Thursday, 23 May 2013

buyukkeyif.com röportajı


Rakıyı ilk kaç yaşınızda tattınız? Nasıldı?
İlk kez 20′li yaşların başında tattım ve sevmedim. Rakının o sırada bence temsil ettiği “babaların, abilerin sofrası”ndan kaçıyordum. 35 yaşıma kadar çok çok az içtim. Rakıyı sevmek için yurtdışına taşınmam ve deli gibi İstanbul hasreti çekmem gerekiyormuş. 2001′de İngiltere’de bir gece, bir baktım ki ben rakı özlüyorum. Kesin dönüş, bir tür, rakıya da dönüş oldu. 
Ne sıklıkla rakı içersiniz?
Haftada 2-3 kez. 
Rakınızı nasıl içersiniz?
Buzsuz soğuk suyla ve mümkünse güzel sohbetle. Bazen yalnız da güzel gider. 
Mümkün olsa kiminle rakı içmek isterdiniz?
Nabokov. John Cleese. Sait Faik. İçki içer miydi bilmiyorum ama Bilge Karasu. Ahmet Rasim. Fellini. Bir de Tom Waits. 
Rakının yanında en çok sevdiğiniz meze hangisi?
Kavun (Genelde her tür meyve). Bol zeytinyağlı yeşil salata. Yeşil zeytin. Girit Ezmesi (Bilenler bilmeyenlere anlatsın.) 
En sevdiğiniz rakı masası arkadaşınızı söyler misiniz?
Yücel Demirel. 
Rakıdan başka hangi içkileri seversiniz?
Beyaz ya da roze şarap. 
Meze yapar mısınız?
Arkadaşlarım genelde güzel yemek yaptığımı söylerler. Sofra kurmayı, misafir ağırlamayı severim. 
Rakıyı bir duyguya benzetseniz hangisi olurdu?
Duygusu her gün değişir. Sizdeki mevcut duygunun altını çizer, güçlendirir. 
Hangi ortamda rakı içmeyi tercih edersiniz?
En güzeli tabii ki yazın deniz kıyısı. Kışın da deniz gören bir yer. Ama bu Ankara ya da Antep’e yakışmıyor demek değil. 
Rakı ile en sevdiğiniz şarkı hangisi?
Zeki Müren’den “Gönlümle oturdum da…” Meyhanede eski Alaturka olmalı. Eski derken, Yücel’in deyişiyle “O ağacın altı”na kadar gelmeli ötesine geçmemeli. Ama evde yalnızsam Arvo Part ile Neşet Ertaş arasında daldan dala atlayarak her şeyi dinlerim. 
Hiç tatmamış birine rakıyı nasıl tarif edersiniz?
Batılılara onların anasonlu içkilerinden Ouzo, Pernod ya da Sambuca’yı, Ortadoğululara Arak’ı örnek veririm. Onları da bilmiyorsa “İç, anlayacaksın, çok güzel bir şey” derim.
Rakı bir insan olsa adı ne olurdu?
İlk aklımda çakanı söylüyorum: Suat. Hem kadın erkek. Hem yaşlı hem genç. Hem de bir Tanpınar karakteri. Ama isimlere fazla mana yüklememek lazım. 
Rakı sofrasından neleri uzak tutmalı?
Münasebetsiz insanlar, gündelik iş/para meseleleri, arkadan konuşma (tatlı dedikoduyu tenzih ederek). Cep telefonu vb yasak olmalı. Kapalı mekanlarda sigara yasağını da gönülden destekliyorum (tiryakiler kusura bakmasın). 
Ne olacak bu memleketin hali?
Bunun cevabı hep zordu ama bu sıralar bütün memlekete her akşam sofra kurup herkesi konuştursak yine cevapsız kalır. Bence halimiz pek süper sayılmaz: Yakın zamanda, bildiğimiz Ortadoğu yıkılacak yerine altı AVM üstü cami, yan tarafı yedi yıldızlı dev otel, önü sekiz şeritli otoyol filan döşenecek. Bu arada biz sıradan insanların daha da çok canı yanacak. Bu yıkım ve inşaat bitene kadar öyle pis bir ideolojik savaş içindeyiz ki, eldeki çarpık çurpuk verilerle kimin neyin ne olduğunu, nerden geçtiğimizi anlamamıza imkan yok. 20-30 yıl sonra bu arbededen sağ çıkarsak belki anlarız. O yüzden vakt-i kerahat ermişken “sağlığınıza” diyorum. Rakı içerken herkes ölümsüzdür.
http://buyukkeyif.com/bir-sevene-sorduk-umit-unal/5834

Yaban Gülleri - Wild Rose of Hope


Şehrin ortasında doğa diyor ki: "Şu sizin evleriniz, işyerleriniz, noterleriniz, bankalarınız, hastaneleriniz, karakollarınız bomboş ve sahipsiz kaldığında bile duvarların arasından yaban gülleri halinde sızacak olan benim. Tek umut bende."

Right in the middle of Istanbul on a road side the nature comes to talk in wild rose words: "Even when your homes, your offices, your banks and hospitals and police headquarters are left without any people in them, I am the one who will come through cracking walls as wild rose of hope."



Friday, 17 May 2013

Agos Söyleşisi - 26 Ekim 2012


'Türkiye bir erkek toplumu, sinema da bunun bir uzantısı'

Can Öktemer, yakın zamanda Işık ve Gölge Oyunları isimli otobiyografik kitabı çıkan, yönetmen ve senarist Ümit Ünal’la, Türkiye sineması, “erkeklik” ve dizi sektöründe olan bitenler üzerine söyleşti.
  • Işık ve Gölge Oyunları isimli otobiyografik kitabınız çıktı. Bu kitabın oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?
Kitap fikri akademisyen ve yazar arkadaşım Gül Yaşartürk'le sohbetlerimiz sırasında ortaya çıktı. Sinemamızın büyük bir değişim geçirdiği son 25 yılda senarist ve yönetmen olarak tecrübem var, bunu paylaşmak gerektiğini düşündük. Gül'ün hazırladığı soruların yönlendirmesiyle uzun söyleşiler yaptık. Gül bu söyleşileri kayda alıp kitabın ana eksenini oluşturdu. Daha sonra kitabın soru-cevap formundan çok, kesintisiz bir anlatı olması fikri gelişti, ben söyleşi metinlerinin üzerinden defalarca geçerek yeniden yazdım. Gül, dipnotları, referansları vs. düzenledi. Metin aramızda gidip gelerek son halini aldı.
  • Adile Naşit, Münir Özkul gibi seyircinin gönlünde çok önemli yer edinmiş nice oyuncuların kişisel hikâyelerini bilmiyoruz.  Sizce Türkiye’de sizinkine benzer otobiyografik kitap çalışmalarının azlığının sebebi ne?
Türkiye geleneksel olarak düzyazının tehlikeli görüldüğü, geç geliştiği bir yer. Romanın bu topraklarda ne kadar geç yazıldığını düşünün. Batıda çok yaygın olan günlük tutma adeti de bizde çok seyrektir. Buna tüm Ortadoğu'da baskın olan “kol kırılır yen içinde...” düsturunu ekleyin. Burası insanların kendilerinden söz etmeye utandıkları, korktukları, yakın geçmişin hesabını vermekten çekindikleri bir ülke. Samimiyetin neredeyse zayıflık olarak konumlandığı bir ülke. Türkiye'de bir olayı-düşünceyi en açık, en hesapsız yazdığınız zaman bile “acaba ne demek istiyor, bunun arkasından ne yalan çıkacak?” diye düşünen birileri çıkar. Böyle bir ülkede özyaşamöyküsü yazmaya çalışmak zor elbette.
  • Son yıllarda Türkiye sineması için hâkim olan görüş, teknolojik gelişmelere bağlı olarak zanaat anlamında belirli bir ilerleme olduğu, fakat senaryo anlamında bir gerileme olduğu. Bu görüşe katılıyor musunuz?
İyi senaryo dünyanın her yerinde, sinemanın tüm zamanlarında zor bulunan bir şey. Türkiye'de de zor bulunuyor. Bu konuda yapacak fazla bir şey yok. Yılda diyelim 100 film yapılacak, bunların 3-5 tanesi gerçekten ilgiye değer, güzel ve kalıcı olacak, gerisi unutulacak. İşimizin kaderi bu.
  • Jim Jarmusch, bir söyleşisinde senaryoyu yazarken önce karakterleri hayal ettiğinden, hikâyeyi ve diyalogları daha sonra kurguladığından bahsetmişti. Sizin senaryo yazmaya başlarken ilk çıkış noktanız ne oluyor?
Öncelikle işlerimi ikiye ayırıyorum. 9, Ara, Nar, Teyzem, Anlat İstanbul gibi hikâyesini kendi geliştirdiğim ve temel fikri bana ait olan işler... Bir de yapımcı ya da yönetmenler tarafından bana önerilen işler... Bir başkası tarafından önerilen işlerde genelde bir kitap, bir sözlü hikâye fikri olur zaten. Ama kendi geliştirdiğim işlerde genelde başlangıçta bir hikâye bile olmaz. Küçük ve kafamda dönüp duran bir imge olur bazen.Ya da bir diyalog parçası, hatta bir bakış... Bütün Nar filmi hayalimdeki tek bir bakıştan yola çıktı diyebilirim. Beni rahatsız eden bu imgeyi alıp yavaş yavaş çevresinde bir hikâye örmeye çalışıyorum. Karakterler beliriyor, hikâye gelişiyor. Sonra “bu hikâyenin ana fikri nedir?” diye soruyorum kendime ve neden yazdığımı saptamaya çalışıyorum. Sonra bulduğum “neden”e göre her şeyi yeni baştan değerlendiriyorum.
  • Başta Teyzem olmak üzere Hayallerim Aşkım ve Sen, Ses ve son olarak Nar filmlerinde Türkiye’de kadın olmanın hallerini başarıyla sinema perdesine taşıdınız. Siz Türkiye sinemasındaki kadın hikâyeleri için neler söylemek istersiniz?
Türkiye bir erkek toplumu, sinema da bunun bir uzantısı. Hayatımızı tüm gerçek ve mecazi uzantılarıyla “erkeklik” yönetiyor ve mahvediyor. Bence bu ülkede “erkeklik halleri” üzerine düşünmeden, erkeklikle hesaplaşmadan yapılan her sanat eseri, daha işin başında sakattır. Filmlerimizin çoğu kadınlara dışardan bakmak bir yana, doğrudan kadın düşmanı filmler. Bunun yanında yoğun bir homofobi de gözleniyor. Yurt sathında ve tabii sinemamızda “erkek” olmayan her şeye karşı bir kuşku, korku ve anlayışsızlık hakim. Bu, ticari sinemada ya da TV dizilerinde de böyle, maalesef birçok “sanat filmi”nde de böyle. Ben bunu ilk işlerimden beri kırmaya uğraştım. Kadınları erkek egemen anlayışın kabul ettiği “ana-bacı-eş-orospu” vb. kalıpların dışında ele almaya; eşcinselleri yine tek kabul gördükleri karikatür görünümünden çıkarıp sahici kılmaya çalıştım.
  • Ara ve Nar filmlerinizde Türkiye’de 80 sonrası oluşmaya başlayan yeni orta sınıfın biraz görülmeyen yüzünü anlattınız. Bu tercihinizin sebebi nedir?
Gördüğüm, bildiğim, sevgiyle  bağlandığım ya da nefretle kaçtığım insanları anlatmaya çalışıyorum. Tercihten çok mecburiyet diyelim.
  • Işık ve Gölge Oyunları kitabında sıklıkla bahsi geçen konulardan biri de yapımcı-yönetmen çatışması. Yapımcıların sinemaya sadece ticari bakmaları karşısında kendi filmlerini yapmak isteyen yönetmenler ne yapabilirler?
“Sadece ticari bakan yapımcılar” dersek çok toptancı ve biraz eski moda bir tanım olur. Sinemamız çok değişti, yeni ve çok donanımlı bir yapımcı kuşağı yetişti. Ben “sadece ticari bakan” yapımcılarla çalışmadım. Benim kitapta anlatmaya çalıştığım “çatışma”lar, benim de doğrudan parçası olduğum aşamalarda yaşanmış, daha çok yaratıcı sürece ilişkin tartışmalardı. Çok uyumlu yapımcı-yönetmen ilişkileri de yaşadım.
Şunun altını çizmek şart: İşin doğası gereği sinema tek bir kişinin nihai karar vermesi gereken bir alan. Bir yönetmenin görüşü bütün özgünlüğü, keskinliğiyle filme yansıyorsa ortaya iyi bir film çıkar. Özgün bir fikir birçok insanın işe karışmasıyla sulanıp, köşeleri budanıp, evcil ve yumuşak hale getirilirse kötü filme dönüşür. Bir yönetmen “kendi” filmini yapmak istiyorsa ya çok çok uyumlu çalışabileceği, yaratıcı sürece karışmayan bir yapımcı bulmalı ya da kendisi aynı zamanda yapımcı olmalı.
  • Türkiye’de dizilere son yıllarda müthiş bir ilgi var. Siz de zaman zaman televizyona iş yapmış bir yönetmen olarak, yerli diziler için ne söylemek istersiniz? Yerli dizilerin sinema endüstrisine katkı sağladığını düşünüyor musunuz?
Diziler konusunda ben estetik ya da sinemasal kaygılarla ne dersem diyeyim, ortada karşı konulmaz bir gerçek var: Sinemamızın boyutlarını çok aşan büyük bir endüstriyle ve Yeşilçam'ın en parlak zamanlarını hatırlatan bir ticari başarıyla karşı karşıyayız. Yurt içindeki başarı bir yana, pazarlamayı bilen insanlar dizileri Ortadoğu ve Balkanlar’da da satmayı başarıyorlar. Keşke bu sinema filmleri için de geçerli olabilseydi. Diziler teknik manada sinemaya da altyapı oluşturacak ekiplerin yetişmesine yol açıyor. Elbette içlerinde iyi yazılanları, iyi çekilenleri olduğu gibi çok kötüleri de var. Her işte olduğu gibi... Ben sevdiğim hikâyeleri anlatabildiğim ölçüde dizi çekmeye devam etmek istiyorum. Elbette asıl işim sinema ama televizyonda da değerlendirilmesi gereken büyük bir potansiyel var.
  • Yine kitapta film festivallerinde yaşadığınız sıkıntılardan bahsetmişsiniz. Son Altın Portakal Film Festivali’nde görüldüğü üzere jürinin aldığı kararlar çokça tartışıldı. Siz genel olarak film festivallerine nasıl bakıyorsunuz?
Ufak bütçeli filmler yapıyorsanız, festivaller hayati önem kazanıyor, filmlerin görünebilir olması için tek imkan haline geliyor. Ama bence yerli festivallerde 1) Para ödüllerinin mutlaka kalkması gerek. Dönen büyük para ödülleri festivallerin saygınlığını sarsıyor, jürilerin kararını da etkiliyor. Başarı parasal değil sembolik olmalı, ödülün prestiji yetmeli. 2) Gerçekten tarafsız olabilecek, kişisel hınçlarını ve hesaplarını, kararlarına bulaştırmayacak jüri üyeleri seçmek gerek. Çok zor biliyorum, ama en azından jüri üyelerinin sektör dışından olmasına özen gösterilebilir. 

http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=turkiye-bir-erkek-toplumu-sinema-da-bunun-bir-uzantisi&haberid=3120

Saturday, 27 April 2013

Her Gün Bir Fil - My Elephant Collection


Fil en sevdiğim hayvan. Bir filim olsun isterdim. Evde kedi dışında gerçek hayvan besleyemesem de, elliyi aşkın filim var. Dünyanın farklı şehirlerinden aldığım ya da hediye getirilmiş filler. Bu sayfada hergün birini ve hikayesini paylaşmaya karar verdim. (Bu sayfa yaklaşık iki ay boyunca hergün yenilenecek, yeni eklenenler sayfanın altında.) 

I love elephants. I'd love to have one. Although I keep only a cat as a live pet, I have over fifty elephants of different sizes and styles at home. i bought them in various cities or they were given by friends or family. I will share them one a day on this page. (This page will be renewed everyday for about two months, new additions will be at the bottom of the page.)

Bu ilk fil, koleksiyonun da ilk fili. 2005'te bir film festivali için gittiğim Bangkok'ta almıştım. Tik ağacından, tamamen el yapımı. Thailand fillerin kutsal sayıldığı bir ülke. Her yer fil biblosu, resmi, heykeli dolu. Şehir içinde yavru fil gezdirenler vardı.
This one is from Bangkok which I went in 2005 for a film festival. It is hand made of wood. In Thailand elephants are considered sacred and you find millions of elephant memorabilia. This one became the first of my collection.


















Bu fil Wroclaw'dan. 2010'da bir film festivali için gitmiştim. Wroclaw "cüceler şehri" olarak da biliniyor. Sokaklar aniden karşınıza çıkan şakacı cüce heykelleri dolu. Balık avlayan, posta kutusuna oturmuş size bakan, bir lambanın dibine yaslanmış 700'ü aşkın ufacık heykel. Ayrıca Wroclaw'da hemen hemen her şeyin minyatür halini bulmak mümkün. Bu filim metalden yapılmış, 1 santimlik boyuyla cam bir boncuğun üzerinde duruyor.
This one is from Wroclaw, Poland. I went there in 2010 for a film festival. Wroclaw is known as the "city of dwarves" and you can find over 700 dwarf statuettes on the streets: Tiny dwarves fishing by the river, sitting on the postbox, leaning on a lampost etc. You an also find small versions of everything there. This elephant is only 1 cm high, made of metal, standing on a glass bead.
























5-6 yaşındayken annem bir fil dikmişti bana. Yeşil pötikare kumaştan içi pamuk dolu bir fil. Birkaç yıl için en sevdiğim oyuncak o olmuştu. O fili Serra Yılmaz'a anlatıyordum. 2006 Nisan'ıydı. Yine bir festival sayesinde gittigim New York sokaklarında yürüyorduk. Tam bez fili anlatırken bir dükkanın girişinde büyük bir sepet içinde bu fille (ve onlarca benzeriyl
e) karşılaştık. Serra bu fili alıp bana hediye etti. 
When I was 5 or 6 my mother made me a stuffed toy of an elephant. It was made of green chequered fabric. For a couple of years it was my favourite toy. In 2006, I was telling about it to my actress friend Serra Yılmaz. We were in New York. Just as I was talking about my stuffed elephant we came across this one (and its many friends) in a big basket at the entrance of a shop. Serra bought it as a present for me.




















Her gün bir fil demiştim ama bugün iki fil. Bu romantik çifti birbirinden ayırmak zor. 2007'de bir kış günü Cannes'da bir Afrikalı sokak tezgahından almıştım. Ahşap oyma. Yüksekliği 3 cm.

I am adding one elephant a day but today there's two of them for it is impossible to separate this romantic couple. I bought this one in 2007 in Cannes from an African street seller.

Bu pek süslü arkadaşı 2006'da ingiltere'de hint işi eşyalar satan bir dukkandan almistim. "Baba bunu seversin bak" diye ilk dikkatimi ceken Mina olmuştu. Bu, İngilizlerin çay yaparken soğumasin diye çaydanlığın ustune örttükleri bir kılıf, "tea-cosy".

I bought this overly ornamented fellow in England in 2006 from an Indian shop. it is a tea cosy. My little daughter Mina noticed it and knowing that i was collecting elephants she showed it to me. "Daddy look, you might like this one!

Bu elma şekeri olmak isterken fil olmuş arkadaş Barcelona'dan geldi. Kızkardeşim 2009'da getirdi.

This one is from Barcelona, a present from my sister. I guess he wanted to be an apple candy but ended up an elephant.
Zaman içinde gittiğim her sehirde bir fil bulmaya calışır oldum. Bu yaldızlı güzelliği ben bulmadım ama. 2011 yazında Kaş'ta dolanırken sevgilim bulup sürpriz olarak almış.

Over the years i started a habit of looking for a special elephant in every city i go. but i didn't find this glittery beauty. My lover found and bought it as a surprise in Kaş in summer of 2011.
Bu fili 2006'da bir reklam işi için gittiğim Berlin'de Afrika işleri satan bir dükkandan almıştım. Taş oyma. Sadeliğine bayılıyorum.

I got this one in Berlin from an African shop in 2006. It is carved in stone. I simply love its subtlety.
Galiba koleksiyondaki tek pahalı fil bu. Nişantaşı'nda dişçiye giderken yolumun üstünde bir dükkanda gördüm. Fiyatını sorunca güldüm geçtim. Manasızca pahalı geldi. "İtalyan tasarımı" vs dediler. Alamadım ama dişçiye her gidişte bakmadan da duramadım. Sonra hiç beklemediğim bir yerden, umudu çoktan kestiğim bir para geldi. İlk işim bunu almak oldu.

I guess this is the only expensive one in the collection. i saw it in a luxurious shop in N
işantaşı on the way to dentist and it was stupidly expensive. They said it was some special Italian design. I couldn't afford it. But I couldn't help looking at it everytime I had to go to the dentist. Then some unexpected money came from a little job I did long time ago which I forgot about. I went there and got it.
Bu fil Taormina'dan. 2008'de Taormina Film Festivali'ne Gölgesizler ile gitmiştik. İçi volkanik taşlarla dolu cam bir fil bu. Nasıl yapıldığını ben de anlamadım.

This one is from Taormina, Sicily. I've been to Taormina film festival with my 4th film "The Shadowless". This elephant is made of glass and full of volcanic stones. How it is made is a mystery to me.
Bugün de iki fil. Anne ve yavrusu. Bu sefer üç boyutlu değil, ince deriden oyarak yapılmış bir iş. Bunu da 2005'te Bangkok'dan almıştım. Bizim Karagöz'den başlayarak her tür gölge oyununa meraklıyım. Tayland'da da gölge oyunu figürleri bulurum diye umarak pazarları dolaştım. Bir adam bunları gösterdi. Bir usta çekiç ve keskiyle deriyi oyarak yapıyordu. Tam gölge oyunu kuklası sayılmaz ama cok sevdim yine de.

Two of them again. This time a mother and a baby in 2D. I am very much into shadow puppets like Turkish Karagöz or Chinese shadow theatre. When I was in Bangkok in 2005, I thought I could find some interesting shadow theatre figures. In a market I found these. A man was puncturing thin layers of leather with a small chisel. I don't know if this is a shadow puppet but i like it.
Bu gerçeküstücü fil de Barcelona'dan ve yine kızkardeşimin hediyesi. Barcelonalı birkaç filim daha var. sanırım orada da seviyorlar filleri. :)

This surrealistic elephant is again from Barcelona and a present from my sister. I have a few more elephants from Barcelona. I guess elephants are popular there.
Bu el işlemesi fili 2009'da İzmir Fuarı'nda, Ege köylüsü bir kadının tezgahından almıştım.

I bought this hand made elephant in Izmir from a village fete in 2009.
Bazen hic tanımadığınız birileriyle hem de cok kısa sürede yakınlaşıverirsiniz. Karşılıklı merak doğar, sohbet tutar. Bu fil Avustralyalı bir yol arkadaşımdan. 2008'de bir uçak yolculuğunda başlayan, çok kısa da olsa, çok hoş bir sohbetin ardından postadan çıktı.

Sometimes you get very close with perfect strangers in a very limited time. Curiousity leads to a wonderful conversation. This elephant is from an Australian friend which i met on a flight and had a lovely, extended chat. Weeks after the flight this little one came via mail.
Bu tombik seramik fil Praglı. Hayatta tek yeğenim Elif'in hediyesi.

This chubby little one is from Prague and it's a present from my one and only niece Elif.
 Bu fili evde buldum. Çocukların eski bir oyuncak kutusunda. Bir hamburgercinin çocuk menüsüyle verilmiş sanırım ve evden taşınırken götürmeye değer bulunmamış. O da koleksiyona katıldı.

I found this one at home in an old toybox. I guess kids didn't like it enough to take it with them to the new house. It's just a promotion material of a burger shop but it is included in the collection.
Bu filim Münihli. Daha doğrusu ben geçen yıl oradan aldım ama kendisi tam nereli bilmiyorum. Babilli bile olabilir.

This elephant is from Munich, or should I say I got it there but i don't really know where it is from. It might even be a Babylonian
Bozcaada, 2012
Bu bulmaca anne ve yavrusunu arkadaşım Ceren üç yıl önce hediye getirdi.

This puzzle mummy and her baby are my friend Ceren's present.
 Bu fil 15x15 cm boyutlarında ufak bir tuval üzerine yağlıboya. "Gölgesizler"in yapımcısı Hakan Karahan Cannes'da bir sokak sergisinden almış.

This one is oil painted on a 15x15 cm canvas. Hakan Karahan, the producer of "The Shadowless" got it for me in Cannes from a street exhibition.
Bu İngiltere'de, Hitchin'de bir hint dükkanından aldığım bir fil. Ağır ilginç bir ahşaptan yapılma.

Bununla birlikte son fili paylaşıyorum. Fil koleksiyonumu tek tek paylaşmaya başladığım son 20 kısacık gün icinde bile ülkemizde öyle korkunç ve üzücü şeyler oldu ki, kimi sabahlar bir fil biblosu resmi koyup hikayesini anlatmaya kalkmak dünyanın en saçma, en manasız şeyi olarak göründü. "Fargo" filminde onca cinayete, gözüdönmüş aptallığa tanık olan kadın polisin sakin kocası, bütün gün evde oturur ve posta pullarında kullanılmak üzere ördek türlerinin resimlerini yapar. Keşke durup küçük, zararsız kimseyle alıp vereceği olmayan şeyler üstüne daha çok konuşabileceğimiz bir dünyada yaşasaydık. Ama bu dünya güçlülerin sıradan insanların hayatını hiçe saydığı bir dünya. Sıradan ufak nesnelerin ise esamisi okunmuyor. Benim filler bu minval üzre gidiyor. Bir 20-30 tane daha var burada sergilemediğim. Onları da daha güzel bir başka zaman inşallah.
 



I bought this elephant in Hitchin Herts in UK from an Indian shop. It is made of some heavy wood.

This is the last one I will share from the collection. Even in a short period since I started displaying these elephants here, such sad and horrible events took place in Turkey and getting up in the morning and sharing an elephant pic and a small story around it seemed utterly meaningless some days. In the film "Fargo" the husband of the policewoman who witnesses all those murders and horrendous stupidity, stays home all day and paints duck pictures to be published as mail stamps. I wish our world was a place where we could stop and appreciate small, useless but harmless things more. But it is not. We live in a world where the people in power waste ordinary people's lives like small change. And ordinary, silent objects don't even count. So there's still some 20-30 elephants at home but i stop here and hope to share the rest in better days sometime. 

YOU CAN REACH THIS COLLECTION ON INSTAGRAM UNDER HASHTAG #hergunbirfil

Sunday, 24 March 2013

Ciddiyet ve Resmiyet


Yaşadığımız bu tuhaf ve biraz acıklı, zaman zaman dehşet verici ülkede, gizlilik ve ciddiyet esastır. Küçük çocukların mizah duygusu yoktur, çoğunluk nüfusu ruhen çocuk kalmış insanlardan oluşan güzel yurdumuzda da her şeyi açık konuşanları ve şaka yapanları genelde sevmezler. Komedi sanatçılarımız bile mesleklerini yaptıkları zamanlar haricinde çok ciddidirler. Herkesin gizlemesi gereken bir şeyi vardır. Benim gizleyecek bir şeyim yok. Hayatım hep tuhaf karşıt uçlar arasında bir duvardan öbürüne savrularak geçti. Bu yüzden hiç bir kalıba giremedim, herhangi bir kimlik üzerime biraz oturur gibi olduğu zaman sıkılıp kaçtım. Ciddi olmayı, bir role kendimi ciddi ciddi kaptırmayı öğrenemedim.

Küçük bir sahne anlatayım: Televizyonda bir doğa belgeseli seyretmiştim çocukken. Bataklıkta yaşayan bir kuş cinsinden bahsediyorlardı. İnce uzun boyunlu, upuzun gagalı ve narin yapılı bu kuş, kendini koruyacak silahlardan yoksundu. Peşine düşen düşmanlardan korunmak için tek yöntemi sazlıklar arasında bir saz taklidi yapmaktı. Uzun gagasını havaya dikip boynunu da uzatarak incecik bir saza dönüşüyor, rengi sayesinde de gerçekten sazlıklar arasında neredeyse görünmez olabiliyordu. Ama belgesel ekibi bu kuşlardan birini yakalamış ve stüdyoya getirmişti. Stüdyoda bir sürü insanın ve parlak ışıkların ortasında onu filme çekmeye çalışıyorlardı. Onca ışığın altında çıplak bir masanın ortasında tek başına duran zavallı mahlûk ne yapıyordu dersiniz? Ne yapacak: Saz taklidi, elbette. Gagasını havaya dikmiş büyük bir ciddiyetle çevresindeki insanları, sazlar içinde bir saz olduğuna ikna etmeye çalışıyordu.

Sonuçta ne yaparsak yapalım ışıklar altında bütün zaaflarımızla çırılçıplağız. Herkesin kim olduğu, ne olduğu ortada. Ben ciddiyet maskesi altında gizlenmekten hayat boyu kaçtım. Kendimi açıkça dile getirmeyi, derdimi, kızgınlığımı paylaşmayı ve çoğu zaman içinde bulunduğum durumlarla ve kendimle dalga geçmeyi, şakayı seçtim. Bunun zararını da görmüş olabilirim. Yine de açıklık ve samimiyet zor olsa da, ortalıkta saz taklidi yaparak gülünç cakalar satmaktan daha iyidir bence.

(Bu parça "Işık Gölge Oyunları"nın önsözünde yer alıyor. Bugün paylaşmak istedim yeniden.)

Wednesday, 20 February 2013

Şanslı Gün - Lucky Day - Tom Waits




Şanslı Gün (Uvertür)

Hanımlar beyler, Harry'nin Acayiphanesi
şu koca kubbenin altında,
gururla takdim eder: Hilkat Garibeleri!
Evet aynen: Üç kafalı bebek, içerde.
Hitler'in beyni de, aynen göreceksiniz.
Lea Graff içerde, Alman cüce, kendisi J. P. Morgan'ın kucağına oturmuştur.
Priscilla Bajano var, maymun kadın.
Jo Jo, köpek kafalı oğlan. Bendeniz Milton Malone, insan kılığında iskelet.
Grace McDaniels, katır suratlı kadın,
Görmelere seza bir hanımdır kendileri,
Şu dev çadırın altında... duyduk duymadık demeyin.
Kalbim var diyen gelmesin!
Ayrıca Charleston Grotto'da açık büfemiz emrinize amade.
Satılan bilet geri alınmaz, kanuna mugayir yerlerde geçmez.
Foko da içerde Foko, fok oğlan, kolları yok yüzgeçleri var.
Johnny Eck var sonracıma, gövdesiz doğmuştur,
Elleri üstünde yürür böyle, kendi orkestrasını kurmuş harika bir piyanisttir.
Gerd Bessler de içeride, iğne yastığı adam.
Unutmayın bugün hanımlar suaresi.
Koko içerde, kuş kız.
Mortando, fıskiye adam.
Yaklaşın hanımlar beyler çekinmeyin.
Haydi pamuk eller cebe.
Radion içerde, bir kafa ve göğüsten ibaret,
balta girmemiş Afrika ormanlarından geldi.
Hanımlar beyler, Harry'nin acayiphanesi. Hanımlar, beyler...

Çeviren: Ümit Ünal

Lucky Day (Overture) 
Ladies and gentlemen, Harry's Harbour Bizarre is proud to present,
Under the Big Top tonight, Human Oddities.
That's right, you'll see the Three Headed Baby
You'll see Hitler's brain,
see Lea Graff, the German midget who sat in J.P. Morgan's lap.
You'll see Priscilla Bajano, the monkey woman.
Jo Jo the dog face boy. I'm Milton Malone, the human skeleton.
See Grace McDaniels, the mule faced woman,
And she's the homeliest woman in the world.
Under the Big Top tonight, never before seen,
and if you have a heart condition, please be warned.
Don't forget to visit our snack bar at Charleston Grotto.
All sales are final. Void where prohibited by law.
You'll see Sealo the seal boy who has flippers for arms
You'll see Johnny Eck, the man born without a body
He walks on his hands, he has his own orchestra and is an excellent pianist.
See Gerd Bessler, the human pincushion,
And don't forget it's Ladies' Night here at Harry's Harbour Bizarre.
You'll see Ko Ko the bird girl,
Mortando, the human fountain,
step a little closer ladies and gentlemen and don't be shy,
dig deep in your pockets.
You'll see Radion the human torso.
Deep from the jungles of Africa.
Ladies and Gentlemen. Harry's Harbor Bizarre. Ladies and Gentlemen.

Thursday, 24 January 2013

Şahdamar - Sezai Karakoç


Siz hürsünüz; siz şartsız ve kayıtsızsınız
Bir balığın, bir siyah, bir kara balığın
İncecik kılçığı üzerine yemin edersiniz;
(K) harfi üzerine yemin edersiniz.
Rakı içen kadınların, çiçek yiyen kızların
İyilikleri, günahları ve çeyizleri üzerine yemin edersiniz.
İstakozların, kırmızı ve mavi istakozların
Bir mavzerlik peygamberlikleri üzerine,
Küçük ve büyük, acılı ve acısız
Yeminler yeminler yeminler edersiniz.
Siz siz üzre yeminler edersiniz.

Biz hayret eder, kuvvet eder, dudağımızı bükeriz;
Dudağımızı kör makaslarla dilim dilim ederiz
İki tane elimiz var deriz;
Bin tane elimiz olsaydı
Bini birbirinin aynı olurdu deriz.
999 elimiz kağıt gibi yansın,
Bir elimiz güneş gibi dursun..
Biz elbette dudak büker, hayret ederiz.

Biz inkar eder, inkarı severiz;
Bayram hediyenizi iade ederiz
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz

Toprağı zindana koyduk biz
Üzerine yedi kilit vurduk biz
Kaç gelinin alnında kaç yumurta kırdık biz
Varsın yarın takılsın benim çene kemiğim
Bir köpeğin ön dişlerine
Ve Fahriye'nin kürek kemiği tam ortasından kırılsın
Biz inkar eder, şah inkarlar severiz.
Kafamızı kaldırıp bir bakmayız
Ruhumuzun içinde kar yağar
Anamızdan doğduğumuz geceden beri
Heybemizi emektar makinelere yükleriz
Fikirlerimizi tifil vinçlere
İri buğday tanelerinin trenleri yürüttügünü bilmeyiz
Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız
Biz kirli ve temiz çamaşırları
Aynı zaman aynı minval üzere katlarız
Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız

Siz kalbe hançer gibi giren
Siz kalpten ağaç gibi çıkan
Siz bize şahdamarımızdan yakın
Siz yüzükler içindeki kan
Siz inançların sedef kabuğunu
Ebabil kuşlarının gagalarıyla kıran

Bununla beraber üzülmediğinizi biliyoruz
Gün gelecek toprağın altına uzanacağız
Her gece saat beş sularında sizi
Toplardamarlarımızın içinde bekliyeceğiz