereye yaklşamayı sürdürür. Giderek demir parmaklıkların arasından süzülür ve çıkıp kurtuluverir. Meydanda serbestçe dolaşmaya başlar. Bu sırada Locke'un öldüğüne inanmayan ve peşine düşen İngiliz eşi, polislerle gelir. Otele girerler. Kamera serbestçe dönerek otelin pencerelerini taramaya başlar. Bir odada Locke'un bulunduğu yan odaya geçmek için kilitli kapıyı zorlayan otostopçu kızı görürüz. Locke'un ölü yattığı, biraz önce çıktığımız pencereye gelir ve dururuz. Parmaklıklar yerindedir. Locke'un karısı ve polisler içeri girerler.

Bu tek planlık sekans bence sinema dilinin yaratıcı, şiirsel kullanımına çok özel bir örnektir. Kamera ele alınıp serbestçe dolaştığında bir “öznel açı” etkisi yaratıldığını söylemiştik. Peki burada kamera kimin öznel açısıdır? Otel odasında pencereye yaklaşan, sonra parmaklıkların arasından süzülüp çıkan, sonra da dönüp çıktığı pencereye bakan kimdir, kamera kimin bakışını temsil eder? Antonioni bu sahnede bize ne demek istiyor?

Elbette bu Locke'un bakış açısıdır. Şiirin güzelliği özetlenemez ama özetlemeye çalışırsam, Antonioni bize Locke'un istediği manada özgürlüğün imkansız olduğunu, bunun ancak ölümle gerçekleşebileceğini söylemek istiyor sanırım. Başkası olmak mümkün değildir. Can kafesinden kaçış yoktur. Kafesin parmaklıkları ancak ölümle aralanır.

Bu yedi dakikalık kesintisiz plan/sekansta Antonioni bir sinema dili unsurunu alıyor ve ona herkesin verdiğinden farklı, özel, kişisel, şiirsel bir anlam kazandırıyor. Yaptığı şey ancak sinemada, sinemanın olanaklarıyla yaratabilecek bir şey. Yazıya dökülemiyor. Büyük sinema budur. Sinemada şiir yaratmak budur.

Evet sinemanın kendine özgü bir dili vardır. Ama bir yönetmen bu dili en iyi şekilde öğrense ve uygulamayı bilse de bu onu büyük bir yönetmen ya da sanatçı yapmaya yetmez. İyi bir katip nasıl yazar değilse, sadece sinema dili bilen bir sinemacı da özgün bir sanatçı değildir. Özgün bir sanatçı olmak isteyen birinin elindeki dilin olanaklarını, varolan klişelerin dışında kullanabilmesi şarttır. Kendi dilini, kendi sinemasını kurması şarttır." 


Wednesday, 11 November 2015

#storyboards


A new series: 

Storyboards. 

Despite what the title suggests, there's no plot or story continuation here. Just some imaginary landscapes with some tiny people lost in them. 

****

Yeni bir dizi:

Storyboards. 

Başlığın tersine, aslında burada bir olay örgüsü ya da hikaye devamlılığı yok. Hayali manzaralarda, küçük kayıp insanlar. 


30x42 cm Aquarelle kağıt üzerine karışık teknik.
21x30 cm kağıt üzerine karışık teknik.

30x42 cm Aquarelle kağıt üzerine karışık teknik.


21x30 cm kağıt üzerine karışık teknik.






































18x25 cm kağıt üzerine karışık teknik.




Add caption

30x40 cm
30x40 cm
21x30 cm
30x40 cm
30x40 cm

30x40 cm
30x40 cm
30x40 cm
30x40 cm
50x70 cm
50x70 cm

50x70 cm
50x70 cm
50x70 cm
50x70 cm.
  • If there will be fire in our skies and on the ground 
  • let it be just firecrackers and bonfires. 
  • (31st December 2015)
Instagram

Friday, 6 November 2015

İzmir Life - Kasım 2015 sayısından bir söyleşi




Üniversite yıllarınız İzmir'de geçti... O dönemde İstanbul'a gitmeyi düşünüyor muydunuz? Sinemacı olmak her zaman aklınızda var mıydı?

Her sinema okuyan genç gibi ben de yönetmen olmayı hayal ediyordum elbette. Sinema sektörüne girebilmek için de İstanbul'a gitmekten başka yol yoktu. 1985 yazında okulu bitirir bitirmez kendimi İstanbul'da buldum.

İlk senaryonuz Teyzem, 1986 Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması'nda Birincilik Ödülü aldı ve Halit Refiğ tarafından filme çekildi. Ardından sekiz senaryonuz filme çekildi. 2001 yılında yazıp yönettiğiniz 9 filmi 2003 yılında Yabancı Film Oscar'ı için Türkiye'nin adayı seçildi ve çeşitli festivallerde ödüller aldı. Kariyerinizin bu kadar büyük adımlarla başlaması bugün geldiğiniz noktaya nasıl etki etti?

Bazen, çok gençken her şeyin çok çabuk ve kolay olmuş olması beni biraz kolaycılığa itti, yeterince çaba göstermeyen biri oldum diye düşünüyorum. Şansıma ve “yeteneğime” çok fazla güvendim ve hep ilk zamanlardaki gibi kolay olacak sandım. Şans ve yetenek elbette sinemada başarılı olmak için gerekli ama aynı zamanda sürekli deli gibi çalışmak gerek. Ben geçmişte bazı dönemlerde eski öğretmenlerin “zeki ama tembel” dedikleri gibi biri oldum, bazı dönemlerimi ciddi vakit kaybı olarak görüyorum.

Yazanların, çizenlerin hep bir derdi var. Siz ne için yazıyorsunuz? Yazmak size ne ifade ediyor, yazarken nasıl bir ruh haline bürünüyorsunuz?

İlk senaryomdan beri beni yazmaya ve film yapmaya iten şey sanırım bir tür haksızlık ve isyan duygusu. Yakın çevremdeki insanlardan başlayarak her anlamda haksızlık yaşayan insanları anlatmaya, savunmaya çalıştım diyebilirim.

Teyzem, gerçek bir hikayeden alınmış bir film... Bu hikayeyi bir de sizden dinleyelim.

Teyzem gerçek hikayeden alınmadı ama “esinlendi” diyelim. Pek çok olay gerçek teyzemin ve bizim ailemizin hikayesine benziyor ama insan yazarken hikayeyi ister istemez yeniden uyduruyor, düzeltiyor, sıfırdan yazıyor. Olaylar olduğunda ben filmdeki çocuk kadar küçük değildim, dayım filmdeki Niyazi gibi biri değildi, dedem astsubay değildi, olaylar İstanbul'da geçmiyordu vb. Ama film, gerçek hikayenin duygusu ve acısını büyük başarıyla seyirciye geçiriyor.

Teyzem filmine Ertem Eğilmez destek olmuş. Bu konuda bize daha detaylı bilgi verebilir misiniz? Ertem Eğilmez ile yollarınız nasıl kesişti?

Ertem Eğilmez ile Müjde Ar sayesinde tanıştım. Film ikisinin desteği ve katkısıyla yapılabildi. O zaman için fazla “uçuk” bir senaryoydu. Müjde ve Ertem Abi arkasında durmasalar çekilemezdi.

Anlat İstanbul filmi bize İstanbul'da yaşayan insanların hikayelerini masal tadında anlatıyor. Bu filmdeki beş yönetmenden biri de sizdiniz. Bu proje nasıl gelişti? Masallara yapılan atıf çok ilginç bir detay... Bunu yazma düşüncesi nasıl oluştu?

90'lı yıllarda o zaman çok küçük olan kızıma Külkedisi masalını okurken ilk fikir canlandı. Bu masalın ve diğer Grimm Kardeşler masallarının batı kültüründeki derinlemesine etkisini düşündüm ve bu masallardaki tüm kişi ve olayların dünyanın her yerinde kolayca anlaşıldığını farkettim. O dönemde, özellikle Fransa'da Türkiye'nin Avrupalı olup olmadığı tartışılıyordu. “Avrupalı olmak nedir?” diye sorabilmek için Türkiye'de, doğunun bir zamanlar kalbi olmuş İstanbul'da geçen bir Grimm masalları uyarlaması hayal ettim. Borges'in Shakespeare'in Julius Caesar sahnesini Buenos Aires'in kenar mahallelerine uyarlaması gibi, bu masalları İstanbul'a uyarladım.

Anlat İstanbul'da olduğu gibi farklı şehirlerin farklı hikayelerini de kurgulamayı düşünüyor musunuz? Örneğin filmlerinizde İzmir'e yer verme düşünceniz var mı?

Taa okul yıllarımdan beri İzmir'de geçen fantastik bir aile hikayesi hayal ederim. Bir ara senaryosunu da yazmaya başlamıştım. Ama başka projeler araya girdi olamadı. Birgün olur belki.

2008 yılında Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler adlı romanını senaryolaştırıp yönetmenliğini yaptınız. Bu tarz bir proje daha olacak mı ilerde?

İyi edebiyatı sinemaya uyarlamak çok çok zor bir iş. Gölgesizler gibi çok iyi yazılmış kitapları, sadık okurlarını mutlu edecek şekilde uyarlamak daha da zor, belki imkansız. Ben kendi özgün hikayelerimden film yapınca daha özgür ve mutlu oluyorum açıkçası. Bundan sonra da böyle devam etmeyi planlıyorum. Ama bizim işlerde plan yapmak manasız, her an fikir değiştirebilirim.

Ara, Harold Pinter'ın İhanet adlı oyunundan bir alıntıyla başlıyor. İhanet oyununda da iki ayrı çiftin aşk ve ihanet ilişkilerini anlatıyor. Pinter'ın metniyle Ara filminin bir bağı var mı?

Harold Pinter en sevdiğim yazarlardan. İhanet (Betrayal) oyunu da beni çok etkilemişti. Elbette Ara'nın hikayesi, derdi, anlatım şekli çok farklı ama bir imrenme ya da “ruh akrabalığı” var sanırım.

Dokuz filminde sıkça 6 ve 9 sayılarına ve bu sayıların tersten bakınca birbirinin aynısı olmasına gönderme yapılır. Sizin anlatmak istediğiniz tam olarak neydi burada?

Bir olaya farklı açılardan bakınca farklı görünümlere ve sonuçlara ulaşırsınız. 9'da tam da bunu yapmaya çalıştım. Bir cinayet çerçevesinde bir mahallenin hayatına farklı perspektiflerden bakmak.

Yazdığınız ya da yönettiğiniz filmlerde anlatmak istediğinizi seyirciye tam olarak yansıtabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Bazı filmlerde evet, bazısında hayır. Bir yönetmenin filmin efendisi olduğu sanılır ve filmdeki her ayrıntıdan o sorumlu tutulur. Bu bazı filmlerde öyledir, yönetmen her şeyi kontrol edebilir. Ama bazı filmlerde yönetmen sadece bir yapının parçasıdır, yapımcı, oyuncu vb eşit ağırlıkta söz söyleyebilir. Ben bazı filmlerimde o kontrolü kaybettim. İstediğim kadar özgür hareket edip, hayal ettiğim her şeyi yapamadım. Özellikle Anlat İstanbul ve Gölgesizler filmlerimde itiraz ettiğim, “bunlar böyle olmasa çok daha iyi olurdu” dediğim bazı şeyler var. Bazen de hiç olmayacak bir hayale kapılıp, bir basiet bağlanmasıyla, imkansız koşullarda film yapmaya kalkışıyor insan... Bir iş kazasına dönüşen Kaptan Feza filmimi hiç yapmamış olmayı isterdim. Ama mesela 9, ARA, NAR filmlerimde her ayrıntının, her sözün arkasında durup hesabını verebilirim.

Filmlerinizdeki oyunculara gelirsek... Çok önemli isimler görüyoruz filmlerinizde. Özellikle çalışmaktan keyif aldığınız, aynı şeyleri anlattığınızı düşündüğünüz bir oyuncu var mı? Örneğin bazı isimler birkaç filmde çıkıyor karşımıza...

Yazdığınız bir karakteri iyi bir oyuncuyla paylaşmak, onun o karaktere kattığı ayrıntıları görmek hayatta en zevkli, en heyecan verici şeylerden biri. Bana gerçekten ilham veren, yazma isteği uyandıran oyuncular var. Hangi birini saysam diğerinin hatırı kalır.

İzmir'i film sektörü açısından değerlendirirsek...

İzmir ulaşım kolaylığı, iklimi vb açısından sinema için vazgeçilmez bir merkez olabilir aslında. Bence şu an en büyük eksikliği bir film festivali. Antalya ve Adana yıllardır Türk sinemasını toplayan büyük festivalleri sürdürüyor. İzmir'in bunca yıldır bir festival geleneği oluşturmaması büyük eksiklik. Oysa ülke çapında ya da Akdeniz ülkeleri çapında bir büyük film festivali yapmak için ideal bir şehir. Türk sinema çalışanlarını buluşturan bir festival düzenlense, şehri daha iyi tanıyan sinemacıların gelecekteki bir çok projede İzmir'i merkez edineceğinden eminim.

Senaryo yazmak, film yönetmek... Ve bunlar dışında 4 kitabınız var. Bunlardan bahsedelim biraz da... Yeni bir kitap gelecek mi?

Ben “film yapamadığı zamanlarda yazan bir yazar” oldum. Edebiyatçı olabilmek için kendinizi bu işe adamanız ve gerçekten yoğunlaşmanız gerek. Ben sinemadan edebiyata ara sıra kaçtım ama istediğim kadar yoğunlaşamadım. Yine de çekmecelerde bekleyen birkaç kitap fikri var, onlara da sıra gelecek.

Gelecek projeleriniz neler?

Hülya Avşar, Burak Sergen, Alican Yücesoy gibi oyuncuların yer alacağı "Sofra Sırları" adında bir filme hazırlanıyorum. 2016 yazında çekilecek. Başka gelişen projeler de var elbette ama onlardan bahsetmek için erken.
























Bu söyleşi İzmir Life dergisinin Kasım 2015 sayısında yayınlandı.