Thursday, 7 July 2011
Aşkın Alfabesi - Ü - Ümit
İçimizde "ümit" kelimesinin anlamını en iyi bilen Gülsen'di herhalde. Yıllarca ümit edip beklemeye katlandıktan sonra, sonunda Fırat'ı kafalamayı başardı. Önce birlikte daha büyük bir eve taşındılar. Taksitle aldıkları eşyalarla evi bir güzel döşediler. Fırat yaratıcı yönetmenliğe yükseltildi. Sonra evlendiler. O 24 tuvalden oluşan resmi yapan art-direktör çocuğun Gülsen'e aşık olduğu, yıllardır açılamadığı, umutsuz bir aşkla yandığı düğün gecesi halka açık bir itirafla ortaya çıktı. Kaya ve Emel düğüne gelmediler. O sırada filmlerdeki gibi Venedik'te "ilişkilerini tazeleme" gezisine çıkmışlardı. Fırat ve Gülsen'le düzenli olarak görüştük, ben İngiltere'ye taşındıktan sonra da mektuplaştık. Fırat ülkenin, benim bıraktığımdan daha kötü hallere düştüğünü, Köpek’in kapatıldığını, İstanbul’un yaşanmaz hale geldiğini yazıyordu. Derken Güney'de, Kemer yakınlarında küçücük bir köye yerleşmeye karar verdiklerini bildiren mektup geldi. Gülsen'in yalnız yaşayan annesi ölmüş ve bizimkilere büyük bir iyilik yaparak, bir yazlık köyeviyle, işletilmeye hazır bir küçük bar bırakmıştı. Herşeyi satıp savıp kıyı köyüne taşındılar. Daha sonraki mektuplarda, Fırat kendisini boğan İstanbul'dan kaçabileceğini sandığını ama İstanbul'u aynen kafasında taşıdığını, geceleri sürekli eski arkadaşlarını, bizi, istifa ettiği işle ilgili sorunları, cehenneme dönen İstanbul sokaklarını rüyasında gördüğünü yazıyordu. Barda bütün müşterilerden fazla içiyor ve bazı geceler kavgalar çıkartıyormuş. Derken mektupların havası iyimserleşmeye, Fırat evin bahçesinde yetiştirmeyi başardığı sebzelerden çiçeklerden bahsetmeye başladı. Arası iyice açılan mektuplar birgün tamamen kesildi. Sanırım sondan bir önceki mektubunda, bir arkadaşından Emel ve Kaya'nın Kanada'ya göçmen olarak gitmek için başvurduklarını duyduğunu yazıyordu.
Yarın: Vahşiler
Wednesday, 6 July 2011
Aşkın Alfabesi - U - Unutmak
Işık'ı unutmak için çok uğraştım. Asaf ve Işık bütün olanların üzerinden çok geçmeden evlendiler, evlenmişler. Düğünlerine hiç birimiz çağrılı değildik. Bir magazin gazetesinin sosyete dedikoduları sayfasından öğrendik. Pırıltılı giysiler içinde, ellerinde içki kadehleriyle kameralara poz veren kadınlar ve erkeklerle doluydu sayfa. Asaf ve Işık sayfanın bir köşesinde gelin damat kılığında görülüyorlardı. Asaf uzakta bir yere bakıyordu. Işık o uzaylı güzelliğinden çıkmış, birden bir Türk gelini oluvermişti, biraz da kilo mu almıştı ne? Fotoğrafın altındaki kısa yazı, ailesinin muhalefetine rağmen Işık'ın kararından dönmediğini ve musevi mühendisle muradına erdiğini yazıyordu. “Mühendis mi?” diye düşünmüştüm, “Asaf hiç mühendislik yapmadı ki!” Evlendikten sonra, Asaf'ın Emirgan'daki evlerinden birine yerleşmişler. Ortaköy'deki, ağır anılarla kalabalıklaşmış ev bomboş kalmış. Bütün ilişkimiz kopmuştu. Işık'ın bir kez daha hamile kaldığını öğrendiğimizde Fırat'la çok güldük. Asaf parti gecesindeki yalanını nasıl açıklamıştı acaba? Çocuğun ölü doğduğunu ancak yıllar sonra öğrendim.
Yarın: Ümit
Tuesday, 5 July 2011
Aşkın Alfabesi - T - Temizlik
Henüz her şey için çok erkendi. İstanbul pırıltılı bir pazar gününe uyanıyordu. Teşvikiye'de caminin ıssız bahçesini geçtim, sabaha kadar açık bir muhallebicide sakin sakin, hiç bir şey olmamış gibi çorba içtim. Kağıtlar, büzüşmüş bira tenekeleri, yalnız kuşlarla dolu caddelerde yanımdan ağır ağır geçen bir polis arabasına aldırmadan yürüdüm. Harbiye Orduevi'nin uykulu nöbetçi askerleri beni şüpheyle kestiler. Yürüdükçe açılıyordum. Sanki bu güzel yaz sabahı her şeye yeniden başlayabilecek kadar güçlü hissediyordum kendimi. Emel ve Kaya ne yapmışlardı acaba? Işık ve Asaf şimdi o meşhur yer yatağında uyuyorlar mıydı?
"Her aşktan sonra iyi bir temizlik gereklidir." Kulaklarımda basketbol koçu havasında hamasi bir ses nutuk atıyordu: Aşkta yenilmekten daha kötü bir şey var mıdır? Yoktuuur. Ama ne yapacağııız? Yenileceek miyiiiz? Yenilmeyeceğiiz. Çünküü hayat devam etmektediir. Yok ya! dedim kulaklarımda çınlayan sese. Hemen sustu.
Çöp arabaları dolaşmaya başlamıştı. Çöpçüler yolun kıyısında cumartesi gecesinin artıklarını süpürüyor, gecenin izlerini arabalarının öğütücü bölümünde dönüp duran dev metal dişlerin arasına atıp, çöplerimizi, atıklarımızı, dün gecelerimizi, karşılıksız aşklarımızı filan unutmamıza yardımcı olmaya çalışıyorlardı.
Yarın: Unutmak
"Her aşktan sonra iyi bir temizlik gereklidir." Kulaklarımda basketbol koçu havasında hamasi bir ses nutuk atıyordu: Aşkta yenilmekten daha kötü bir şey var mıdır? Yoktuuur. Ama ne yapacağııız? Yenileceek miyiiiz? Yenilmeyeceğiiz. Çünküü hayat devam etmektediir. Yok ya! dedim kulaklarımda çınlayan sese. Hemen sustu.
Çöp arabaları dolaşmaya başlamıştı. Çöpçüler yolun kıyısında cumartesi gecesinin artıklarını süpürüyor, gecenin izlerini arabalarının öğütücü bölümünde dönüp duran dev metal dişlerin arasına atıp, çöplerimizi, atıklarımızı, dün gecelerimizi, karşılıksız aşklarımızı filan unutmamıza yardımcı olmaya çalışıyorlardı.
Yarın: Unutmak
Monday, 4 July 2011
Aşkın Alfabesi - Ş - Şaşkınlık
Sabah ezanı okunurken kendime geldim. Önce bulunduğum yeri tanımam biraz zaman aldı. Sonra Fırat'ın Teşvikiye'deki evinde, salondaki divanın üzerinde yattığımı anladım. Fırat'ın iki ufak kırmızı balığın sıkıntıyla yüzdüğü bakımsız akvaryumu, rahatlatıcı kabarcık sesleri çıkarıyor, salonu yeşil-mavi ışığıyla aydınlatıyordu. Her yanım ağrıyordu. İlk düşündüğüm çok tuhaf bir rüya gördüğüm oldu. Sanki çok önceden olduğu gibi, Asaf'la Emel ve Kaya'yla tanışmadan önceki bir gece, Fırat'ın evinde kalmıştım, akşam televizyon seyredip sohbet ettikten sonra burada uyumuştum. Sonra bir önceki gecenin anıları sökün etti. İçimi yakıcı bir utanç kapladı. Belki de hepsini melekle birlikte hayal etmiştim. Yoksa olan olmuş muydu? Beni buraya getirmişlerdi demek. Neden evime götürmemişlerdi.
Kalktım. Üstümdeki hiç bir şeyi çıkarmadan, olduğum gibi uzatıvermişlerdi divana. Çok sessiz hareketlerle mutfağa gittim, mide bulantım dayanılmaz bir hal alıncaya kadar su içtim. Çöp kutusunun açık kapağından kanlı pamuk parçaları görülüyordu. Koridorun sonundaki odadan Fırat'ın horultusu geliyordu. Birinin daha düzenli nefes alıp verdiği duyuluyordu. Kimdi acaba içerideki? Gülsen miydi? Düz, heyecansız ama içten bir sevgiyle, ezan sesiyle karışan düzensiz nefesleri dinledim. Bütün bunlardan sonra hala beni koruyan, alıp evine getiren arkadaşlarım vardı demek.
Ayakkabılarımı giyerken Fırat'ın üzerlerine kan bulaşmış spor ayakkabılarını gördüm. Hemen yanında uysal uysal Gülsen'in sandaletleri duruyordu. İki çift ayakkabı. Birbirlerine çok yakışıyorlardı.
Yarın: Temizlik
Kalktım. Üstümdeki hiç bir şeyi çıkarmadan, olduğum gibi uzatıvermişlerdi divana. Çok sessiz hareketlerle mutfağa gittim, mide bulantım dayanılmaz bir hal alıncaya kadar su içtim. Çöp kutusunun açık kapağından kanlı pamuk parçaları görülüyordu. Koridorun sonundaki odadan Fırat'ın horultusu geliyordu. Birinin daha düzenli nefes alıp verdiği duyuluyordu. Kimdi acaba içerideki? Gülsen miydi? Düz, heyecansız ama içten bir sevgiyle, ezan sesiyle karışan düzensiz nefesleri dinledim. Bütün bunlardan sonra hala beni koruyan, alıp evine getiren arkadaşlarım vardı demek.
Ayakkabılarımı giyerken Fırat'ın üzerlerine kan bulaşmış spor ayakkabılarını gördüm. Hemen yanında uysal uysal Gülsen'in sandaletleri duruyordu. İki çift ayakkabı. Birbirlerine çok yakışıyorlardı.
Yarın: Temizlik
Sunday, 3 July 2011
Aşkın Alfabesi - S - Sultaniyegah
Sultaniyegâh: a. Müz. Türk Müziğinde bir şed makam. (Buselik makamının yegâh [re] perdesindeki şeddidir. Kararı yegâh [re], güçlüsü dügâh [la], donanımı si'dir. [si küçük mücennep bemolü-kürdi]. Bu makamın icrasında hümayun geçkisi yapılması adet olmuştur. Makam, Hammamizade İsmail Dede Efendi tarafından Mahmut II'ye ithaf olunduğundan sultaniyegâh olarak adlandırıldı. 1930 yıllarında bu makama "milli yegâh" gibi uydurma bir ad takıldıysa da bir süre sonra eski adıyla anılmaya başlandı. Bugün elde 250 kadar sultaniyegâh yapıt bulunmaktadır.) Büyük Larousse.
Dünyanın bilgisi inanılmaz büyüklükte bulutsu bir yığındır. Doğmadan önce o bulut yığınının bir parçası halinde boşlukta yüzeriz. Bize ilişkin yaşamsal bilgi, anne babamızın genlerinde işlenmiştir. Doğarız ve bulutsu bilgi yığınına kendi çapımızda katkılar yapmakla ömrümüz geçer. Aklın ve deliliğin sınırına giren herşey o bulutun içindedir. Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar o bulutun içindedir. Tim o bulutun içindedir. Hiç çıkmamıştır. Işık o bulutun içindedir. Asaf o bulutun içindedir. Ban, Cırlop, Kentegirge, o bulutun içindedir. Aşk o bulutun içindedir. Alfabe o bulutun içindedir. Ölürüz ve sonsuza kadar o bulutun bir parçası oluruz. Melekler, insan aklının yarattığı binlerce hayal ürünüyle birlikte o bulutun içindedir. Seninle o gece tanışabilirdik Tim. Benim ölmüş insan bilgim, o yoğun buluta karıştığında, senin doğmamış hayal çocuk bilginle karşılaşabilirdi o gece. Ama beklememiz gerekiyormuş.
Tetiği çekmiştim. Herşey bir anda sessizleşmişti. Ama beklediğim hiç bir şey olmamıştı. Ölüm böyle, hiç bir şey olmaması mıydı acaba? Tabancayı ağzımdan çıkardım. Namlunun ucu pırıl pırıl parlıyordu. Tetik hala parmağımın ucunda sert sertti. Şöyle bir yokladım. Havaya doğru tutup bir kez daha çektim tetiği. Aynı gülünç ses, aynı zavallı patlama bir kez daha duyuldu. Tabanca tutukluk yapmasaydı beynimi dağıtacak olan kurşun tersanenin tavanında bir çiyuv sesi çıkardı. Hayatın bana tanıdığı bu son şans başımı döndürmüştü. Kalbim tam tam çalmayı bir an için bıraktı. Bunca akıl dışılığa dayanamayan zavallı beyinciğim çareyi kendinden geçmekte bulmuş olmalı. Herşey bir anda uzaklaşıverdi. Beyazımsı bir karanlıkta, daha doğrusu boz, bulutsu bir aydınlıkta insanı rahatlatan, incecik, yumuşacık sesler kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. Alfabenin harfleri tek tek yankılanıyordu bulutun içinde:
Aa, Bb, Cc, Çç, Dd, Ee, Ff, Gg, Ğğ, Hh, Iı, İi, Jj, Kk, Ll, Mm, Nn, Oo, Öö, Pp, Ss, Şş, Tt, Uu, Üü, Vv, Yy, Zz.
İpeksi, arp telleri bin bir tatlı çıngırtıyla yüzümü okşuyordu, kıldan ince balık kılçıkları, tombicik kırkayak eller, kelebek tozlu parmaklar, ıslak bebek dudakları, sütümsü ayva tüyleri, ıslık çalan göbek delikleri, öpüşürken birden insanın burnunu sarsan tükürük kokusu, bacak aralarının yapışkan kayganlığı, kulağımda yirmi dokuz ayrı ses, Türkçe'nin her sesi bir kelime halinde çınlıyor, yirmi dokuz melek, yirmi dokuz pericik hep bir ağızdan anlamsız bir tekerleme okuyordu:
Alaturka, Türkiye’de bütün aşkların yükselen burcudur. Burçların cinsiyeti yoktur, insanlar cinslere ayrılır. Ayrılan Cinsler, ara sıra bir araya gelirler. Sonra da biz geliriz: Çocuklar yani. Her çocukluk hafif bir Deliliktir. Evlilik çocuklar için yapılan ama çocuklara yasak bir filmdir. Filmlerde ve evlilikte bol miktarda gerilim bulunur. Gerilim, hep yalnız olduğumuzu çok iyi bildiğimiz halde bilmezden geldiğimiz anlarda doğar. Ğ, Türkçe’nin bu konuyu en iyi anlamış harfidir. Hediyeler aşka iyi gelir, unutmaya gelmez. Işık, iyiliğin bir ismidir. İsim, ışık saçan bir kelimedir. Jaluzi, ışığı keser, kıskançlık demektir. Karanlık, aşk için uygun bir yerdir. Lanet, uygun bir yer değildir, uğramamak gerekir. Masal, kendi uydurduğumuz ve kendimizi bulduğumuz bir ülkedir. Naz, Orospuların unuttuğu bir şeydir. Herkes birgün orospuluğu öğrenir. Öğrenmek, iğrenmek gibi Panikle sonuçlanır. Rezalet çıkar. Sultaniyegâh, alaturkada aşkın bir makamıdır. Şaşkınlık, makamsız kalmaktır. Her aşktan sonra iyi bir Temizlik yapmak mecburidir. Unutmak en zor iştir. Ümit boşunadır. Vahşiler tarafından sarılmış durumdayız. Yengeçlere yem olacağız. Zaman geçip gidecek üzerimizden.
Dumanın ortasında bir ışıldama oldu. Küçücük sarı kelebekler bir çiçek dürbününde yuvarlanan cam kırıklarıymış gibi simetri içinde uçuşarak ışığın ortasından çıktılar. Çember şeklinde dönüp durdukları yerlerinde önce havada kıvıl kıvıl danseden minicik tırtıllara, ipekböceklerine dönüştüler. Sonra ışık daha da gözalıcı bir hale geldi. Ve hepsinin ortasında baş melek olduğunu anladığım yaratık belirdi. Saçları havada bir daire çizecek, meleğin başını çocuksu güneş çizimlerine benzetecek biçimde uçuşuyor, her bir saç telinin ucunda bir ipekböceği deliler gibi çalışarak saçı uzattıkça uzatıyordu. Baş meleğin gövdesi ışıktan yapılmış gibiydi. Bacaklarının arasını ve göğüslerini örten parlak beyaz kumaş sonsuza kadar uzanıp gözden kayboluyordu. Ayakları yere değmiyordu. Az önce bir şarkının başlamış olduğunu farkettim. Baş melek bu şarkıyı söylüyordu. Ben çok gençken, senin yaşındayken Tim, çok meşhurdu bu şarkı. Bak içim garip oldu şimdi. İyi ki kendimi öldürmeyi başaramadım. Çocukluğumu özledim birden. Arkadaşlarımı özledim. Keşke biraz daha akıllı, biraz daha olgun davranabilseydim. Nereden çıktı şimdi bu şarkı?
Şamdanları donanınca
Eski zaman sevdalarının
Başlar ay doğarken
Saltanatı sultaniyegahın
Melek bir kanat çırpışıyla burnumun dibine kadar yaklaştığında uzaktan göründüğü kadar güzel olmadığını gördüm. Dudaklarının üstü kırışmış, tüylenmişti. Gözlerinin altında mor halkalar vardı. Elleri çatlak çatlaktı, kirliydi tırnaklarının arası. Tül elbisesi ipliklenmişti.
Tende nemli yumuşaklığı
Denizden gelen ahın
Gizemli kanatları
Ruhta ölüm karanlığının
Ölüm bu muydu yani? Kanatları küçükken bizi çıkardıkları okul müsamerelerindeki meleklerin kanatlarına benziyor. Telden ve kağıttan yapılmış sanki. Bu ostrişler, bu gelin telleri, bu yaldızlar... Bu tırtıllar plastik. İpek değil, naylon elyaf bu saçlar. Ne biçim melek bu? Ağız hareketlerini şarkıya uydurmayı, doğru dürüst play-back yapmayı bile beceremiyor. Ölüm bu mu? En az yaşarkenki kadar saçma herşey.
Ölmüyordun ki Umur. Ölmek için çok gençtin.
YARIN: ŞAŞKINLIK
Saturday, 2 July 2011
Aşkın Alfabesi - R - Rezalet
Bir kapışma olur. Fırat kanlar içinde olduğuna aldırmadan ok gibi fırlayıp Kaya'nın üzerine atılır. Yere yuvarlanırlar. Gülsen ve Emel çığlık çığlığa araya girmeye çalışırlar.
Umur her şeyi tepeden görebileceği sahanlığa varmıştır. Aşağıdan görünmemek için yere yatmış, kıs kıs gülerek olan biteni seyreden adamı o zaman farkeder. Adam Umur'u görünce suçüstü yakalanmış gibi ciddileşir, toparlanıp ayağa kalkar. Tersaneyi terketmeyen işçilerden biridir bu. Bıyıklı, şişmanca, kırk yaşlarındadır. Yağ ve toz karışımının hare hare kabuk bağladığı bir işçi tulumu vardır üzerinde.
"Merhaba abi!"
Korkuyla Umur’un yüzüne değil, daha aşağıda bir yere bakmaktadır. Umur silahı ona doğrultmuş olduğunu anlar. Adam ellerini iki yana açarak
"Kötü bir şey yapmıyordum beyefendi, sadece baktım, çocuklar iyi oynuyorlar."
Kalın elleri, çatlak avuçiçleri görünecek şekilde havada açık kalır.
Umur silahı ona doğrultur, aşağı, git buradan der gibi bir hareket yapar. İşçi namlunun ucuna bakarak
"O da dekor mu abi?"
Yakın plan Umur.
Yakın plan tabanca.
Yakın plan işçinin yüzü.
Daha da yakın plan tetikteki Umur’un parmağı.
Yakın plan kimse nasıl olduğunu anlamadan, "dekor" ateş alır. Gülünç, filmlerdeki silahların görkemli, korkutucu patlamasına hiç benzemeyen acıklı bir ses çıkar tabancadan.
Flaş gibi iki üç kare süren bir beyazlık geçer.
Yakın plan Umur.
İşçi dizlerinin üstüne düşmüş, faltaşı gibi açık gözlerle ona bakmaktadır. Korkudan dizlerinin bağı çözülmüştür.
Bir an için kare donmuş gibi olur.
Seyirciler, Emel, Kaya, Asaf, Işık, Gülsen, Fırat büyük bir şaşkınlıkla Umur’a bakmaktadırlar.
"Silah onda".
İşçi sesine dinsel bir melodram havası vererek
"Abi kurbanın oliym, evde üç sabi beni bekler, zaten dört aydır maaş alamıyorum, hepimiz açız."
Umur aşağıya döner çünkü filmin baş kahramanının acıklı bir tirad atma vakti gelmiştir:
"Arkadaşlar! Gösteri sandığınız acıklı komedinin sonu geldi. Şimdi kıssadan hisse zamanı. Hepiniz bunu bir gösteri sandınız... Evet rezil bir gösteri yaptık... Senaryosu da bana ait... Daha doğrusu bütün bu rezalete ben sebep oldum... Dilimi tutamadım... Öfkeme hakim olamadım... Benim yüzümden birbirinize düştünüz... Böyle olsun istemezdim. Hepinizden özür diliyorum. Asaf bir tek senden özür dilemiyorum. Sen benim en sevgili arkadaşımdın. Ama bana hayatımın kazığını attın."
Bir alkış koptu. Asaf aşağıdan Umur’a bağırır:
"Umur çabuk in oradan!"
Aptal, Umur’dan en çok korkması gereken zamanda böyle bağırabilmektedir bana.
"Herkes açılsın!"
diye bağırır Umur, bağırdım.
"İnfaz alanını boşaltın. Müthiş bir final olacak".
Asaf ona doğrulttuğum tabancayı hiç takmadan,
"Ne alaturka herifsin! Her şeyi mahvettin. Bir aşk için değer miydi?"
"Aşk için değmezse, ne için değer Asaf?"
Demelidir Umur ama diyemedim. Ona vermem gereken bu cevabı çok çok sonra bulacaktım.
Öylece suskun kalakaldım. Alaturka herif!
Birden iki güçlü kol sımsıkı kavrayıverir Umur’u. İşçi arkasından sarılmış, onu kapana sıkıştırmıştır.
"Tuttum tuttum!”
İşçi Umur’u merdivene doğru sürüklemek isterken aşağıdan birtakım koruma kılıklı adamlar merdivene koştururlar.
Yakın plan Umur.
Bir beyazlık.
İriyarı işçi yere yuvarlanır, yuvarlandı, az kalsın sahanlıktan aşağı düşecek gibi olur, düşecekti. Düştüğü yerde pısıp kalır, kaldı.
"Allacım allacım!"
Umur silahı sağa sola sallayarak
"Kimse kıpırdamasın"
diye buyurur, buyurdum.
"Yeter, kimseye zarar vermeyeceğim".
Saçmalamaktadır, saçmalıyordum:
"Herşey bir oyun gibi... Hayat komik bile olamayan pis bir şaka... Hoşçakalın..."
Tabancanın namlusunu ağzına sokar, soktum. Soğuk demir, az önce patlayan barutun kokusuyla dilime değdi, değer.
Son anda birşeyler söylemeye çalışan aşağıdaki insanlardan yakın plan görüntüler.
Ağır çekim.
On saniye önce başlamış olan vızıltılı fon sesi giderek artar ve sahnenin buralarında korkunç uğultuya dönüşür.
Yakın plan Umur.
Yakın plan tabanca.
Yakın plan tetikteki parmak.
Umur gözlerini kapar, tetiği çeker.
Tetiği çektim.
YARIN: SULTANİYEGAH
Friday, 1 July 2011
Aşkın Alfabesi - P - Panik
Panik gülünç bir kelimedir. Türkçe değildir. Ucuz polisiye romanları ya da yabancı filmleri türkçeleştiren çevirmenler bu kelimeyi sokmuşlardır dilimize. Panik uçuşan kan kırmızısı peleriniyle bir atlı kılığında dörtnala sahneye girer ve Asaf’ın yüzüne yapışıp çöreklenerek sahnede yerini alır. Asaf tabancayla, ölümün karanlık ağzıyla karşılaştığında bile böyle bir ifade takınmadığından seyirci olarak onun yüzünde ilk kez gördüğümüz paniği hemen tanırız, irkiliriz.
Kaya’nın sesi ağlamaklı bir halde, titremektedir.
"Abi Fırat yattı diyor, bu da yattım diyor. Sen yatmadık diyorsun? Hanginiz doğru söylüyorsunuz?"
Asaf başını eğer, eğdi. Tek kelimeyle cevap verir, verdi:
"Emel..."
Seyircilerden biri
"Yok artık!"
şeklinde tepkisini gösterir, gösterdi.
Kaya hiç sesini çıkarmadan Emel'e döner, döndü.
Emel ona elini uzatarak mengenede sıkışıp kalmış bir sesle
"Ben seni seviyorum, Kaya!"
Kaya çok acıklı ve o kadar da içten:
"Yazıklar olsun sana verdiğim emeklere... Ne eksiğimiz vardı? Her akşam evin bulaşığını yıkadım. Çöpü döktüm. Senin için yemekler yaptım, çiçekler aldım, çiçekleri suladım, kitaplarının tozunu sildim. Sümerce tezini temize çektim. Nefret ettiğim halde kereviz yedim, dağda bayırda topladığımız ebegümeçlerini yedim. Sevişmek istemediğim zaman bile seviştim. Yazıklar olsun. Bak Asaf seni sevmiyor bile. Şu kızla gidecek. Sırf onun kadar çeneli değilim diye gittin yattın herifle."
Sesi neredeyse ağlamaklı bir havaya girer:
"Demek birlikte yaşlanamayacakmışız... Git, kiminle evlenirsen evlen. Boş ol, boş ol, boş ol."
Kazak bir Osmanlı erkeğinin günahkar karısını boşamak için söyleyebileceği, ancak 1970’lerde çekilmiş, 1800’lerde geçen komedi filmlerinden tanıdığımız, Kaya'nın zihnine nereden düştüğünü bilemeyeceğimiz bu üç "boş ol"; Emel'i karnına giren üç kurşun gibi sarsar, sarsmıştı.
Kaya herşeyi sessizce, her zamanki kabullenmiş gülümsemesiyle izleyen Gülsen'e döner, döndü:
"Ben eve gidiyorum, benimle gelir misin?"
Emel gözlerini oyuncak bebek şaşkınlığıyla kırpıştırarak Kaya'ya bakmaktadır, bakıyordu.
Kaya ona değil, Gülsen'e bakmaktadır, bakıyordu.
Gülsen elini uzatır ona, uzattı:
"Gelirim".
Kaya bu eli tutar tutmaz film birden hızlanır, hızlandı ve bütün gece Gülsen'den kurtulduğuna neredeyse sevinen Fırat ortaya koşar, Kaya'nın omzuna sertçe vurur:
"Hoop hop... N’oluyoruz yahu? Kim kimi götürüyor?"
Kaya'nın bu yumuşak dokunuşa verdiği karşılık beklenmedik bir sertliktedir. Geri dönüp bütün gücüyle Fırat'ın suratına bir yumruk patlatır. Fırat sendeleyerek geri geri gider ve gösteri sırasında ipleri kopan bir kukla gibi yere oturuverir. Burnundan oluk gibi boşanan kan, gömleğindeki ketçap lekesini örter. Birkaç kadın seyirci korkuyla, ama gerçek bir korkuyla değil filmin en kan-çıkmazsa-para-yok yerinde kapıldıkları korkuyla, çığlık atarlar.
YARIN: REZALET
Subscribe to:
Posts (Atom)






