Saturday, 29 June 2013

Still Here - Langston Hughes

Still Here

been scared and battered.
My hopes the wind done scattered.
Snow has friz me,
Sun has baked me,

Looks like between 'em they done
Tried to make me

Stop laughin', stop lovin', stop livin'--
But I don't care!
I'm still here! 

OT Dergisinden Bir Söyleşi




"Bu röportaj kalıcı şeylerden bahsetme fırsatı, gerçek bir teneffüs oldu bana. İnsanlar yaralanır ölürken, baskı ve şiddet bunca insanın hayatını karartırken kitaplardan, hikayelerden, bahsetmek “lüks” gibi görünebilir. Ama bu günler geçtikten sonra, güç dengeleri değiştikten sonra, biz ve bizi tanıyan herkes gittikten sonra da bazı kitaplar kalacak ve aynı sözleri tekrar tekrar fısıldayacaklar."









Çocukluk ve ilk gençlik yıllarınızda neleri okumaktan keyif alırdınız?

Bir çok öğretmen çocuğu gibi, ansiklopedi dolu bir evde büyüdüm. Hayatı ilk önce ansiklopedi sayfalarından öğrendim. Hayat, Resimli Bilgiler vb ciltlerini ezberledim denebilir. Onlara orta son civarında “Kadın ve Erkek – Ruhsal Ve Cinsel İlişkiler Ansiklopedisi” eklendi. Bu 1970'lerde çok iyi yazılmış ve çevrilmiş, mükemmel bir ansiklopediydi. Sadece seksten değil, edebiyattan sanattan, psikolojiden bahsederdi. Lewis Carroll'dan Shakespeare'e ve Beatles'a uzanan göndermeler, harika klasik ve modern resim reprodüksüyonları vardı.

İlkokuldan itibaren Aziz Nesin'in hayranıydım. Her kitabını okudum. Lise sırasında Sait Faik hayranlığım başladı. Onun da hemen hemen her hikayesini tekrar tekrar okudum (hala da okuyorum). Onun dışında evdeki ufak kitaplıkta ne varsa okumaya çalıştım. Tanpınar o yaşta ağır geldi mesela ama Ahmet Rasim'i çok severdim. Bir de kitaplıkta bulduğum “Allahın Gazapları” adında beş ciltlik dini bir roman dizisini defalarca okudum. Üç büyük dinin konu ettiği temel olayları Tevrat ya da Kur'an'ı okumadan önce o romanlardan öğrendim. Küçükken kendimce çok dindardım denebilir.

Okumasaydım ben bana hiç benzemezdim’ dediğiniz yazarlar veya kitaplar var mı? Varsa neler?

Küçükken okuduklarım bir şekilde temel oluşturmuştur mutlaka. Ama gözümü başka bir dünyaya açan kitaplarla üniversitede tanıştım. Mesela Bilge Karasu'nun “Göçmüş Kediler Bahçesi” böyle bir kitaptır. Sonra Nabokov'un Lolita'sı. Ece Ayhan'ın “Yort Savul”u. Kafka'nın hikayeleri ve “Amerika”sı. Sevim Burak'ın hikayeleri ve oyunları. Borges. Bunları okumak beni sarstı, “kendime” getirdi diyeyim.

Ama yıllar içinde okuduğunuz her şey sizin karakterinizin parçası olur zaten. Mesela çocuk yaşta okuduğum Çetin Altan'ın “Bir Yumak İnsan” kitabı insanlara büyük bir hüzünle, merhametle bakmamı sağladı sanırım. Leyla Erbil'in “Gecede”si, Orhan Pamuk'un “Kara Kitap”ı, Latife Tekin'in “Buzdan Kılıçlar”ı olmasa da eksik kalırdım eminim. Bunun gibi edebi/ edebiyat dışı sayısız kitabın, makalenin, çizgi romanın üzerimde kim bilir ne etkileri vardır...

Özellikle düşkün ya da mesafeli olduğunuz türler var mı?

Kurmacada tür ayırmıyorum, yazar ayırıyorum denebilir. Korku ya da polisiye düşkünü değilim mesela ama sevdiğim bir yazar yazmışsa okurum. Sonra sanat tarihi üzerine okumayı çok seviyorum. Uluslararası bir müzede kimin kim, neyin ne olduğunu anlayıp anlatacak kadar sanat tarihi birikimi edindim sanırım. Eski-yeni oyun metinleri okumak da vazgeçilmez bir şey.

Klasiklerden sizde en çok iz bırakanlar hangileri ve hayatınızın hangi dönemlerinde size eşlik ettiler?

Shakespeare'in dünyasıyla üniversitede tanıştım ve hayat boyu, hem bu dünyanın büyüklüğünden ürktüm hem de her sayfada mucizeler bularak içinde kayboldum. Oyun ve şiirlerinin çoğunu tabii ki önce Türkçe çevirilerinden, İngilizcem geliştikçe de özgün hallerinden okudum. Bir dönem Londra'da yaşamaya çalışırken, İngiliz tanıdıkları ezbere bir iki sonnet okuyarak şaşırtmayı severdim. (Son yıllarda hafızama o kadar güvenmiyorum.) Shakespeare hakkında yazılmış kitapları okumayı da severim, sadece bir yazar ya da şair değil, edebiyatın içinde başlı başına bir dünya.

Sizi okurken en çok zorlayan kitaplar veya yazarlar nelerdi ve neden?

Çok disiplinli ve fedakar bir okur değilim. Hatta tembelim. 20-30 sayfadan sonrasını okuyamadığım yüzlerce kitap vardır eminim. Okuyamadığım kitapların çoğu için suçluluk duymam; çoğunu zevk farklılığı ile açıklarım. Bazısına da elbet aklım, algım, birikimim yetmiyordur. Ama mesela bazısını söylerken utanıyorum: Maalesef pek çok okurun tutkuyla bağlandığı Kemal Tahir romanlarına yıllardır giremedim, okuyamadım. Ya da mesela Nabokov hayatta en sevdiğim yazar olmasına rağmen “The Gift” romanına defalarca başladım ve ilerleyemedim. Neden bilmiyorum. Belki de bazı kitaplar zamanını bekliyor.

En basarili buldugunuz edebiyat uyarlamalari neler ve neden?

Edebiyattan sinemaya başarılı uyarlama, özgün kitabı ya da hikayeyi unutturabilen uyarlamadır. Büyük edebiyat yapıtlarından bence iyi uyarlama olamıyor. Çünkü seyirci kitabın yazılı halini, kaynak metni unutamıyor. Kafka'dan bugüne kadar bir tek iyi uyarlama görmedim. Ya da gördüğüm iki Lolita uyarlamasını feci buldum.

Marquez ya da Yaşar Kemal uyarlamaları da bence sinemada, kaynak kitaplar kadar büyük filmler olamadı. Kendi tecrübemde, Hasan Ali Toptaş'ın “Gölgesizler”inden serbest bir uyarlama yaptım ve romanın sadık okurları tarafından beğenilmedi. Çünkü iyi yazarların dilde yarattıkları büyüyü sinemada yaratmak çok zor,hatta imkansız.

Oysa mesela Hitchcock'un bir çok filmi popüler romanlardan uyarlama ve çok iyi filmler, ama kimse kaynak romanları hatırlamıyor. Filmler, romanların çoktan önüne geçmiş, romanları unutturmuş.
Bunun tam tersi örnekler de var: Mesela Mamet'in çok iyi oyunundan uyarlama olan “Glenngarry Glen Ross” film olarak da harika. “Brokeback Mountain” da çok iyi bir kısa hikayeden, iyi bir uyarlama. Bunlar şu an aklıma gelenler. Ama iyi uyarlama, “iyi film”den de zor bulunan bir şey.

Bir hayal veya hedef olarak sinemaya uyarlamayı istediğiniz bir roman var mı?

İlk okuduğumdan beri Shakespeare'in “Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası”nı Türkiye'ye uyarlayarak bir versiyon yapmayı hayal etmişimdir. Bir de Gombrowicz'in “Pornografi” romanı, yine Türkiye'ye uyarlama hayalim var.

Hayatınız boyunca aynı kitabı okuyacak olsaydınız bu kitap ne olurdu? (Diger bir deyisle basucu kitabınız nedir?

Yıllar önce bir gazete için şöyle bir “Başucu Kitaplarım” listesi yapmıştım, pek de değişmedi. Kişisel blog sayfamdan link veriyorum:


Bu listeden tek bir kitap seçmem gerekse hangisi olurdu bilmiyorum. Belki Lolita.

Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Şu an bir kilometre ötemde, İstanbul'un merkezi Taksim gerilim içinde. Ülke nereye varacağı belli olmayan bir kargaşadan geçiyor. Bu röportaj kalıcı şeylerden bahsetme fırsatı, gerçek bir teneffüs oldu bana. İnsanlar yaralanır ölürken, baskı ve şiddet bunca insanın hayatını karartırken kitaplardan, hikayelerden, bahsetmek “lüks” gibi görünebilir. Ama bu günler geçtikten sonra, güç dengeleri değiştikten sonra, biz ve bizi tanıyan herkes gittikten sonra da bazı kitaplar kalacak ve aynı sözleri tekrar tekrar fısıldayacaklar. Diyelim Sait Faik ve Nabokov'un 60-70 yıldır, Shakespeare'in 400 yıldır okunup bambaşka insanlara bambaşka manalar sunması bana mucizevi geliyor. Bilge Karasu'yu bundan 100 yıl sonra okuyacak olanları kıskanıyorum.

Alev Karaduman'ın yaptığı bu söyleşi OT Dergisi'nin Temmuz 2013 sayısında yayınlandı. 



Tuesday, 18 June 2013

DURAMAYAN ADAM - Ümit Ünal



Galiba üç gündür, karısı Dursun Bey'e tek laf etmemişti. Bu onun kendince sessiz isyan yöntemiydi. Bütün evlilik hayatları boyunca yani son otuz iki yıldır bir tek kavga etmemişlerdi, sesleri bile yükselmemişti. Dursun Bey karısını severdi. Karısı da onu. Otuz iki yılda birkaç kere Selda Hanım susma eylemine girmişti. Son yıllarda bu susmalar artmıştı. Hiç bir şey demeden, günlük hayatın akışını bozmadan, temizliğini yemeğini akşam beş çayını aksatmadan susardı Selda Hanım. Onun neden sustuğunu, küskünlüğün gerçek sebebini Dursun Bey çoğu zaman bilemez, tahmin edemez, ancak susma cezası kendiliğinden bitince anlardı. Çoğu zaman bu sebep sudan bir kıskançlık, Dursun Bey'in iki laf arasında ettiği düşüncesizce bir söz falan olurdu. Dursun Bey ilk bir iki susma isyanında karısına sorular sormuş, neden sustuğunu anlamaya çalışmış ama cevap alamayınca vazgeçmiş ve işleri oluruna bırakmıştı.

İşin tuhafı Dursun Bey asla bırakmazdı karısıyla konuşmayı. Sanki hiç bir şey yokmuş gibi, cevap gelsin gelmesin konuşurdu. Havadan sudan bahseder, televizyondaki dizilere yorum yapar, yemek ister, çay ister, bazen bir kadeh rakı isterdi. Karısı da susmasına rağmen, sanki hiçbir şey duymuyormuş gibi davranmasına rağmen itiraz etmeden istenileni yapardı. Biraz önce de Dursun Bey'in yanındaki sehpaya bir bardak çay ve bir dilim kek bırakmış, sonra da sessizce taze fasulye ayıklamaya koyulmuştu. 

Çocukları olmamıştı. Şehrin merkezine oldukça yakın, deniz manzaralı nezih bir sokakta, Dursun Bey'in babasından kalma eski usul bir apartman dairesinde oturuyorlardı. 

Dursun Bey “Bu sefer neden susuyor” diye geçiriyordu içinden ama asla sormayı düşünmüyordu. Ama yani bu suskunluk gerçekten münasebetsiz bir zamana denk gelmişti. Ülke bir ateş çemberinden geçiyor gibiydi. Sokaklarda Dursun Bey'in hiç anlam veremediği, çoğu genç insanlardan oluşan bir kalabalık polisle çatışıyordu. Hikayenin başını kaçırmıştı Dursun Bey, şehir merkezindeki parkta ağaç mı kesmişler, bir şey olmuş, polis fazla gaz bombası atmış, falan. Başbakan parka bir kışla yaptıracakmış. Filan. Park- kışla hikayesi neydi, anlamıyordu Dursun Bey. Zaten dışarı çıkmayı çok seven biri değildi. Kalabalıklardan çekinirdi. Ne kışlası, orda kışla mı varmış? Kışla mı yapılacak, alışveriş merkezi mi, otel mi? Ne? Hikayenin başı kaçınca gerisi iyice karışık geliyordu. Yirmi gün boyunca ağaçtı kışlaydı deyip sokaklarda vuruşanları, gaz ve basınçlı su sıkılan bayraklı pankartlı kalabalıkları seyretmişlerdi. Seyretmek derken o görüntülere otuz saniyeden fazla dayanamıyordu Dursun Bey, hemen zaplıyordu. Karısı otuz saniye bile değil, görür görmez gözlerini kapıyor ve “Ay ay ay, ay Dursun ay Dursun!” diye bağırıyordu sadece. Sonra da “Allah ıslah etsin, Allah bu milleti korusun” diye kendince bir dua ediyordu. Gençken yaşadıkları “anarşi zamanı”nı hatırlıyorlar ve çok korkuyorlardı.

Sadece bir kere bir kanalda beliren gaz ve direnen kalabalık görüntülerinden birini zaplamaya hazırlandığı anda, Dursun Bey'in parmağı havada kalmıştı. Çünkü ekranda, canlı yayında kendi sokaklarının hemen girişindeki köşe marketi görmüştü. Market sahibi Enis telaş içinde mallarını toplayıp kepenklerini indiriyordu. Dursun Bey ve karısı o güne kadar bir iki kilometre öteden duyulan sloganlar ve gaz tüfeği seslerinin şimdi çok çok yakından geldiğini fark ettiler. Sonra burunlarına tuhaf, çok pis bir koku geldi ve ne olduğunu anlayıp pencereleri kapamakta çok geç kaldıkları için ikisi de deli gibi öksürmeye başladı. Sokakta yüzlerce kişi vardı, atılan gaz içeriye de biraz sızmıştı. Pencereleri kapadıktan sonra Dursun Bey bu nefesini kesen gazın onu öldüreceğini düşündü. Ciğerleri patlayacak gibiydi. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Karısı “Ay Dursun ay Dursun, ay ay ay, Allahım yardım et bize!” diye bağırdı. Sonra lavaboya yetişemeden kustu, banyo kapısının dibine yığılıp ağladı, ağladı.

Dursun Bey hayatta birkaç bayram ve cenaze namazı dışında namaz kılmamıştı. Karısı Ramazan gelince mutlaka oruç tutardı. Dursun Bey midesini bahane ederek onu da yapmazdı. Ama ikisi de dua eder ve “Allah korusun”, “Allah ıslah etsin” gibi deyişleri bolca kullanırlar ve kendilerini dindar sayarlardı.

Kalabalık çabuk dağıldı, sesler uzaklaştı ve geri gelmedi. Yine de Dursun Bey ve karısı sabaha kadar pencereleri açmadılar. Korkudan ışıkları söndürüp karanlıkta oturdular. İkisi de uyuyamadı. Sabahın ilk ışıklarında sızdılar. Neyse ki sabah işe gitme sorunu yoktu.

Dursun Bey iki senedir emekliydi. 57 yaşındaydı. Bugüne kadar polisle başı asla derde girmemişti. Polis karakolu denen şeyi sadece filmlerden ve dizilerden biliyordu. Askerde bir yüzbaşıdan bir yanlış anlama yüzünden yediği tokat hariç devletten hiç kötü muamele görmemişti. 12 Eylül darbesinde üniversitedeydi. Siyasete hiç bulaşmamıştı. Okula sorunsuz girip çıkan ve kimseden dayak yemeyen tek kişiydi. Ne sağcılar ne solcular ne de polisler onu dikkate almışlardı. Dursun Bey upuzun boyuna ve iri cüssesine rağmen, bazen saydam olduğunu düşünürdü. 

O gazlı geceden sonra biraz da kendi güvenlikleri için, televizyonda çatışma direniş haberlerini dualar ede ede daha dikkatle seyreder oldular. Meğerse binlerce kişi şehrin merkezindeki parkı korumak için işgal etmişti. Anlayamadılar. Sonra güzelim bir yaz akşamı polis parkın olduğu meydana inanılmaz bir şiddetle girdi ve binlerce insanı gazla, zehirli suyla dağıttı. “Büfenin camına konmuş sineğe balyozla saldırıyorlar sanki, n'oluyoruz?” dedi Dursun Bey karısına. Polisi de anlamıyordu direnenleri de. “Neyin savaşını veriyorlar? Neyi değiştirecekler ki? Neyi değiştirebildiler bugüne kadar?” diyordu. Devlet güçleri balyozla her yeri dümdüz edip meydandan geçmeyi yasakladı. Ertesi gün bir televizyon kanalı “Park halka açıldı, şu an kimsenin girmesine izin verilmiyor” dedi. Başbakan farklı kalabalıklara muzaffer bir konuşma yaptı. Dursun Bey bu adama ısınamamıştı hiç. Siyasi sebeplerden değil. Dursun Bey'i kimin hükümet ettiği ilgilendirmiyordu. Parası vardı. Midesindeki ufak rahatsızlık dışında sağlığı yerindeydi. Karısı ara sıra manasız şeylere küsse de onu seviyordu. Yaklaşık ayda bir, bazen daha seyrek, eğer ikisinin de keyfi yerindeyse, sevişiyorlardı bile. İktidarda kim olursa olsun Dursun Bey'in hayatını değiştiremezdi. Yeter ki esprili olsun. Efendi olsun. Güzel konuşsun. Sakin ve kibar konuşan düzgün siyesetçileri beğenirdi. O ve karısı yirmi küsur yıldır oy kullanmamışlardı.

“Dayağı yediler, artık pısar kalırlar biter bu olaylar” diyordu karısına. Karısı ona cevap vermiyordu. Bu kargaşada Dursun Bey karısının ona ne zaman küstüğünü farkedememişti. Yanlış hatırlamıyorsa son 2-3 gündür o haberlere yorum yapıyor, elinde kumanda sürekli zap yapıyor, karısı sadece bakıyor ve tek kelime etmiyordu. Dursun Bey nasıl olsa geçeceğini biliyordu. “Devletle oyun olmaz, haklı da olsan devlet bu, eğeceksin başını, yoksa koparırlar” diyordu. Karısından hiç ses yoktu. Dursun Bey “Bitecek bu, böyle böyle nereye kadar?” diyordu.

Ama isyan bitmiyordu. Kalabalıklar meydanlardan zorla sürülseler de protesto için başka yollar icad ediyorlardı. Kanallar arasında zaplarken boşaltılmış meydanın ortasında heykel gibi dimdik duran bir adam gördü. Haber spikeri adamın saatlerdir öylece dikildiğini, milim kıpırdamadığını anlatıyordu. Adamın adı bir anda “duran adam” ilan edilmişti, herkes ondan bahsediyordu. Bunun üzerine adamın yanına gelip dikilen başka protestocular da çıkmıştı. Hem meydanda hem de şehrin başka yerlerinde “duran adam”lar, “duran kadın”lar belirmişti. Polis önce şaşkın ve kararsız kalmış sonra kendisini canlı bir heykele dönüştürüp durduk yerde duran bu insanları da “direnişçi” diye toplamaya başlamıştı. “Yahu durduk yerde durmak da mı yasak?” diyordu Dursun Bey.

Karısı “Kızıl Gelinlik” başlayacak değiştir şunu.” dedi.

Dursun Bey hayretle günlerdir ilk kez konuşan karısına baktı. Karısı ona değil uçlarını kesip ayıkladığı taze fasulyeye bakıyordu. Dursun Bey onun susma cezasını bitirdiğine içinden sevindi. Çok sevindi. Ama yıllardır hep olduğu gibi, sevincini göstermedi. “Kızıl Gelinlik” onun da tiryakisi olduğu diziydi. Yine de gayet sakin itiraz etti: “Hayatım ya bu haber çok enteresan. Baksana insanlar durmaya başlamış. Hiçbir şey yapmıyorlar. Duruyorlar öyle. Polis de duranları bile topluyor.” Keyiflendi, gülerek “Yahu ne şimdi bunların suçu, duruyorlar işte” dedi.

Tam yeni bir cümleye daha girecekti ki, karısı elindeki uzaktan kumandayı kapıverdi. “Kızıl Gelinlik”in oynadığı kanalı seçti. Sonra da kumandayı açık pencereden aşağı fırlattı. Diziyi açmıştı ama gözü yine fasulyelerdeydi.

Dursun Bey dehşetle, hayretle, biraz da korkuyla karısına baktı. Selda Hanım hayat boyu ona karşı böyle bir harekete kalkışmamıştı. İki kişilik huzurlarıyla övünür, herkese “Biz bu evde yüksek sesle bile konuşmadık” derlerdi. Elinden kumandayı kapmak? Pencereden atmak? Dursun Bey nefessiz kalmıştı sanki. Bağırmaya çalışırken sesi incecik çıktı: “Delirdin mi sen Selda?” Pencereye koşup aşağıya baktı.

Şükür, kumanda kimsenin kafasına gelmemişti. Sokağın ortasında yatıyordu. Pil haznesi açılmış, piller ortalığa saçılmıştı.

Dursun Bey karısına baktı, ne diyeceğini bilemedi. Derin bir nefes aldı. Doğrudan kapıya yöneldi. Hızla döne döne merdivenleri indi. Gözleri kararıyordu sanki,başı dönüyordu. Sokak kapısından çıkarken çevreye bir bakındı. Sokaktan birkaç kişi geçiyordu sadece. Bir iki pencerede dışarıyı seyreden komşular vardı. Herkes kendi dünyasındaydı. Kimse dikkat etmemişti kumanda olayına. Gidip kumandayı yerden aldı. Pilleri toplamaya çalıştı. Bir tanesi eksikti, kimbilir nereye uçmuştu. Yine çevreye bakarken. biraz ileriye park etmiş, kapıları açık bir polis arabasını farketti, içinde iki polis ona bakıyorlardı.

Dursun Bey hemen başını çevirdi. Bugüne kadar polisle başı derde girmemişti hiç. Elinde kumandayla apartmanın kapısına yürüdü. Kapı kapanmıştı. İtekledi. Olmadı. Kapının kendiliğinden kapanmasını sağlayan düzeneğin üç dört yıl önce apartman yönetimi kararıyla takılmasına Dursun Bey öncülük etmişti. Zile bastı. Ses yok. Tekrar bastı yine ses yok. Dursun bey sokağın ortasına gelip üçüncü kattaki açık pencereye “Selda” diye seslenecek oldu. Ses yok, pencere boş.

Hava yavaştan kararıyordu. Dursun Bey ürperir gibi oldu. Apartman kapısına gitti. Zile ısrarla bir kez daha bastı. Sonra bir kez daha ve bu sefer parmağını çekmedi.

Bir kadın ona tuhaf tuhaf bakarak geçti. Dursun Bey Başını kapıya yaslayıp dişlerinin arasından, hiç etmediği küfürlerden birini etti. Neye kızmıştı karısı? Neydi ki derdi? “Selda ya!” diye yukarı doğru avazı çıktığı kadar bağırdı. O zaman polislerden birinin arabadan çıktığını ve ona dikkatle baktığını fark etti.

Dursun Bey 57 yaşındaydı. Bugüne kadar polisle başı derde girmek bir yana, bir polisle gözgöze bile gelmemişti. Yere baktı. Sanki asıl derdi kumandaymış gibi, kumandaya ve üzerindeki rakamlara baktı. Bir elini cebine soktu ve öylece durdu.

Nasıl düşmüştü ki bu hale? Parası vardı. Midesindeki ufak rahatsızlık dışında sağlığı yerindeydi. Karısı ara sıra manasız şeylere küsse de onu seviyordu. Yaklaşık ayda bir, bazen daha seyrek, eğer ikisinin de keyfi yerindeyse, sevişiyorlardı bile. Ve evet, bazı tanıdıkları gibi o malum haptan kullanmasına gerek yoktu sevişmek için. Ne istiyordu daha karısı? Şimdi sokağa mı atmıştı onu? Polisten yardım istese? Karım beni sokağa attı dese. Belki bir maymuncukla...

Sonra gözleri yine polise kaydı. Polis hala ona bakıyor ve yanına gelmek için sebep arıyordu sanki. Dursun Bey birden, düşünceye dalıp fazla uzun bir süre hareketsiz kaldığını, neredeyse şu yeni çıkan “duran adam”lardan birine benzediğini farketti. Hemen duruşunu değiştirdi. Bir ayağını öne attı. Kolunu duvara yasladı.

Polis hala bakıyordu. Gözlerini ayırmadan yanındaki polise bir şey söyledi.

Dursun Bey “Duran Adam” olmadığını kesinlikle kanıtlamak için kendi ekseninde şöyle bir döndü. İçinden bir ritm tutarak sağ ayağını yere vurmaya başladı. Hiç bir şey yokmuş, evinin kapısı önünde dikilip gelen geçene bakıyormuş ve kendi kendine bir şarkı söylüyormuş gibi kumandayı bacağına vuruyordu. Duran adam değildi, çünkü durmuyordu. Polis başını çevirmişti. Dursun Bey'in ayağı ve sol bacağına vurduğu kumanda işlek bir ritm oluşturuyordu. Sağlığı yerindeydi. Karısı ara sıra manasız şeylere küsse de onu seviyordu. Siyasete hiç bulaşmamıştı. İktidarda kim olursa olsun Dursun Bey'in hayatını değiştiremezdi.

Saturday, 15 June 2013

GEZİ

Fotoğraf: Yasemin Yıldırım Çolakoğlu, Facebook "İkinci Yeni" sayfasından.



















Türkiye'nin neresinde olursanız olun, eğer imkanınız varsa hemen Gezi'ye gidin ve orada ne olduğunu görün. Televizyon kanallarında, resmi bültenlerde, internette göremeyeceğiniz, bizzat tecrübe etmeniz gereken bir ruh var orada. Bu ruh Türkiye'de benim gördüğüm kadarıyla ilk defa zuhur ediyor.

İstanbul'da değildim. Son 15 gündür Taksim'e ilk defa bu akşam gittim. Benim gibi geç kalmayın ve gidip görün yoksa çok şey kaçırırsınız.

Her şeyi TV ve internetten yakından takip ettiğimi sanıyordum ama gerçek başkaymış. Yaşadığım şey hayret, heyecan, sevinç, umut gibi kelimelerle özetlenebilir. Ama yetmez.

48 yaşımdayım, hayatım boyunca bunca kargaşa içinde uyumu, böylesi bir heyecanı en son 1989 Kasım'ında tesadüfen bulunduğum Berlin'de, duvar yıkılırken görmüştüm. Orada da hayat durmuş, inanılmaz çeşitlilikte bir kalabalık caddeleri işgal etmişti. Gezi'de de tüm çeşitliliği ile Türkiye var. Parkın sınırları dışında nedense yakalanamayan, farklılıklara rağmen uyum ve birliktelik hissi yakalanmış orada. En birlikte olamayacak sandığınız şeyler yan yana, neşe ve vakar içinde var oluyor. Kavga yok. Taşkınlık yok. Otorite yok. Türkiye'de hayatımızı zehir eden her şeye rağmen, yeni bir hayat nasıl olabilir, onun işaretleri var Gezi'de.

Ben Gezi'deki renkli ve sükunet içinde bir barış ve dayanışma ortamını Türkiye'de kitlelerin bir araya geldiği bir durumda ilk kez görüyorum. Birçok versiyonuyla sol var. Sağ var. Müslümanlar var. LGBT dernekleri var. Hepsi yan yana. “Samimi” olmayan “marjinal”, "aşırı uç"lar var mı? Bilemem, ilk bakışta anlaşılmıyorlar. Ama köfteci ve “çapulcu tişörtü” vb satan seyyar satıcıların “marjinal”lerden daha fazla olduğundan eminim. Göründüğü kadarıyla herkes rahat ve açık. Mucize gibi bir şey. Biz bu ülkede böyle yaşamayı neden daha önce başaramadık diye sormak istiyor insan. Bu ülkeden, bu ülkenin insanlarından umudunu kesen herkes Gezi'yi en az bir kez görmeli. Bu ülkeyi yönetenler de eski kalıpları bırakıp Gezi'deki yepyeni ruhu tanıyıp anlamaya çalışmalı.

İki haftadır bilgisayarın başında hep olduğu gibi, şu anda da umudun yanında endişe ve korku da taşıyorum. İstanbul ve diğer şehirlerde yaşanan acıların, şiddetin yinelenmesinden, büyümesinden korkuyorum. Ölüm, Gezi ile birlikte yine telaffuz edilir diye çok korkuyorum. Yakın gelecekte, yarın öbürgün ne olacağını bilmiyorum. Kimse de bilmiyor. Her şekilde, parkın bu alternatif bayram yeri halinde sonsuza kadar kalmayacağı açık sanırım. Ama Gezi'de bir kez yakalanan ruhun artık kaybolmayacağından eminim. Bu ruh bir kez doğduktan sonra hiç bir şey aynı kalamaz.

Bu ruh harcanırsa, kaybedilirse çok çok yazık olur. 

Tüm Türkiye, Gezi'deki ortamdan bir ders çıkarmalı. “Böyle gelmiş böyle gider” değil, hayat Gezi'deki gibi yaşanabilir, Türkiye ve bu ülkeyi yönetenler bunu görebilmeli. Gezi Türkiye'nin başına gelen en iyi şeylerden biri.

Gezi bu ülke için bir örnek, büyük bir fırsat, tehlike değil.