Thursday, 30 June 2011

Aşkın Alfabesi - Ö - Öğretmen

Umur çıktığı merdivenden Emel'in bağırdığını görür, gördüm:

"Ben öğretmen çocuğuyum, gelin aşkın alfabesini anlatayım size. A diyerek başlayalım."

Ama gösterisi başlamadan biter, bitti.

Kaya onun önüne dikilip sertçe sorar, sordu:

"Asaf’la oldun mu?"

Emel ellerini beline dayayıp, kafa tutar gibi

"Ne demek o? Oldun mu?"

Kaya ciddidir, ciddiydi. Mahmur mahmur, çok üzgün bir tonda

"Yattın mı Asaf’la?"

Fırat bağırır, bağırdı:

"Yattı! Yatmış. Sen bana hayatı zehir ederken o, Asaf'ın altına yatıyormuş."

Umur tabancayı Fırat'a doğrultur, doğrulttum. Belki önce onu vurmalıdır.

Asaf düştüğü aşk rüyasından bir an için sıyrılıp onlara doğru seslenir, seslendi:

"Yatmadı..."

Emel büyük bir cesaretle, çenesini dimdik tutar ve Kaya'nın gözlerinin içine bakarak

"Yattım..."

Asaf Işık'ı yavaşça çıkışa doğru sürükler, sürüklüyordu.

Kaya Emel'i bırakıp Asaf'a seslenir, seslendi:

"Bir dakika abi..."

YARIN: PANİK

Wednesday, 29 June 2011

Aşkın Alfabesi - O - Orospu




Fısıltı bir bağırtıya dönüşür. "Orospu, doğru mu söylüyor bu ibne?"

Bu saçma sapan sahnenin diyaloglarını yazan adam, yani ben burada biraz ölçüyü kaçırmaya başladığımı farkederim. Ama senaryosuz başlayan film artık geri dönülemeyecek bir yere gelmiştir, canlı yayın anında sürekli çalışan bir kameraya, diyalog yetiştirmek zorunda olduğumu bilirim. Herkes, içinde boşalan yayın gücüyle hareket eden kurmalı kuklalara dönüşmüştür artık. Dönüş yoktur. Mekanizmalar serbest kalmıştır bir kere. Yay gevşeyene kadar oyun sürecektir. Hem zaten, kurmalı bebekleri kim ciddiye alır? Danseder, şarkılarını söyler sonra susarlar. Sonra aynı şeyleri bir daha söylerler. Kimse onlardan hesap sormaz.

Işık bağırır, bağırıyordu:

"Demek bu kızı da mahvettin. Onu da hamile bıraktın mı ha? Onu da o doktor arkadaşına götürdün mü?"

Asaf söz sırası kendisine gelince, ezberi iyi, kendinden emin bir edayla

"Işık... İnanamıyorum... Zamanında seni hamile bıraktığım için mi bana bu kadar kızgınsın?"

Işık onaylar gibi sessiz kalır, kalıyordu.

Asaf sesi yavaş yavaş yükselerek

"Beni o yüzden mi terkettin? Hayatta ikinci büyük aşkımdın. Belki en büyük aşkımdın... Beni sırf benden hamile kaldığın için mi terkettin?"

Işık cevap vermez, vermiyordu.

Asaf yere tükürür, tükürüyordu:

"Orospu!"

Işık ağlamaklıdır, ağlamaklıydı.

"Orospu mu olduk şimdi?"

Asaf çevreye bakınır, bakındı, tiksinir gibi

"Benim çocuğum değildi o..."

Işık ikircikli,

"Senindi."

Ama Asaf hemen, daha yüksek sesle bağırarak üste çıkar, çıktı.

"Değildi... Olamaz... Kimbilir kimlerle kırıştırıyordun o sırada..."

Işık ağlamaya başlar, başlamıştı. Tabancayı sımsıkı Asaf'a doğru tutan kolu aşağıya düşer, düşüyordu.

"Senindi..."

Asaf tam manasıyla sahneyi ele geçirmiştir artık, geçirmişti:

"Benim çocuğum olmuyor canım... Hayatım boyunca olmadı. Ben kısırım..."

Seyircilerden bir uğultu yükselir, yükseldi.

Asaf tansiyonu ölçen bir oyuncunun daha fazla alkış almak için son cümlesini yinelemesi gibi gözlerini kapayıp bağırır, bağırdı:

"Kısırım ben. Kısır! Ulaş’la Deniz de benim çocuklarım değil... Kimin olduklarını bile bilmiyorum..."

Işık’a döner, döndü.

"Şimdi de karşıma geçmiş intikam almaya çalışıyorsun... Kimbilir başka kimlerle yattın o sırada..."

Işık titrer, titriyordu.

"Bir çocuk daha vardı. Ama onunla tam manasıyla yapmadık..."

Asaf yine azarlayıcı öğretmen kılığına girmiştir, girmişti.

"Yapmışsınız işte. Bunca insanın ortasında bari yalan söyleme..."

Işık gözyaşları arasında, Umur’un kalbine değdiği yerde genişçe bir krater açan son darbeyi vurur, vurdu:

"Asaf... Seni seviyorum..."

Elindeki silahı fırlatır, fırlattı. Silah sanki en gerekli olduğu yerin çekimine kapılmış gibi, Umur’un aklından geçenleri biliyormuş gibi onun ayaklarının dibine düşer, düştü.

Asaf ve Işık yavaşça birbirlerine ilerleyip sarılırlarken kalabalıktan bir alkış kopar, koptu.

Kalabalık içinde gözlüklü bir adam arkadaşına döner

"Abi olağanüstü, işte kitsch bu."

Yakın plan Umur.

Kitsch kelimesi fonda Almanca "tsch, tsch, tsch" sesleriyle yankılanırken, Umur kimse farketmeden eğilir, eğildim, silahı alır, aldım.

Yakın plan tabanca. Şekerleme gibi, insanın avucuna sığıveren küçücük bir şeydir. "Hanım Tabancası" denilen mahluklardan...

Omuz plan Asaf ve Işık. Asaf kendisine sarılan ve sarsıla sarsıla ağlayan Işık'ın saçlarını okşamaya başlar, başlamıştı.

"Küçük kızım benim... Küçük kızım..."

Yakın plan Umur,

yakın plan tabanca.

Asaf sırtına yediği hanım tabancası kurşunuyla yere düşer. Seyirciler akan kana, efektin gerçekliğine hayran kalırlar. Işık bir kelime söyleyecek olursa o da kendi tabancasının kurşunlarından hakkına düşeni alır. Evet. Shakespeare trajedisi gibi. Herkes ölür.

Yakın plan Umur: Sonra da kendimi vururum.

Ama yok, önce herkesin duyabileceği bir konuşma yapmalıdır.

Genel plan: DJ takımının bulunduğu yüksek yerin de arkasında, daha da yüksekte, demir bir merdivenle çıkılan bir sahanlık vardır, vardı. Umur oraya doğru ilerler.

Bu sırada Asaf Işık'a bir şeyler söylemektedir, söylüyordu.

Olan biteni hala bir oyun sanan kalabalıktan biri seslenir

"Duyamıyoruz"

Emel ortaya fırlar, fırladı:

"Bu gördüğünüz, aşk ustası Asaf, ‘Bize bir öğretmen gerek’ diyor. ‘Bu aşkı hiç bilmiyoruz, bize birinin çıkıp A'dan Z'ye aşkı öğretmesi gerek’ diyor.”

YARIN: Öğretmen

Tuesday, 28 June 2011

Aşkın Alfabesi - N - Naz












Alaturka aşkın en önemli öğesi nazdır ve "naz", İngilizce’ye kolay çevrilemeyecek bir sözcüktür. Güzeller nazlı olur. Ceylanlar, kelebekler, bülbüller nazlı olur. Kimi ırmaklar nazlı nazlı akar. Işık tabancasını Asaf’a doğrulttuğunda, sahnenin bütün acayipliğine rağmen kafamda nazlı nazlı kemanlar, flütler çalmaya başlamıştı.

Belki bu bir rüyaydı. Belki sen görüyordun bu rüyayı Tim, belki kafanda, bu topraklarda geçen bütün aşk cinayetleri birbirine karışmıştı, annenle babanı onlardan birinin kahramanı gibi görüyordun. Belki de hayalimdeki saçma sapan bir sahnenin, hiç bir zaman çekilmeyecek bir senaryomun, sıkıntılı bir anımda, diyelim berberde traş olurken aklıma gelen ve traş sonrası hemen unuttuğum bir sahnesinin diyaloglarını seslendiriyorduk:

Asaf sanki bir çocuğu azarlar gibi sesini yükseltir, yükseltti:

"Işık saçma sapan birşey yapma..."

Işık (onu hiç böyle acınası bir halde görmemiştim) terkedilmiş bir evin yıkılmadan önceki son kahkahası gibi güler, güldü:

"Tam üç tane Nembutal yuttum. Herşey saçma geliyor zaten şu anda."

Asaf gülmeye başlar, başladı.

Işık'ı çileden çıkarır bu gülüş, çıkardı:

"Gülme Asaf... Bu elimdeki oyuncak değil."

Asaf tabancaya dikkatle bakarak

"Ne yani, beni öldürecek misin?"

Işık güler, güldü:

"Senin yerine geçebilseydim, sen de ben olsaydın, seninle on dokuz yaşında karşılaşsaydım, bana yaptığın her şeyi ben sana yapsaydım. O zaman öldürmeye gerek kalmazdı."

Umur kalabalıkla birlikte nefesimi tutmuş izlemektedir, izliyordum. Sanki içinde bir yay boşanır, boşandı. Sahneye çıkma sırası gelmiştir. Kendisini Işık'ın önüne atarak payına düşen repliği seslendirir, seslendirdim:

"Işık yapma!"

Işık beni tanımıyormuş gibi bir sis perdesinin arkasından bakar bana, baktı.
Şeytan minaresi.
Hint işi bilezik.
Aşkım. Yengeçim.

"Çekil aradan Umur. Bu Asaf'la benim aramda bir mesele..."

Emel Asaf'ın omzunun üzerinden bağırır, bağırdı:

"Vur kız. Vur... Bütün altta kalanların öcünü al..."

Kaya kalabalığın arasından fırlayarak bu alışılmamış mizansen içindeki yerini alır, aldı.

"Emel! Sen ne diyorsun?"

Emel Kaya'ya döner, döndü.

"Sen karışma Kaya, n'olur! Bu Asaf'la benim aramda bir mesele. Şimdi intikam vakti."

Bu iç-gece sahnesinde herkesle Asaf arasında bir mesele vardır, vardı.

Kaya şaşkın şaşkın

"Neyin intikamı?"

Fırat seyircilerin arasından

"Sen uyu oğlum"

diye bağırdığında bütün başlar ona döner, döndü.

"Sen uyu, millet karını götürüyor..."

Kaya dehşet içinde bağırır, bağırdı:

"Kim millet?"

"Asaf. Kim olacak"

cevabı gelir Fırat'tan, geldi.

Kaya Asaf'a değil Emel'e bakar, baktı, dişlerinin arasından bir fısıltı çıkar, çıktı:

"Orospu!"

YARIN: OROSPU

Sunday, 26 June 2011

Aşkın Alfabesi - M - Masal

Masal, kendi uydurduğumuz ve kendimizi bulduğumuz bir ülkedir: Genç adam arkadaşının koşarak uzaklaşmasına sessizce bakmış. Bir süre ayakta durup, gökyüzüne, yıldızlara daldıktan sonra vakur bir tavırla dönüp oradan uzaklaşmış. Yoldan geçen ilk taksiye atlamış ve aynı vakarı koruyarak "Havaalanına!" demiş. Havaalanında sabaha kadar açık bankalardan birine uğrayıp çok çok acil işler için hesabında tuttuğu 3000 doları çekmiş. Hemen British Airways'a uzanıp Yeni Zelanda için bir bilet almış. Sabaha karşı kalkan uçağa binip uçakta 20 saat boyunca deli gibi içmiş, sızmış ve yağmurlu bir kış günü Auckland'a inmiş. Küçükken bir ansiklopedide gördüğü çizimi hatırlamış. Bu resimde dünyanın Türkiye ucundan batırılan bir çubuk, tam ters tarafta, Yeni Zelanda’dan çıkıyormuş. Sonra yağmur altında okyanusa karşı çığlıklar atarak Türkiye'den çok uzakta, dünya yüzünde olabileceği en uzak noktada, dünyanın tam öbür ucunda oluşunu kutlamış. Yağmur serinmiş ama üşütmüyormuş. Her yer yemyeşilmiş. İlk defa kıyısında durduğu okyanus sanki onun sevincini paylaşıyor gibiymiş. Daha da güzeli, masal burada bitmiyormuş, daha yeni başlıyormuş.

Bankada 3000 dolarım hiç bir zaman olmamıştı. Param olsa da İstanbul'dan doğru Yeni Zelanda'ya uçak seferi yoktu. Uçak olsa, bu işsiz güçsüz Türk halimle, vizesiz mizesiz Yeni Zelanda'ya almazlardı beni. Alsalar bile, böyle bir maceraya kalkışacak ne cesaretim vardı, ne de takatim. Üstelik içeride olacak felaketi kaçırmak istemiyordum. Ayaklarım beni Fırat'ın peşinden, partinin kaynama noktasına iyice ulaştığı depoya doğru sürükledi.

Kapıdan girdiğimde bütün milletin yine bir halka oluşturduğunu gördüm. Herhalde yeni bir "happening" başlamıştı. Kalabalığın içinde kendime yol açmaya ve arkadaşlarımı bulmaya çalıştım. Kulakları patlatan müzik aniden sustu, o zaman ortada dönen şeyin bir happening filan olmadığını, Asaf ve Emel'in alanın ortasında kavga etmekte olduğunu görebildim.

"Kime istersem söylerim, istersem burada bağıra çağıra her şeyi ilan ederim" diye bağırıyordu Emel. Asaf, "Söyleyemezsin, bu dünyada gurur diye bir şey var, gidip Fırat'a benim özel hayatımı ifşa edemezsin" diye cevap veriyordu. Emel büyük bir kızgınlıkla "Ne Fırat'ı, Fırat'a kim söylemiş?" diye haykırdı.

Kısa bir sessizlik oldu. Seyirciler bu sorunun cevabını bulmak istiyorlarmış gibi birbirlerine baktılar. Ben bir kere daha Yeni Zelanda'ya uçtum.

Ama sorunun cevabı yerine, sahneye yeni bir sürpriz öğesi katan, neşeli bir kız sesi çınladı: "Helloo, I'm back. Ms. Light is back". Seyirci halkasının kapıya yakın tarafında bir hareketlenme oldu, insanlar gülümseyerek iki yana açıldılar. Işık içeri giriyordu. Uyurgezer gibi bir hali vardı.

"Merhaba Asaf" dedi, şarkı söyler gibi bir sesle, "N'oldu, neden öyle öcü görmüş gibi bakıyorsun?" Makyajı dağılmıştı, güzelim gözlerinin çevresi simsiyahtı, yanaklarından aşağı kapkara, incecik gözyaşı patikaları iniyordu.

"Işık! Ben seni gittin sanmıştım... Ne arıyorsun burada?" Asaf yine dilimin ucuna kadar gelen cümleyi benden önce seslendirmişti.

Işık uykuda güler gibi güldü: "Hiç... Her aşktan sonra sıkı bir temizlik gereklidir diye düşündüm. Döndüm..." Arkasında sakladığı küçücük, oyuncak gibi duran süslü tabancayı çıkardı. Asaf'a doğrulttu elindeki oyuncağı. Asaf korkuyla, "Işık?" diye mırıldandı. Işık yemeğini yemeyen küçük bir çocukla konuşur gibi, “Bunun içinde minnacık minnacık kurşunlar var. En az ikisini senin için ayırdım.” dedi, "Doğru öbür dünyaya gideceksin, six foot under!" Asaf filmlerde tabancanın kara ağzı karşısında metin olmaya çalışan adamlar gibi sesine sert bir hava verdi: “Saçmalama Işık”. Işık güldü, dedi ki: “Aa, bak hiç naz istemiyorum, ben sana naz yaptım mı zamanında?”

YARIN: NAZ

Aşkın Alfabesi - L - Lanet

Asaf da kıpırdamadan arkamda duruyordu. Yavaşça döndüm. Bana uzun uzun baktı sonra, gözlerini kapadı, başını kaldırıp "Lanet..." dedi, "Karının laneti öyle bir çöktü ki üzerime..." Dili dolaşıyordu, sanki gözü kapalıyken başı çok fena dönmüş gibi hemen gözlerini açtı, önce yıldızlı gökyüzüne sonra bana baktı, "Yıldız'a gittik yine." dedi, "Arkamdan öyle bir lanet okudu ki, yakama yapışıp kaldı. Bırakmıyor..."

Işık'ın gittiği yönü başıyla işaret ederek, birşey söyleyecek gibi yaptı, vazgeçti, sonra birden "Hayat" dedi, " çok acıklı birşey. Bu aşklar, sevgililer, herşey..." durdu, lafını bitiremedi. "Sen bu kızı nereden tanıyorsun?" dedi.

Ağır çekim: Yerden bir hurda demir parçasını kapıp havada şöyle bir çevirdikten sonra Asaf'ın alnının ortasına indirdim. Kan çıkmadı. Gözlerimi kırpıştırarak bu görüntüden kurtulmaya çalıştım. "Ne biçim adamsın" diyebildim, "Herkes sana aşık"... Partiye girmek için yanımızdan geçen iki kişi tuhaf tuhaf bir bana bir Asaf’a baktılar.

Asaf sendeleyerek yanıma yaklaştı. "Bu başka Umur. İnan başka. Bu kız herkes değil...”

Derken Tim, bana ilk defa senden bahsetti. Seni hayal bile edemezdim tabii ki, sen o an benim için de, Asaf için de bir kavramdan, çocuk adlı bir kavramdan ibarettin.

“Şu gördüğün kız var ya, hayatta en büyük ikinci aşkımdı benim. Yani bir şu Yıldız orospusu, iki bu kız. Bu kız, benden bir.. bir bebek aldırdı. Çocuk yapmak istediğim ikinci kadın, hayatımın kadını, çocuğumuzu lağımlara atıp benden kaçtı. Seneler sonra burada karşıma çıkıyor düşün. Bu kalabalığın arasında. Kapıdan girer girmez onca insanın arasında Işık’ı gördüm, son yarım saattir önünde diz çökmüş yalvarır durumdaydım... Onu unutmama imkan yok. Işık, Işık, Işık..."

Sesim titreyerek sözünü kestim, "Adını biliyorum" dedim, dur, söylemesen de olur, arkanı dön çek git, peki ne halin varsa gör, söyle madem aşamalarından geçtikten sonra ekledim: "Bodrum'da tanıştığım kız, aşık olduğum hani, buydu"...

Asaf sarhoş sarhoş gözlerini açtı. Anlamadığım bir kelime, ya da kelime olmayan bir ses çıktı ağzından. Sonra "Sen?" dedi, durdu, ellerini iki yana açıp gülerek "Yani, kardeşim, hayata bakar mısın?" dedi. "Geçen gece Işık aradığında bu yüzden mi kaçtın yani?.." Birden iyice yanıma gelip, elini enseme koydu. Sıkı sıkı kavrayarak "Umur... Bildiğin gibi değil. O kız, benden nefret ediyor. Ben birşey yapmadım ki. O geceden beri ilk defa, burada, o da tesadüfen karşılaştık. Gördün, benden nasıl kaçtı. Konuşmak bile istemiyor. Hayvan muamelesi yapıyor bana, bir pislik, kuduz bir kunduz görmüş gibi."

Sesi değişti. Alttan alan bir tonda "Biz.. seninle.. iyi arkadaşız." dedi, "Sen benim en iyi arkadaşımsın. En iyi arkadaşım." Yüzüme doğru sıcak sıcak soluyordu. Aklından neler geçtiğini bilemiyordum tabii ama dudakları dudaklarıma doğru uzandı. Başımı son anda çevirdim, sıcak ıslaklık ağzımın kıyısını sıyırdı ve öpücük yanağımı buldu. Asaf ensemi sıkı sıkı kavramış durumda, başını omzuma yasladı. Yeşillenmiş bronzdan, üzeri kuş kakasıyla benek benek süslenmiş bir "Meçhul Gay'e Ağıt" anıtı gibi, sanki bin yıldır orada duruyormuşuz, bir bin yıl daha duracakmışız gibi, girişte çakılı kalmıştık.

"Umur, kendine dikkat et".

Fırat yanımızda belirmişti. Asaf beni bırakıp reveranslar yapmaya başladı. "Oo, Fırat bey, selamlar, selamlar efendim"... Fırat aşağılayıcı bir tavırla yere baktı, "Biri yere selam düşürmüş!" Nefretle yerdeki hayali selam nesnesinin üzerine tükürdü. Asaf çok şaşırmıştı, "Selamımı almayacak mısın Fırat?" Fırat dişlerinin arasından tükrükler saçarak "Selamını düşürdüğün yerden kendin alacaksın abi..." dedi. "Öyle birşey öğrendim ki bu gece..."

Asaf dönüp hiç bir şey anlamamış bir ifadeyle bana baktı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Fırat hiddetle "Biz seni abi yerine koyup her şeyimizi anlatıyoruz, sen bize oh oh masal anlatıyorsun” dedi, “Biz aşktan meşkten bahsederken beyefendi karıyı götürüyormuş haberimiz yok..." Asaf şaşkın gözlerini açtı yine, "Hangi karıyı?" Fırat "Emel" diye höykürdü. Asaf sanki tanımıyormuş da bir yerden çıkaracakmış gibi kendi kendine "Emel, Emel, Emel" diye tekrarlarken, Fırat bağırmaya devam ediyordu: "İbnelik bu senin yaptığın... Kimsin sen abi? Bu kadar zenginsin, niye bizim gibi heriflerle Köpeklerde möpeklerde sürtürüyorsun? Git hayatını yaşa. Barselona'lı kızlara tak. Yaşıtlarınla takıl. Bizim kızlarımızı da bize bırak".

Asaf kendisinden umulmayacak bir kızgınlıkla, birden aklına gelmiş gibi, "Emel!" diye bağırdı, "Emel söyledi değil mi? Biliyordum böyle bir şey yapacağını... Nerede o?" Hızla dönüp dev kapının deposuna yöneldi.

Fırat da Asaf'ın peşinde koşacak oldu, "Fırat!" diye bağırdım, beş-on metre uzaktan bana döndü: "Fırat Fırat, ne Fırat'ı?” Alttan alarak, “Yürü gidelim, içeriye girersek işler çok büyüyecek, altında kalkamayacağız” dedim. Fırat’ın öfkesi bana yöneldi: “Herif senin aşkını daha çıtır bebeyken götürmüş, sen hala beni durdurmaya çalışıyorsun. Nedir bu kardeşim, bu herifin tarafında mısın, bizim tarafımızda mı? Adam bizi elma şekeriyle kandırıp kucağına oturtmuş, masal anlatırken ırzımıza geçmiş haberimiz yok. Masal masal matitas. Yok artık öyle masal. Benim gözüm açıldı."

YARIN: MASAL

Aşkın Alfabesi - K - Karanlık





Deniz esintisi...

Sanki Foça’daki yazlık evin arka bahçesindeymişim. Asmanın altında oturmuşum. Bacaklarımda çizik çizik tuz izleri, yapışıp kurumuş erişteler... 14 yaşındaymışım, denizden yeni gelmişiz. Akşammış. Bahçe yeni sulanmış, taşlar serinmiş. Fesleğenlerle akşam sefalarının kokusu birbirine karışıyormuş. Deniz uzaktaymış ama sesi buraya kadar geliyormuş. Bahçe duvarının arkasında yükselen kavaklar hala güneşle aydınlanıyormuş, rüzgar kavakların arasında biraz oyalanmış bana 28 yaşımın sersem salak bir gecesinden kabuslu bir selam getiren rüzgar kavak yaprakları birbirine çarptıkça ne tuhaf sesler çıkarıyorlar takatak bırak kap kapatak bir yapraktan da böyle ses çıkar mı canım çatır çatır bir gürültü gözlerimi açıyorum ki başucumda biri dikiliyor.

Başucumda bir değil, iki kişi dikiliyordu. Biri Fırat. Fırat? Sen misin, ne arıyorsun burada?

Fırat “Gözlerini açtı” dedi sevinçle. Beni duymuyormuş gibi yanındakiyle konuşuyordu. Doğruldum, başıma acayip bir ağrı saplandı. “Oğlum nasıl girdin içeri?” derken yanındaki adamı tanıdım. Bizim kapıcı Sefa’ydı bu. Pijamalarıyla gelmişti. “Manyak herif manyak, ödümü koparttın!” dedi Fırat, sevinçle omzuma bir şaplak attı.

Oturma odasına gittik. Uf, ne kadar dağılmış buralar. Bu koca votka şişesini ben mi bitirdim. Şu yerdeki sigara izmaritlerine bak. İyi ki yangın çıkarmamışım. Fırat, Sefa’nın yardımıyla ikinci kattaki pencereme tırmanmış, Fırat'tır bu, tırmanır, aralık unuttuğum pencereden içeri girmiş, salonda karanlıkta ayağı telefonun kablosuna takılmış, telefonla birlikte bir takım dosyalar filan yerlere saçılmış. Köpek’te benim yönetmenle karşılaşmışmış. Adam, benim gözü dönmüş bir vaziyette ve de deli gibi sarhoş olduğumu anlatmış. Fırat akşam geldikten sonra bir daha gelmiş. Sefa’yı bulmuş bu sefer. Sefa da bütün gün evden çıkmadığımı söylemiş, ara sıra acayip yüksek sesle şarkılar söylediğimi kendi kendime bağırdığımı duymuşmuş.

Kendi kendime bağırmak mı? Sefa bunları anlatırken, sözde benim çıkardığım canhıraş, ulur gibi bir ses çıkardı... “Sefa acayip bir adamsın, kim öyle bağırmış kendi kendine? Ben mi?" Aman allahım, Notre Dame’ın Kamburu gibi bir şey... Utanç, Utanççç. Yere oturdum kaldım. O kadar içkiden sonra tamamen ayıktım sanki şimdi. Fırat hala heyecanlı, “Kötü birşey yapmandan korktum” dedi. Ne saçma. “Saçma” dedim, “kötü bir şey olarak ne yapabilirim yani? Benim canımın ne kadar tatlı olduğunu bilmiyor musun? Ben parmağım kesilse iki saat inler ortalığı velveleye veririm. Bende intihar edecek cesaret var mı? Yani Fırat, bunca yıllık arkadaşımsın, beni tanıyamadın mı?” Fırat gülerek her anlama çekilebilecek bir işaret yaptı.

"Umur Bey, bana ihtiyacınız olursa zile basarsınız, ben kaçayım..." “Yok Sefa, kusura bakma bu kadar telaş verdiğimiz için.” İyi kalpli kapıcı Sefa, plastik terliklerine sığmayan kıllı ayaklarını sürüye sürüye gitti. Odaya döndüğümde Fırat pencereden aşağıya, ben burayı nasıl tırmandım der gibi bakıyordu. "İçecek birşey var mı?" dedi, sonra gözü bir bardağın içinde söndürdüğüm, votkayı emmiş sigara izmaritlerine ilişti. "Aman boşver, çıkınca içeriz" dedi. "Ne çıkması, hiç bir yere gidemem ben" dedim, "Pencereden filan girip uyandırmasaydın şimdi kimbilir kaçıncı uykumda olacaktım. Yine de sağol, beni düşündüğün için. İnsanın bu zamanda düşünceli bir arkadaşı olması iyi birşey".

Fırat bu saatten sonra çıkma fikrini unutup “N’oldu o gece birden fırladın gittin?” dedi. “Gerilim” dedim hemencecik bir yalan atarak, "Gerilim artık dayanılmayacak bir hal almıştı." Fırat kendisi, Emel ve Kaya çevresinde dönen bir gerilimden bahsettiğimi sanarak gülümsedi. "Ben şöyle daha düz ilişkiler istiyorum." dedim, "Herşeyimiz bir oyun gibi. Gibisi fazla, aramızda geçen herşey bir oyun. Hem de sıkıcı bir oyun. Bıktım. Gerçek ilişki istiyorum ben. Şöyle eli yüzü düzgün bir kız bulacağım: Lise mezunu, iyi yemek pişiren, kötü çocukluk hatıraları olmayan, tercihan başak burcu filan, ya da terazi. Evlenip sakin bir hayat yaşayacağım. Akşamları yürüyüşe çıkarız, gazeteleri okuruz, TV'de Sinema seyrederiz. Arkadaşlarımıza misafirliğe gideriz, çay içeriz. Karım bana kazak örer, belki, neden olmasın çocuk bile yaparız...”

Fırat kıs kıs güldü. “Oğlum, bunu yapabilsen çoktan yapardın. Sen ben öyle bir hayata sığışabilir miyiz sanıyorsun? Senin o oyun moyun dediğin şey, meselenin özü... Oyun kısmını çıkardığın zaman aşktan ne kalır? Bir insanı çıplak görmek, ereksiyon, duhul, üç git-gel, beş öpücük, okşama filan... Hayatta kaç kere seviştin, hangi biri kaldı aklında? İşin aslı onu elde edinceye kadar çevresinde dönen dolaplar. Zevkli kısmı o... Ben neden Emel’e deliriyorum sanıyorsun?”

“Saçmalama allahaşkına, herşey Tehlikeli İlişkiler'deki gibi olmasa da hayat sürer” dedim. “Niye saçmalıyor muşum?” dedi Fırat. “Bak şimdi: Emel çok akıllı ve de aynı zamanda güzel. Üstelik yıllardır ilişkisi var. İşi evlenmeye kadar vardırmışlar. Kaya da fena çocuk değil (tamam klitorisi bilmiyor, büyük olasılıkla da 'cunnilingus'tan tiksiniyordur ama) Emel’e sular seller gibi aşık. Para dersen o da var, en azından bir zaman sonra olacak. Mutlu bir yuva için gereken bütün malzeme hazır ellerinde. Bir de şunu düşün. Ben, Emel’i bütün bunlara rağmen fethediyorum, kendime aşık ediyorum. Doğru hamleleri yapabilirsem... Şak! Emel benim. Bundan büyük doyum olur mu?”

“Aşık değil satranç oyuncusu gibi konuşuyorsun” dedim, "Bu aşk maşk değil, aşk olmadığı zaman sıkıntıdan işte aynen böyle oyuna döker insan işi". Fırat “Şimdi sarhoşum diye böyle akıllı akıllı analiz yapıyorum. Bunların hepsi boş laf.” dedi, “Ben aşığım... Yanıyorum... Derim, kemiklerim, her yanım yanıyor... Kuduz yarasalar bile yatıştıramaz beni.”

Kulağımda cırlak bir ses “Emel’in Asaf’la olduğunu söyle” diyordu. “Mis gibi sevgilin var" dedim kulağımdaki sesi bastırarak, "Gülsen gibi kızı bulmuşsun da bunuyorsun.” Fırat gözlerini kapayıp oturduğu yerde kaykıldı. “Abi Gülsen de bir gülmesen de... Dün gece feci bi kavga ettik, bitti artık. Bu son ayrılışımız. Ben Emel’i istiyorum. Bunca zamandır, iki yıl mı oldu, iğneyle kuyu hesabı ince ince işliyorum. Bak göreceksin, sonunda gelip verecek.”

Fırat konuşurken, gözüm boynunda pıt pıt kabarıp inen bir damara takılmıştı. Krem rengi gömleğinin göğsünde yuvarlacık bir ketçap lekesi vardı. Birden patladım, benim yerime sanki kulağımdaki ses cırladı: “Emel Asaf'a veriyor canım...”

Fırat yüzünde hiç bir kas oynamadan, donmuş gülümsemesiyle bana baktı kaldı. Sonra sanki kafatasına sığmayan büyük bir nesneyi yerli yerine oturtmak istiyormuş gibi kafasını iki yana sertçe salladı. “Ne? Ne dedin sen?”

Bir arkadaşa ihanet etmek, size sır olarak söylenen bir şeyi açıklamak kötü bir şeydir. Benim bu yaptığım türden bir ihanet, teşbihte hata olmaz, insana bir kalıp gliserinli sabun yemek ya da dikenli çalılar içinde çıplak yuvarlanmak gibi iğrenç hisleri aynı anda yaşatır. Ama kıskançlık gözümü kör etmişti. Başlattığım rezaletten neredeyse zevk alarak, “Asaf geçen gece sarhoşken bana itiraf etti," dedim. "Emel’le düzenli bir şekilde birlikte oluyorlarmış... Emel çok aşıkmış Asaf'a... Asaf son günlerde bitirmeye çalışıyor ama bırakamıyorlar birbirlerini. Günlerdir sevişme ayrıntılarını, çekişmelerini, dedikoduları dinlemekten canım çıktı.” Fırat fısıldar gibi "Yapma ya!..." dedi. Ağzımda köpüren sabunun acı lezzetini çıkara çıkara, "Ben yapmadım" dedim, "Onlar yaptı. Bu olayı öğrendiğimden beri zaten patlayacak haldeyim. Bir de senin Emel takıntını çekemeyeceğim."

Çoktan pişman olmuştum ama artık çok geçti. Sır perdesi bir kere kalktıktan sonra, arkasında saklanan hınzır cinleri tutmak mümkün olabilir mi? "Ne adam bu Asaf..." diyordu Fırat, "Abi bu herifin götürmediği karı kaldı mı acaba? Tipi de bir şeye benzemez, çenesiyle bağlıyor orospuları. Demek öyle Emel? Ben sorarım sana". Fırat söylenirken, ağlamak ister gibi bir hisle hıçkırdım, ağzıma acı bir su geldi. Yerimden fırlayıp banyoya koştum.

Kusamadım bile. Ağzımı çalkaladım, yapacak başka birşey yokmuş gibi dişlerimi fırçalamaya başladım. Kendimi, mutfakta yere düşüp kırılan bir kavanoz çilek reçelinin altında kalmış bir hamamböceği kadar zavallı buluyordum. Fırat kapıya gelmiş beni seyrediyordu. “Hadi giyin gidiyoruz” dedi. Boğazımdaki acı tat dişmacununun naneli kokusuna rağmen geçmemişti. Ağzım köpükle dolu “Nereye gidiyoruz?” dedim. “Partiye! Sana partiyi haber vermeye gelmiştim” dedi Fırat. “Ne partisi, saat kaç haberin var mı?” dedim. Fırat saatini burnuma dayadı: “Sen burada böyle fil adam hallerine girmişken saati unutmuşsun, daha on buçuk. Bu parti kaçmaz! Bizim ajanstan bir çocuk davet etti. Haliç’te eski bir tersane binasında sergi açıyorlar. Çok büyük proje. Çocuk ses düzenini anlattı, aklın durur. Sergi, enstalasyonlar, happening filan bir arada...” “Ne enstalasyon ne de happening kaldırabilirim şimdi...” dedim, “Bana olanlar olmuş zaten. Ne olur beni bırak, hala sarhoşum. İçim öyle bir kararmış durumda ki..."

"Sana ne oluyor oğlum" dedi Fırat, "Bırak Kaya'nın içi kararsın. Onlar da partide olurlar garanti. Gidip Kaya'ya yetiştirmeyen en adi olsun. Vay yazık be, içim acıdı şimdi çocuğa. Abi ben bilmeden ne gerilimler dönüyormuş ortada, sen de çekip gitmekte haklısın yani..."

Ağzımı çalkalamıştım. Boş bir çuval gibiydim artık. Elimde diş fırçası, banyo küvetinin kenarına oturdum. "Gerilim merilim hikaye..." dedim. "Asıl mesele şu: O arayan kız, Asaf'ın telefon sapığı, yıllar öncesinin büyük aşkı, o mektuplar yazdığı Hafif Hanım, Işık yani..." "Eee?" dedi Fırat.

"O kız Bodrum'da tanıştığım yeni sevgilimdi."

Fırat uzun ve derinden bir "Yok canııım!" çekti. Boğazımı ağrıtacak gibi tıkayan yeni bir ağlama yumrusuyla başetmeye çalışarak başımı salladım. "Hemen öğrenirsiniz sanıyordum. Işık, Asaf'a anlatır sanıyordum". Fırat "Abi, sen gittikten sonra Asaf da konuşamadı ki kızla" dedi, "Asaf telefonu açınca kız hemen suratına kapamış. Asaf da evinin numarasını bilmiyormuş, bir acayip hallere girdi, onu hiç öyle görmemiştim. Böyle bir titreme geldi üzerine, çöktü resmen. Yalnız kalmak istediğini söyledi. Biz de kös kös gitmek zorunda kaldık. Bak kızı cidden merak ettim şimdi. Hem senin hem Asaf gibi herifin aklını başından aldığına göre..."

"Asaf benim niye kaçtığımı bilmiyor mu yani?"

"Nereden bilecek? Seni görecek, arkandan hesap yapacak hali kalmamıştı ki" dedi Fırat, "Bugün onu da aradım ama bulamadım. Telesekreteri de cevap vermedi. Emel'lere bu partiyi haber verirken Asaf'ı bulurlarsa onu da getirmelerini söyledim. Ama Köpek'e gittim yoklar. Her yer boşalmış resmen, bütün millet bu partide".

Koltuk altlarımdan tutup beni kaldırmaya çalıştı: "Yürü gidiyoruz. Biz keyfimize bakalım. Kim ne yaparsa yapsın. Belki yepyeni birileriyle de tanışırız." Fırat'la başedemeyip kalktım ama yüzümü kurulamak için havluya uzanırken hala inat ederek "Hiç bir yere gitmiyorum" dedim. Fırat fazla lafa gerek bile duymadan kolumdan tuttu, ite kaka odama soktu. Dolaptan bulduğu bir gömleği ve kot pantolonu suratıma fırlattı. Bir gün süren acıklı bir kış uykusu geçirdiğim evi, boş şişeleri, fişten çekilmiş ölü telefonu, kararmış televizyonu ve bardakların dibine çökelmiş sıkıntı izmaritlerini bırakıp çıktık.

"Haliç'e, tersaneye". Bu saatte insanın Haliç Tersane'sinde ne işi olabileceğini pek anlamayan yaşlıca taksi şöförümüz radyodan, doğum kontrolünün dünya müslüman milletlerinin soyunu kurutmak için yaratılmış büyük bir şeytani planın parçası olduğunu ve yasaklanması gerektiğini anlatan bir adamı dinliyor ve dikiz aynasından kaçamak bakışlarla bizi süzüyordu. Ben onun çipil çipil mavi gözlerine, dudaklarının hemen üstünde biten çok kısa kesilmiş bıyıklarına ve gür sakallarına bakıp bugüne kadar kimbilir kaç taksi şöförüyle böyle bakıştığımı ama şimdi hiçbirinin yüzünü hatırlamadığımı, bu adamı da arabadan iner inmez unutacağımı düşünüyordum. Fırat camdan dışarı baktı baktı birden, "Abi ben bu Asaf’a her şeyimi anlattım” dedi, “Bir sana anlattım bir de buna. Emel'e nasıl yandığımı biliyor. Ben anlatırken için için gülüyordu demek.” Her ah’ın sonunda h’leri çatlata çatlata “Ah abi ah abi, ah abi." dedi.

Karaköy'den geçtik, geneleve çıkan yokuştan karanlık suratlı, döküntü kılıklı adamlar iniyordu. Tatlıcılar, prezervatif satanlar yokuşun başında bekleşiyorlardı. Fırat tekrar düşüncelerine gömülmüş ve böyle zamanlarda hep yaptığı gibi bir bacağını titretmeye başlamıştı. Oto yedek parçacılarını, hırdavat dükkanlarını geçtik. Erkin Oto. Dilaver Usta. As Otomotiv. Sizin Oto. Bizim Oto. Yedek parçacıların işyerlerine isim koyma konusundaki yaratıcılığı doğrusu sınır tanımıyordu.

Tersaneye vardığımızda 11’i biraz geçiyordu. Parti yeni yeni canlanıyordu. Bizim gibi henüz gelenler bile vardı. Taksiden inerken şöförün radyosunda doğum kontrolü vaazı bitmiş ilahiler çalınmaya başlamıştı. Mahallenin yoksul çocukları duvar diplerine sinmiş, şaşkınlıktan koca koca açılmış gözlerle gelen gideni seyrediyorlardı. Bir oğlan beni kastederek bağırdı: “Şu şişmana bakın, mor gömlek giymiş, kız gibi”. Beş-altı yaşındaki kapkara oğlanın saçları üç numara traşlı, gözleri belirgin biçimde şaşıydı. Bez bir don dışında hiç bir şey yoktu üzerinde. Kendisine baktığımı görünce korkuyla, yanında duran saçları kirden birbirine yapışmış küçük kızı dürtükledi: “Anladı lan, Türkçe biliyormuş”. “Anladım ama mühim değil” manasında göz kırptım geçerken, şaşı şaşı baktı yüzüme. Dev bir bez bayrak serginin sponsoru olan bankanın amblemiyle giriş kapısının üzerinde dalgalanıyordu. Biz bilet almak için girilen kuyruğun sonuna vardığımızda çocuk arkamdan bağırdı: “Şiş-ko!”

“Yaz Uykusu Düşleri-I” adını verdikleri sergiyi böyle bir mekanda açma cesaretini gösteren sanatçılar grubu çok büyük bir “proje” gerçekleştirmişti doğrusu. Eski tersane yer yer büyük spotlarla aydınlatılmıştı. Kızağa çekilmiş bir gemi, tersanenin hemen yanında Haliç’e doğru kaykılmış iri, ürkütücü cüssesiyle bir hayalet gibi eski İstanbul’un ışıltılı görünüşünü maskeliyordu.

Tersanenin dev depolarından biri serginin ana mekanı olmuştu. Kocaman bir kapıdan girdiğimizde toprak alanda gözleri kara bantlarla bağlı, beyaz, sımsıkı giysiler giymiş kızlı erkekli dansçıların dansetmekte olduğunu gördük. Serginin parçası olarak tasarlanmış "happening"lerden biriydi bu. Piyanoyla çalınan ağır, atonal bir parça güçlü bir ses sistemiyle bütün mekanı sarsıyor, üç spot ışığı serbest hareketlerle dansçıların üzerinde dolanıyordu. Dansçılar çeşitli aralıklarla, değişik yüksekliklerde, korkulu, meraklı, dehşet içinde, şefkatli tonlamalarla hep aynı kelimeyi bağırıyorlardı: "Neredesin? Neredesin? Neredesin?" Bir başka dansçı, elinde kırmızı boya dolu bir kova ve fırça, onların arasında dolaşıyor, "Nerdesin?" diye bağıran dansçıların beyaz giysilerinin önüne ve arkasına dev çarpı işaretleri boyuyordu. Kalabalığın içinde kirli mavi işçi tulumlarıyla, bıyıklı, ciddi yüzlü adamlar göze çarpıyordu. Onların da serginin bir parçası olduğunu düşündüm. Bütün dansçıların ön ve arkaları kırmızı çarpılarla dolduğunda, dansçılar kendilerini tozun içine yere attılar. Müzik büyük bir gürültüyle bitti. Birden mekanın tümünü aydınlatan ışıklar yandı. Bir alkış koptu. Meydanın çevresinde daire halini almış olan seyirciler serginin diğer yapıtlarını izlemek üzere dağıldılar.

Bir kenarda tahta masaların üzerine bar kurulmuştu. Plastik bardaklarda içki satıyorlardı. Fırat'la kendimize içkiler alıp dolanmaya başladık. Kalabalığın içinde ünlüler, uzaktan tanıdığım bir takım sanatçılar, oyuncular, mankenler, gazeteciler de vardı. Aniden birkaç flaş patlıyor, son filminde ezik bir Kürt köylü kadını canlandıran ünlü bir film yıldızı, Alman bir sanatçının çok beğendiği yapıtı önünde, sanatçıyla birlikte poz verirken görülüyordu. On vitrin mankenine kara çarşaflar giydirerek bir platform üzerine dizen, ellerine İstanbul marketlerinde bulunabilecek fallik görünümlü yabancı markalı sosisleri, muzları tutuşturan Alman sanatçı kadın, bu yapıtıyla gazetecilerin ilgi odağı haline gelmişti. Kalabalık arasında "Burçlar" filminin yönetmeni gözüme çarptı. Alman sanatçının peşinden "But, why?" diyerek seğirtip yanımızdan geçti. Beni görecek halde değildi.

Sergi daha başka ibretlik yapıtlarla da doluydu. Tersanenin karanlık binalarından dışarıya yayılan yapıtların kimileri, böyle sergilerde görmeye alışık olduğumuz şeylerdi: O duvardan duvara gerilmiş kalın ipleri, yerlere yayılmış çuvalları, sütunlara yapıştırılmış plastik ambalaj bantlarını, kırpıntı yığınlarını, molozlara gömülmüş loop filmler gösteren video monitörlerini hep bir yerlerden tanıyorduk.

Sonra orada burada, her zaman uslu uslu resimler yaptığı halde böyle bir sergi için “sıradışı” işler tasarlamaya kalkışmış Türk sanatçılarının, hayli manidar yapıtlarıyla karşılaşıyorduk:

İnce uzun bir koridor boyunca bir duvarda, yerden yaklaşık otuz santimetre yükseklikte asılmış olarak; eski imparatorluğumuzun kuruluşundan bugüne, 36 Osmanlı padişahının, yaldızlı çerçeveli portreleri yer alıyordu. Her portrenin beş on santim üzerinde kesik birer horoz kafası koca çivilerle gözlerinden duvara çakılmıştı. Her portrenin altında siyah bir mum yanıyordu, mumların çevresine kuru gül yaprakları serpiştirilmişti. Osmanların, Mehmetlerin, Muratların, bıyıkların, kürklerin, tuğların, kılıçların, ürkütücü bakışlı, çoğu batılı ressamların hayalgücünden çıkma bu suratların önünden hemen geçtim. Bu yapıtın yaratıcısı olduğunu sandığım uzun saçlı, bıyıklı bir adam koridorun sonunda ateşli hareketlerle yabancı bir kadınla konuşuyordu. Bu sanatçıyı hatırlıyordum. Televizyonda "Siyasi İslamın Yükselişi" konulu bir panelde, o sırada moda olan deyişle, "Hepimiz müslümanız, ben de müslümanım ama..." şeklinde başlayan bir konuşma yapmıştı.

Yapıtının önünde bir gazeteciye yaptığı açıklamadan anladığım kadarıyla, İstanbul’un korkunç trafik karmaşasını ve trafikte sürüklenen insanların yabancılaşmasını anlatmayı amaçlayan bir sanatçı; bir belediye otobüsü kiralamış ve otobüsü tersanenin ortasında bir alana parkedip, içini salhaneden aldığı sığır gövdeleriyle doldurmuştu. Kafası kesik, derisi yüzülmüş koca koca sığırlar, kasap çengelleriyle başaşağı otobüsün tutunma çubuklarına asılmışlardı. Otobüs elektrikli bir sisteme bağlıydı. Ellerinde plastik içki bardaklarıyla sergiyi gezen misafirler birden bire otobüsün farları dahil tüm ışıklarının yandığına ve koca aletin ve sığır etlerinin zangır zangır titrediğine şahit oluyorlardı. Bu titreme sırasında siren sesleri, kornalar, kulakları sağır eden bir trafik gürültüsü duyuluyordu.

Bir başka sanatçı kendisini sanat yapıtı haline getirmiş, boynuna ve sırtına astığı çift taraflı bir tabelayla dolaşıyordu. Tabelanın ön yüzünde “Şu an sanat yapıyorum” yazıyor, sırtına denk gelen arka yüzünde de “Şu an hiç bir şey yapmıyorum” yazısı okunabiliyordu.

Daha da kaba karikatürler vardı doğrusu: Bir başka genç sanatçı ünlü ressamların fotoğraflarına birer fes ve pos bıyık çiziktirerek çerçeveletip asmış; sonra örneğin Picasso’nun bıyıklı fesli fotoğrafının yanına 1950’lerden kalma ilk Türk kübistinin resmini, Monet’in fotoğrafının yanına ilk Türk izlenimcisinin bir resmini asmıştı. İlk Türk Action-Painting ressamının, Pop-Art ressamının, Foto-Realist ressamının vs resimleri de bu acımasız eleştiriden paylarını almışlardı.

Kalabalık içinde, bir genç adam Fırat’ın koluna yapıştı ve bizi yapıtının olduğu duvarın önüne götürdü. Fırat’ın çalıştığı reklam şirketinde art direktörlük yapan, bizim bu sergi-partiye gelmemize sebep olan genç adam da hayatında ilk defa bu büyük sergi için "kavramsal" bir yapıt üretmişti. 24x24 cm boyutunda 24 kare tuvalden oluşuyordu yapıt: 24 küçük tuval yukarıdan aşağıya 4, sağdan sola 6 tuval boyunda büyük bir diktörtgen resim oluşturmak üzere birbirlerine bitişik şekilde asılmışlardı. Her birinde alacalı bulacalı, soyut renkler boyanmıştı. Tuvaller bir araya geldiklerinde de somut bir biçim oluşturmuyorlardı. Fırat elindeki bardağı göstererek, "Sen bekle, ben ikimize de birer içki daha kapıp geleyim" diyerek uzaklaştığında neden kaçtığını anlamamıştım. Sanatçı, yapıtının uzun bir açıklamasına giriştiğinde Fırat’a içerledim. Art direktör arkadaşımız, bir kız arkadaşını çıplak vaziyette bir pencere kenarındaki yatağa oturtmuş ve kameranın yerini değiştirmeden, günün 24 saat başında, ışık değişikliklerini yakalamaya çalışarak kızın 24 ayrı fotoğrafını çekmişti. Sonra her bir fotoğrafı 24 eşit parçaya bölmüştü. Sonra birinci fotoğrafın birinci karesini büyüterek 24x24 cm. boyutlarındaki tuvale kopyalamış ve boyamıştı. Derken ikinci fotoğrafın ikinci karesini, üçüncü fotoğrafın üçüncü; dördüncü fotoğrafın dördüncü ve beşinci fotoğrafın beşinci karesini.. ve de yirmi dördüncü fotoğrafın yirmi dördüncü karesini kopyalayarak gördüğümüz 24 ayrı tuvali elde etmişti... Sonra da hepsini numara sırasına göre yanyana koymuştu. Sonra bu yapıta kaynaklık eden fotoğrafları ve filmi yakmıştı. Küller hemen resmin altında, yerdeki kristal bir vazonun içinde duruyorlardı. Konuşmayı en az yapıtı kadar seven art-direktör, hayatın ve algılarımızın parçalanmışlığı üzerine daha bir sürü şey anlatmak istiyordu. “İlginç bir fikir, hesap işi, matematikle duygu birleşimi, harika olmuş” şeklinde laflar yumurtladıktan sonra, sanatçının bir başkasına el etmesini fırsat bilip sessizce kaçtım.

Loş bir bölümde kalabalık arasında gördüğümüz işçi kılıklı adamlar toplanmış, serginin düzenlemesini yapan çocuklardan biriyle yüksek sesle tartışıyorlardı. Konuşmaya kulak verince bu adamların "işçi kılıklı" değil, işçilerin ta kendisi olduğunu anladım. Tersane özel bir şirkete satılmıştı. İşçiler işlerini kaybetme dehşetiyle bu satışa karşı eylem koymuşlar ve tersaneyi terketmemeye karar vermişlerdi. Özel şirketle anlaşan sergi düzenleyicileri bu durumdan ancak bu gece haberdar olmuşlardı. Şimdi işçilerin gözden uzak durmalarını istiyorlardı. Adamlara içkiler içirmişler, bahçede dolaşabileceklerini ama parti sonuna kadar şu depoya girmemelerini söylemişlerdi. İlk defa gördükleri bir sanat olayı, ünlü konuklar, film yıldızları falan karşısında çok heyecanlanan ve herşeyi merak etmeye başlayan işçilerin bir kısmı direnişi unutmuş, rüyada gibi ortalıkta dolanıyor, olur olmaz şeylere gülüyor, onu bunu parmakla gösteriyor ve serginin müstesna konuklarını tedirgin ediyorlardı. Konuşma işçilerin lideriyle, sergi düzenleme komitesinin başkanı arasında karşılıklı sert sözlerin edildiği bir atışmaya dönüşürken hemen oradaki bir küçük yan kapıdan kendimi dışarı attım.

Oh! Burası iki depo binasının arasında kalan iki metre eninde, yaklaşık yirmi metre uzunluğunda bir aralıktı. Yüksek iki duvarın arasından yıldızlı gökyüzünü görebiliyordum. Aralığın uzak ucu denize bakıyor, denizde yanıp sönen kırmızı bir ışık göz kırpıyordu. Kapının hemen yanındaki demir ve saç yığınının arkasından bir fısıldaşma duyuldu: "Senin gibi kızın kıymetini bilmemiş ya, aklına şaşayım ben o herifin" diyordu bir erkek sesi. Bir kız sesi ona cevap verdi: "Bunların bir imalat hatası var, sevilmek istemiyorlar her halde... Seninki de öyle ya... Böyle tatlı, böyle yumuşak bir adamı bulmuş, hala mutsuz ediyor. Ben olsam kul köle olurdum senin gibisine." Sesler önce iyice yumuşadı: "İyi ki geldin bu akşam. Sen olmasan çıldırırdım." "Bugüne kadar aklımız neredeymiş?"

Bir sessizlik oldu. Bir adım ileri çıkıp göz ucuyla hurda yığınının arkasına baktım. Kaya ve Gülsen öpüşüyorlardı. Beni görecek halde değillerdi.

Hemen geri dönüp çıktığım kapıdan girerek kalabalığa karıştım. Doğrusu, herşeyi iyice içinden çıkılmaz hale getiren bu gelişme hiç beklemediğim bir şeydi. 1. Kaya ve Gülsen bu hale gelinceye kadar hangi aşamalardan geçmişlerdi. 2. Emel şu an nerelerdeydi acaba? 3. Fırat'ı ne yapıp edip buralardan götürmeliydim, yoksa gerçekten rezalet çıkabilirdi.

Robert Smith’in derin sesi depoyu sarsıyordu: “The spider man comes!” Kulağımın dibinde bütün gürültüye rağmen ödümü kopartan bir ses patladı. Bir trompet taklidi. Döndüm ki, Emel... Sesini duyurmaya çalışarak "N'aber lan münzevi, nerelerdesin?" diye bağırdı. Emel çok sarhoş olduğu zamanlar böyle bir zorlama neşe havasına girerdi.

"Ne güzel değil mi Umur? Bu hafta iki elim kanda olsa birşeyler yazacağım bu sergi hakkında."

Kalabalığın arasında, kafayı 24'e takmış art direktör arkadaşıyla konuşan ve büyük olasılıkla beni soran Fırat'ı farkettim. Emel'in kolundan çektim, "Gel bak Emel şurada da çok ilgini çekecek bir iş var". Duvar yıkılarak açılmış kapıların birinden dışarı çıktık.

Müziğin ve kalabalığın gürültüsü içeride kaldı. Emel'i sürükler gibi bir köşeye çektim. "Yahu n'oluyoruz? Burada iş miş yok" dedi şaşkınlıkla. "Fırat" dedim, "Fırat geliyordu." Omuz silkerek "Gelsin ne olacak ki?" dedi. Güldü, "Gülsen'i yine terketmiş. Kızla Köpek'te karşılaştık, çok kötüydü Gülsen’cik, teselliye ihtiyacı vardı. Asaf'a onu teselli etmesini söyledim, sonra gözden kayboldular. Ya da ben kayboldum. Kaya da bir arkadaşım gördüm diye gitti, bir saattir yok ortada..."

Gülsen’le Kaya’nın yerini biliyordum. "Asaf sizinle miydi, o da burada mı?" diye sordum. Emel yere bakıyordu, olduğu yere çöküp paslı, demir bir borunun üzerine oturdu. Ciğerlerine sıkışıp kalmış bir şeyi üfleyerek dışarı atmak istiyormuş gibi derin bir iç çekerek, ellerini yüzüne kapadı.

"N'oldu Emel, neyin var?"

Ellerini açmadan, bir an duraksadıktan sonra, duyulur duyulmaz bir sesle "Asaf'ı öldüreceğim" dedi.

“Ne dedin?”

“Asaf’ı öldüreceğim!”

"Nasıl yani?" diyebildim. Emel ellerini açıp bana uzun uzun baktıktan sonra, "Bak, sana bir sır vereceğim Umur." dedi. Verme diyemedim.

“Hani birgün Asaf bizi sinagoga götürmüştü," dedi. "Hani çok zorlamıştık bizi götürsün diye. Kaya gelememişti, babasıyla Ankara’ya gitmişti o gün... Taa o zamandan beri Asaf'la ben, sevgiliyiz". Durdu, omuz silkti, “Sevgiliy-dik.” dedi, “Bu sabah kesin olarak bitirdik.” Dimdik yüzüme bakıyordu, "Hiç şaşırmadın mı?"

Kendimi toparlayarak şaşırma numarası yaptım, pek olmadı ama Emel farkedecek durumda değildi: "Şaşırdım, çok şaşırdım. Peki Kaya?"

"Zavallının hiç haberi yok" dedi Emel ve aniden ağlamaya başladı. Ne yapacağımı bilemiyordum.

"Umur valla anlatması çok zor ama ben Kaya'yı seviyorum." dedi hıçkırıklar arasından. “Yani, çocuğa etmediğim kötülük kalmadı, o beni aldatsa ve gelip ben aslında seni seviyorum dese, inan ağzının ortasına yumruğu yer. Kimsenin bana inanmasını beklemiyorum, evet, kocamı aldattım ama ona aşığım ben. Vallahi aşığım billahi aşığım.”

Emel’den daha önce hiç duymadığım bu dindar yeminler biraz gülünç kaçmıştı ama gözyaşları sahici gözyaşlarıydı. İçim acımayla karışık bir tür görev duygusuyla doldu. Onu korumak, birşeyler yapıp herşeyi eski haline döndürmek istedim.

"Umur allah aşkına kimseye söylemeyeceksin bak..."

"Söylemem... Söyler miyim hiç? Ama bu öldüreceğim möldüreceğim lafları nereden çıktı?"

Ağlamasını bastırmaya çalışarak, "Bu akşam Asaf’ın karısıyla tanıştık" dedi Emel, "İlk defa gördüm kadını." "Tuhaf biri" dedim, "Ben bir iki kere karşılaştım".

"Hepimiz Köpek'te buluşmuştuk. Bu partiye gelecektik. Asaf'ın ikizler de oradaydı. Gülsen geldi filan. Ben Kaya'yla Asaf'ın konuşmalarından çok sıkıldım. Çocuğun saflığından yararlanıp öyle laflar sokuyor ki, daha sabah telefonda bana kesinlikle birlikte olamayacağımızı, ne cinsel ne kafa bakımından birbirimize uymadığımızı filan söylüyor; sonra da Kaya’ya ne kadar harika biriyle evlendin, böyle kız dostlar başına, ben de bulsam ben de evlenirim Emel gibi kızla diyor. Sinirimden kalktım, ikizlerle şöyle bir dolaştık İstiklal Caddesinde. Sonra oğlanlar bira içmek istediler. Ben de için birer kutu diye bunlara bira aldım. Meğer yanlarında şey varmış, şey..." Eliyle sigara içme hareketi yaptı. "Çocuklar yolun ortasında çıkarıp içmeye başladılar. Normal filtreli Marlboro'ya doldurmuşlar. Önce kızdım, sonra ben de içtim onlarla. Kafam öyle bir oldu ki..." Durup uzun bir ıslık çaldı.

"Asaf burada mı?" dedim. Emel beni duymamış gibi hikayesini anlatmayı sürdürdü: "Sonra Köpek'e döndük. Vay sen misin çocuklara bira içiren, beni küçük bir kızmışım gibi bir haşladı aklın durur. Bu gece de annelerinin yanına dönme gecesiymiş. Buraya gelmeden önce kadının evine uğradık, çocukları bırakmaya..."

Nasıl bir kıyamet kopmuş olabileceğini tahmin ediyordum.

"Kadının evinde parti varmış" diye devam etti Emel. "Böyle terasta hanımlar beyler... Ha ha ha, hi hi hi takılıyorlar. Biz arabayı kapının önünde durdurduk, terslik işte, Ulaş çıktı arabanın yanında 'Anarchy in the UK'yi söylemeye başladı. Kadın terastan koptu geldi. Ulaş'ı öyle sarhoş vaziyette görünce Asaf'a bir giydirmeye girişti ki, bu kadar olur. Yok işte nasıl izin verirmiş oğlanların bu hale gelmesine filan. Serseri babalarının şu melek gibi çocukları kendisine benzetmesine izin vermeyecekmiş. Asaf hiç adam olmazmış, pisliğin içinde debelene debelene geberip gidecekmiş."

Filmlerde delilerin güldüğü gibi güldü, "Bir yandan da Ulaş'a Deniz diye sarılıyor ha... İkiz mikiz, kendi oğullarını karıştırıyor kadın. Sonra iyice kantarın topuzunu kaçırdı, yok işte karanlık basınca bu Asaf'ın içindeki yabani kurt adam ortaya çıkarmış da bilmemneymiş de... Asaf da basireti bağlanmış, ööyle bakıyor. Sonra kadın bize bakıp, bize giydirmeye başladı. Seçkin çaylaklar topluluğu dedi... Her zamanki gibi çok iyi bir grup kurmuşsun kendine dedi... Bu vahşilerin arasından hiç bir zaman kurtulamayacaksın dedi. Bu küçük kızları da kandırıp kandırıp yatağa atıyor musun? dedi. Ben buna dayanamayıp arabadan fırladım. Geçirecem karnına tekmeyi yani, yeter ulan, aile meselelerinize bizi karıştırmayın dedim. Böyle yüzüme baktı, hangi aile? dedi. Sonra Deniz sandığı Ulaş'a sarıldı.."

Aniden güçlenen gözyaşları dalgasıyla bir an durmak zorunda kaldı, "Sonra.. Deniz sandığı Ulaş'a sarıldı, böyle içten gelen bir sesle, benim hayatımı karartmak ister gibi, 'aşkım aşkım' diye inledi."

"Ben nasıl oldum biliyor musun? Böyle başımdan aşağı kaynar kaynar..." lafını bitiremeyip, yine hıçkırıklara boğuldu. Bir yandan "Aşkım, aşkım, aşkım" diye aynı tonda, aynı kelimeyi tekrar edip duruyordu.

Ensemden kuyruksokumuma ince bir ürperti uzanıyordu. Emel bana bakmadan elini uzattı. Bir anlık kararsızlıktan sonra elini tuttum. Emel hıçkırıkların arasında "Bana aynen o karı gibi aşkım aşkım diye inlemeyi öğretmişti" dedi, "Her sevişmemizde beni aynen öyle aşkım aşkım demeye zorlardı. Hoş, ben de alıştım yani, allahın cezası, hoşuma bile gidiyordu. Bir milyon kere aşkım dedim herhalde." Gözleri bir noktaya takılı kaldı, üzüntü birden hiddete dönüştü, "Madem karını o kadar unutamıyorsun, git kapısına köpek ol, yalvar, belki geri alır seni, benden ne istiyorsun, benim hayatımı ne diye mahvediyorsun hayvan." Asaf'ın konuşmasını taklit etmeye başladı "Ayrılmalıyız dayanamıyorum, seni sandığın gibi sevmiyorum. Kaya'ya acıyorum, Tatlı bir kızsın ama benim aklım başkasında." Birden bağırdı. "Canımı çıkartana kadar becer, ondan sonra tatlı kız." Küçük, terli eli avucumda titriyordu.

Tam bu sırada bahçenin taa öbür tarafından Fırat göründü. O zaman Asaf’ın sırrını açık ettiğimi, bunun yol açacağı korkunç sonuçlardan kaçacak hiç bir yerim kalmadığını hatırladım, içimi kemiren ve tırnaklarını bir süre için gevşeten pişmanlık duygusu dişlerini yeniden geçirdi içimin en canalıcı yerlerine. Fırat neşeyle el salladı. Bizi ararken bütün tersaneyi dolaşmış olmalıydı. Emel gözlerini silerek kendisine çeki düzen veriyordu. Fırat yanımıza geldi. Emel'e kötü davranacağını sanmıştım ama gülerek "N'aber Emel" dedi. Emel ona bakıp sessizce gülümsemekle yetindi. Fırat elindeki plastik bardağı işaret ederek bana "Sana da viski almıştım ama seni kaybedince içtim" derken, Emel'in yanına oturup kolunu omzuna atıverdi "Emelciğim, n'oldu? Kocanız yoklar mı?"

Emel dudağının kıyısında acı alay gülücüğüyle, hiç de sevecen olmayan bir cevap verdi: "Kocam kayıp. Bu arada senin Gülsen'le Asaf da kayıp. Hayat bu, seninki Asaf'ın kollarında olabilir şu dakikada."

Fırat'ın yüzünden bir acil imdat sinyali geçti. Ama içinde ötüp duran kırmızı alarm düdüklerini bastırarak, Emel'e cevap yetiştirdi: "Madem öyle, biz niye böyle yalnızız, şu aramızda olması gereken şeyi, niye bu gece halletmiyoruz?"

Emel tedirgin, bana baktı, sonra Fırat'a döndü: "Hangi, şeyi?" Fırat'ın beni umursayacak hali kalmamıştı "Come on baby, let's get lost!" diye bir çığlık attı. "Hadi Emel, şurdan bir taksiye atlar bana gideriz, kimse bizi bulamaz." Emel acıyarak baktı Fırat'a, "Seninle hiç bir yere gidemiyorum, gidemem, gitmem, gitmeyeceğim. Beni hep yanlış anladın Fırat"...

Fırat "Ne yanlış anlaması? Ben yanlış anlıyorum da, bi tek Asaf mı doğru anlıyor?" diye köpürdüğünde oradan geri geri uzaklaşmaya başlamıştım. Sırtımı dönüp adımlarımı hızlandırırken arkamdan Emel'in "Asaf nereden çıktı, ne ilgisi var?" dediğini duydum. Fırat "Asaf'la ilişkini öğrendim bu akşam" dedi. Emel'in "Asaf mı söyledi yoksa?" diye bağırışını duyduğumda kulaklarımı tıkamak istedim.

Kapkara bir denizin ortasında plastik bir bota sığınıp kalmış kazazedelerdik. Tersanenin hurda gemisi, ışıklarını yakmış bir felaket hayaleti olarak tam yol üzerimize geliyordu.

Molozlarda ayaklarım kaya kaya ana kapıya doğru koştum. Tam kapıya varmıştım, arkamdan gelen biri, beni sıyırarak yanımdan geçti. Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu.

Işık'tı bu. Gümüşlük’te tanıştığımız gün giydiği bordo elbise vardı üzerinde. Kokusu bir daha hiç bir zaman giremeyeceğim ebedi saadet ülkesinin bir hatırası gibi burnumu sızlattı, geçti. Tam ona seslenecektim ki, arkamdan bir ses, benim yerime, benden bir salise önce bağırdı: "Işık!".

Işık bir an duraksayıp, döndü. Bana baktığını sandım ama bakışları beni delip geçiyor, arkamdaki birine yöneliyordu. Arkama dönünce biraz ileride dikilen, Işık’a seslenmiş olan Asaf'ı gördüm. Evet, bakışmaların aman vermez yaylım ateşi arasında kalmıştım. Işık ağlamasını zor bastırır gibi dudaklarını ısırarak ikirciklendi.

Kalbime kış geldi, karlar yağdı, bahar oldu, bahar geçti, yaz geçti, herşey hafifçe bulandı ve kadrın dışına taşar gibi oldu, derken bir baktım ki Işık arabasına binmiş, gidiyor. Ayaklarım toprağa gömülüp kök salmış gibi kıpırtısız kaldım. Zavallı beynim "harekete geç!" komutunu verene kadar Işık'ın arabası anayola çıkmıştı bile.

YARIN: LANET

Friday, 24 June 2011

Aşkın Alfabesi - J - Jaluzi

Duyuyordum. Kapıyı sessizce kapayıp çıkmıştım. Asaf'ın sokak kapısının önünde ne yapacağımı bilmeden dikiliyordum. Filmlerdeki gibi kulağımda Asaf'ın ağzından duyduğum o muhteşem isim çınlıyordu: "Işık, Işık, Işık"...

Böyle durumlarda filmin maço kahramanı hemen gidip bir fahişe bulur, sevişemez, dağıtır, başını bir takım adamlarla belaya sokar, parasını çaldırır, dayak yer, bağrını rüzgara açıp bağırır. Hayır bana böyle bir şey olmayacaktı. Sokak kapısından çıkınca bir iki adım attım ve korkunç bir bulantıyla iki büklüm oldum. Asaf’ın hep alış veriş ettiği bakkal, dükkanın önünde oturuyordu. Ayağa kalktı. Beni tanımıştı. “Umur bey! Hasta mısın abicim?” Bakkalın küçük oğlu korkuyla bana bakıyordu. Elimle gelmeyin üzerime der gibi bir işaret yaparak hızla uzaklaştım.

Hızlı hızlı evime yürürken, rulo yapılıp bir çöp tenekesine atılmış, büyük olasılıkla bir işyerine ait eski püskü jaluziler gördüm. Jaluzinin Fransızca kıskançlık kelimesinden geldiğini düşündüm. Kıskançlık... Kıskanıyor muydum? Hayır kıskanmıyordum. Kıskanıyordum. Hayır, evet kıskanıyordum.

Jaluzi. Hayat acı bir rastlantıdan ibarettir. Rastlantı inanılmazdır. Jaluzinin rastlantıyla ilgisi yoktur. Jaluzi ışığı keser. Ja-lu-zi. Kıskançlık demektir. Herşey nasıl da açıktı şimdi. Asaf'ın “Hafif Hanım”ı Işık’tı. Bunca yıldır, beklediği hayatının büyük aşkı Işık’tı. Işık da telefon sapığı rolüne girmeye bile cesaret ettiğine göre, hala tutkundu Asaf'a. Çöpteki iğrenç jaluzilerden gözlerimi alamıyordum. Jaluzi zihnimi kör ediyordu. Eve döndüm. Soyunup yatağa yattığımda kıskançlıktan, hayal kırıklığından, olanlara inanamamaktan titriyordum. Ama hemen uyudum. Hiç rüya görmedim.

Cut.
Sabah.
Yatakta uyanmış boş boş tavana bakıyorum. Kalksam mı?
Televizyonun karşısında oturmuş değişip duran renklerin farkına bile varmadan bakıyorum.
Bakkaldan içki ısmarlıyorum.
Telefon.
Çal. Açmayacağım.
Televizyon.
Kapıya gelen bakkal çırağı yüzüme tuhaf tuhaf bakıyor.
Ne bakıyorsun?
Ver şu şişeyi de çek git.
Al bu da paran.
Bana biraz peynir getir.
Ne bileyim iki yüz elli gram filan işte...
Bira.
Votka.
Filmin kahramanı yine bir başka klişeye saplanmış kalmış, içmektedir. Uzaktan kumanda.
Zap.
Gündüz kuşağı: Yarışmalar.
Zap bir kadın yüzü bize sırtı sevdiği adama dönük
gözyaşları içinde konuşuyor.
Neymiş bu?
Günün filmleri nelermiş bakalım efendim?
Aslan Yavrusu: Erkekleşmiş bir kadını kibar bir salon hanımefendisi yapmaya çalışan bir romancının öyküsü. Hulki Saner’in yönettiği filmde Orhan Günşıray, Leyla Sayar ve Suphi Kaner var.
Ne güzel. Ne güzel.
Başka:
Siyah Ok: 15. yüzyılda geçen 30 yıl savaşları konu alınıyor. Yönetmenliğini S. Trafov’un yaptığı filmin başrollerini S. Mevensoma ile S. Trafov paylaşıyorlar.
Başka, başka:
Dakota Yolu (Dakota Road): Baba baskısı altında büyüyen Jen Cross kendi hayal dünyasında yaşamaktadır. Nick Ward’ın filminde Amelda Brown, Jason Carter oynuyorlar.
Zap.
Kadın Dedektif (Sisters in Law): Güzel oldukları kadar cesur da olan iki kadın dedektifin yeraltı dünyasıyla mücadelesinin öyküsü. Yön: C.W. Keung. Oyn: Sandra Ng, Mok Siuchung.
Zap.
Zap.
Zap.
Hamilelere eğitim programı.
Çocuğunuz doğmadan önce bile sizi duyabilir. Onunla konuşun. Şarkı söyleyin ona.
Zap.
Susam Sokağı.
Çizgi filmler.
Taş Devri.
Hi-men.
Zorro.
Zap.
Reklamlar.
Hürriyet yüz on kupona falan veriyor.
Sabah şok kupona filan sunuyor.
Kaçmaz fırsata da zap.
Zap.
Neden Işık?
Telefon.
Açmayacağım dedik ya.
Bugünkü falınız.
Tarot.
Yemek tarifleri.
Tırnaklarınız mı kırılıyor? Aaa, çaresi var.
Futbol sonuçları.
Akşam oluyor.
Evin ışıklarının yavaş yavaş değişmesi ne hoşmuş.
Niye dikkat etmedim bugüne kadar?
Dandik koltuğun kadifesi üzerinde kayan güneş ışığı
tülperdeye karışıp kararıyor.
Neden ben?
Haberler.
Cumhurbaşkanı görüş alış-verişinde bulunmuş.
Güneydoğu.
Ölümler. ÖLÜMLER.
Kurtbaşı parmaklar.
Göstericiler.
Bayraklı törenler.
Şeriat bayrağı.
Yakılan bir Sam Amca kuklası.
Almanya'da PKK gösterisi.
Kanı yerde kalmayacak.
Kanlı terör örgütünün kökü kazınacak diyor bir kadın.
Başka kadın.
Başka bir kadın.
Kan.
Yalanlar.
Zap.
Başka yalanlar.
Zap.
Başka başka yalanlar.
Herkes söylediği büyük yalanlara inandırabilmek için en gerçek, en çabuk haberi verdiğini bağırıyor. Küçük olayları en hızlı, en anında biz veriyoruz, şu büyük yalanımıza da inanıverin.
Zap.
Yalan dolanlar.
Ulan Asaf!
Afrika güney asya birleşmiş milletler tank
ölünün başında ağlayan kadın.
Seni abi bildik.
Türk Sanat Müziği Programı.
Arkadaş bildik.
İbrahimtatlısescemözerhülyaavşar hepinize merhaba kabuslar.
Sırrını bile tuttuk.
Enginardıçmehmetbarlasgünericıvaoğlualikırca iyi akşamlaaar.
Size de.
Size de iyi akşamlar.
Bir de şu yaptığına bak Asaf.
Talk Show.
Reality Show.
Telefon çalıyor.
Açmıyorum.
Kapı çalıyor.
Açıyorum.
Buyrun bakalım: Burçlar’ın gerizekalı yönetmeni.
Abi telefona çıkmıyorsun, haftaya çekime başlıyorum sen daha finali toparlayamadın. Bir sahneler yazmışsın, filmi tam entel otuzbirine çevirmişsin.
Otuzbir neyse de bu “entel” lafını duymak kanıma dokundu birden. Sen bu senaryoyu entel otuzbiri olarak görüyorsun öyle mi?
Evet.
Şimdi canım bu otuzbir dediğin senaryo bence sikişin allahıdır tamam mı. Hem de böyle ateşli sulu orji cinsinden. Orjiye senin ananı da kattım, sülaleni de.
(İnsan kötü olduğunu yüzde yüz bildiği bir şeyi ne de rahat savunabiliyormuş, hele gözü kararmışsa).
Gerizekalının yüzü değişiyor, ya sana n’oldu ne dedim de böyle parladın, yok bir şey beni rahat bırak, git, oğlum seni hiç iyi görmüyorum, ya bırak git dedim kendin mi yazacaksın, başkasına mı yazdıracaksın, para mara bile istemiyorum bak, yürü, ulan biz insanlık yapalım diyoruz, yürü insanlığına da başlatma.
Adam neye uğradığını şaşırıp bağıra çağıra gitti.
Televizyon:
Bir yarışma programı.
Sunucu telefonda Sultantepe'den arayan yaşlı kadın sesine diyor ki:
Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Efendim? diyor kadın sesi.
Bize kendinizden bahseder misiniz?
Kocam öldü diyor kadın. Ben kızımla oturuyorum. O da şey..
Ney?
Şey işte, akli dengesi bozuk. Kafayı yedi.
Sunucunun yüzünde gülümseme maskesi. Alçak herif her zaman yaptığı gibi Öyle mii? Ne güzel demeye hazırlanıyordu. Bu sefer olmadı. Biz sorularımıza geçelim diyor.
Sorulara geçerlerken kapı çalınıyor.
Dikiz deliğinden bakıyorum.
Fırat.
Açmıyorum.
N’oldu bu televizyona?
Orasını burasını kurcalıyorum.
Telefon.
Hah görüntü geri geldi.
Bir korsan filmi.
Bıyıklı, tek gözü bantlı yakışıklı bir 1950 Hollywood korsanı ağzının kıyısıyla gülerek kadrdan çıkıyor:
“Bu yaptığınızın hesabını vereceksiniz bayan”.
Midem bulanıyor.
Telefon.
Ne var ulan ne var, ne arıyorsunuz sabahtan beri.
Annem telefonda kendisine ulan dediğim için çok üzülüyor.
Televizyonu uzaktan kumandayla kapatıyorum.
Neyin var yavrum.
Ah anneciğim canım anneciğim, derdim dünyadan büyük anne, evden çıkmak istemiyorum, insan içine karışmak istemiyorum, büyük insanlık ailesi beni evlatlıktan reddetti, anne anne, aşık olduğum kız meğerse en iyi arkadaşımın eski aşkıymış anneciğim.
Aa, ne var bunda yavrum başkasını bulursun, sana kız mı yok.
Anne öyle değil.
Ben bu kızı çok sevmiştim.
Hayatta onun kadar iyi sevişenine rastlamadım.
Ama o Asaf'a aşık. Asaf da ona aşık.
Babam telefona karışıyor.
Yavrum bu iş öğretim meselesi, öğretirsen bütün kızlar çok iyi sevişebilir. Öncelikle ön sevişmeyi uzun tutmalısın. Nazik yerlerine dokun. Baba niye bana bunları baştan anlatmadın? Yavrum işin zevki kendi kendine öğrenmekte canım oğlum. Biz seni çok seviyoruz, neden böyle garip garip konuşuyorsun, baba öyle diyorsun ama “Nevroza Yeni Başlayanlar İçin Freud El Kitabı”na bile giremeyecek kadar sıradan, bir Oedipus kompleksini bana sen hediye ettin. Klişe! Gidip ruh doktoruna anlatsam güler, öylesine klişe bir takım durumlar içinde boğuştum durdum hayatım boyunca. Asaf'ı o kadar gözümüzde büyüttük, bak sonu nereye vardı... Ne diyorsun anlamıyorum aslanım. Anlamayın anneciğim babacığım zaten bu saatten sonra, ben otuzuma merdiven dayayıp hayatımı büyük bir maharetle berbat ettikten sonra, anlasanız neye yarar, artık intikam alacağım yaşta bile değilsiniz, artık sizin hıncınızı başkalarından çıkarıyorum. Yavrum ne hıncı, sen bizim küçücük oğlumuzsun. Anneciğim babacığım oğlunuz kafayı yedi biz böyle bir konuşma yapmıyoruz değil mi?
Yapmıyoruz yapmıyoruz.
Biz böyle şeyleri hiç konuşmayız ki.
Sizinle şu hayatta aşktan hiç bahsetmedik.
Aşktan, meşkten, kızlardan, erkeklerden, prezervatiften, bebeklerden, hayattan hiç bahsetmedik.
Sigortalı bir iş bulmam gerektiğinden,
KDV fişlerinden,
yeni gözlüğümden,
bugünlerde yine acayip kilo aldığımdan bahsettik.
Evet anneciğim, dişçiye önümüzdeki hafta gideceğim.
Yok, paraya ihtiyacım yok.
Canım asıl sizin paraya ihtiyacınız var.
Ayda toplam 15 milyon emekli maaşıyla iki kişi nasıl geçinebilir?
200 küsur dolar ediyor.
Tabii İzmir ucuz yer, idare edersiniz.
İdare edin. Dayanın anneciğim babacığım.
Bodrum’dan dönerken size uğrayamadım kusura bakmayın.
Aşkla meşguldüm.
Sevgili anneciğim babacığım oğlunuz çok içti.
Bütün gün televizyon seyretti ve içti.
Başı şişti.
Oğlunuz size hayırlı bir evlat olamadı, kusuruna bakmayın.
Bırakın gidip uyusun.
Bırakın gidip uyuyayım.
Saat daha yedi buçuk mu?
Olsun.
Çok yorgunum.
İyi geceler.
İyi akşamlar.
Çok öptüm.
Söz, hafta sonu ararım.
Tamam canım meraklanmayın valla ararım bu sefer.
Telefonu fişten çekip yatıyorum.
Işığı söndürüyorum.
Oh, karanlık!
Karanlık.

Yarın: Karanlık

Thursday, 23 June 2011

Aşkın Alfabesi - İ - İsim




 
ASAF'IN EVİ İÇ- GECE

Balkon kapısı açıktır. Teypte Chet Baker’ın söylediği “My Funny Valentine” çalmaktadır. Pencereden gelen ışıkta, çift kişilik dağınık yer yatağında bir çiftin sevişmekte olduğunu görürüz. Erkek Asaf'tır. Çok genç, saçları kısa bir kızla, Işık’la sevişirken içinde çok yavaş hareketlerle gidip gelmektedir. Sanki sevişmiyor da, yatakta oyun oynuyor gibi, sohbet ediyor gibidirler... Işık gülümseyerek teybe doğru bakar.

IŞIK
Bayılıyorum bu şarkıya.

Asaf yavaşça gidip gelmeyi sürdürürken

ASAF
Ne zaman My Funny Valentine çalsa seni hatırlayacağım artık... Funny Valentine'ım benim.

Işık'ın alnını öper

ASAF
Aşkım de bana.

IŞIK
Dedim ya.

ASAF
Bir daha de. Durmadan de.

IŞIK
Aşkım...

Asaf'ın yüzünü iki eli arasına alır

IŞIK
Aşkım. Aşkım...

Tekrar okşar Asaf'ı

IŞIK
Aşkım... Tatillerde uçar gibi gelicem sana... Hergün mektup yazıcam... Sen de bana yazarsın... Yeni çıkan kitapları gönderirsin bana... Ben de sana istediğin İngilizce kitapları yollarım.

ASAF
Siddhartha’yı okudun mu?

IŞIK
Okudum, süper bişey... Hesse tam benim adamım çıktı...

Yan odaya kulak kabartır

IŞIK
Üf. Senin ikizler acayip horluyor...

Asaf gülümser, yavaş hareketlerine devam ederek

ASAF
Hafta sonları anne baskısından kurtulup benle kalınca buldumcuk oluyor çocuklar... Deli gibi yoruluyorlar Sonra da böyle horluyorlar işte... Bu yaşta...

IŞIK
Deniz... Ulaş... Ulaş çok güzel isim. Nereden buldunuz böyle ismi?

ASAF
Annesi istemişti. Öyle bir adam vardı biz gençken... Sonra öldü...

Işık bozukça

IŞIK
Brr, benim çocuğum olsa ölü birinin adını koyamazdım...

Asaf sakin

ASAF
Ne koyardın?

Işık şöyle bir düşünür

IŞIK
Normal bir isim koyardım. Yani işte, Ahmet, Mehmet filan.

ASAF
Ahmet Mehmet adında da milyonlarca ölü vardır herhalde...

IŞIK
Ama asıl numara, ismin başına da iki tane harf uydurup koyardım. Ne bileyim, A nokta B nokta Ahmet gibi... Böylece oğlum ilerde büyüdüğünde o A ya da B için kendine bir isim seçme özgürlüğüne sahip olurdu...

ASAF
Oğlun olacağını nereden biliyorsun?

IŞIK
Bilmem. İlerde birgün çocuğum olursa mutlaka oğlan olurmuş gibi geliyor.

Bacaklarını Asaf'ın beline dolayarak güler

IŞIK
Ne kadar uzun dayanabiliyorsun böyle... Neredeyse bir saat olacak.

ASAF
Hoşuna gidiyor mu?

IŞIK
Çok... Bir saat daha olsa yine isterim... Yalnız bir yanlışlık yapmayalım. Çünkü çok tehlikeli gündeyiz.

ASAF
Unut tehlikeyi. Artık aştık o sınırı.

IŞIK
Ne demek o?

ASAF
Son yarım saat içinde iki kere boşaldım.

Işık korkulu, ne olduğunu tam anlamamış bir ifadeyle, sesi titreyerek

IŞIK
Yok canım...

Asaf gülümser,

ASAF
Beni bırakma. Amerika'yı boşver, benimle kal. Evleniriz. A nokta B nokta Mehmet'i doğurursun bana.

Işık korkuyla bakar.

Uzun bakışma. Asaf gülümser. Işık gülümsemez. Bakışlar savaşır. Evet. Hayır. Evet. Hayır yapmadın değil mi öyle birşey. Yaptım, iyi de ettim. Hayır. Evet. Hayır. Işık gözlerini kaçırır. Tavana bakarken birden ağlamaya başlar.

Dünyanın bilgisi inanılmaz büyüklükte bulutsu bir yığındır. Doğmadan önce o bulut yığınının bir parçası halinde boşlukta yüzeriz. Bize ilişkin isimsiz yaşamsal bilgi, anne babamızın genlerinde işli, saklanmıştır. Doğanların ömrü o bulutsu bilgi yığınına kendi çaplarında katkıda bulunmakla geçer. Aklın ve deliliğin sınırına giren herşey o bulutun içindedir. Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar o bulutun içindedir. Işık o bulutun içindedir. Asaf o bulutun içindedir. Ban, Cırlop, Kentegirge, o bulutun içindedir. Aşk o bulutun içindedir. Alfabe o bulutun içindedir. Abcçdefgğhıijklmnoöprsştuüvyz o bulutun içindedir. Alaturka o bulutun içindedir. Ölenler sonsuza kadar o bulutun bir parçası olur. Melekler, insan aklının yarattığı binlerce hayalle birlikte o bulutun içindedir. Bulut o bulutun içindedir. Kelime o bulutun içindedir. İsim ışık saçan bir kelimedir. Anne o bulutun içindedir. Baba o bulutun içindedir. İçinde o bulutun içindedir. Ben, beni o bulutun boz bir parçası olmaktan kurtaracak olan sen, bana bir isim verecek olan sen, o bulutun içindeyiz.

Annem haklıydı. O gün gerçekten “tehlikeli” bir gündü. Annemle babamın genleri, deliler gibi bir araya gelmek istiyordu. Ben dünyaya gelmek istiyordum. Bana hamile kaldı. Hayatında ilk defa hamile kalıyordu. Sonra Asaf, onu tanıdık bir doktora götürdü. Benden kurtuldular. Ya da öyle sandılar. Annem narkozun etkisi geçip ayıldığında, önce kliniğin kirli beyaz duvarında asılı New York manzarasına, gökdelenlerin üzerinde kirli yün yığınları gibi yayılan bulutlara; sonra yattığı yatağın yanında, metal komodinin üzerinde duran cam sürahiye bakakaldı. Sürahinin içindeki kabarcıklı suya küçücük, sarı bir pervane düşmüş, çırpınıyordu. Annem kürtajın bir çocuğu unutmak için yeterli olmadığını, ne yaparsa yapsın benden kurtulamayacağını o an anladı. Cinsiyetimi tabii ki öğrenememişti; ama beni nedense her zaman bir oğlan çocuk olarak hayal ediyordu. Ailesinin benden hiç haberi olmadı. O günlerde arasıra annemle odasına kapanır, konuşur, dertleşirdik. Annem Asaf'ın en büyük aşkıydı. Asaf, onu kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yaptı, kötülük dahil. Ama başarılı olamadı. Annem onu bir daha görmek istemedi. Herşeyi geride bırakıp kurtulmak için Amerika’ya uçarken, beni İstanbul göklerine emanet etti. Burada büyüdüm, annemin İstanbul’unda, mavi gökyüzünde...

Bu yüzden, çocuk sayılmam yani. Çünkü bir anadan doğamadım, insanların hayatına karışamadım. Hiç bir zaman A nokta B nokta Ahmet filan diye bir ismim olmadı. İsimsiz bir hatıra olarak, bir hayalet hayatı yaşadım. Bir çocuk gölgesi, dünyaya hiç bir zaman gelmeyen, istenmemiş bir çocuk. Ölümsüz bir çocuk. E, benim de, kendime göre, “teorik” bir hayatım oldu. Hayallerin dünyasında bütün zamanların bilgisini kaptım.

Bin bir hayat hikayesi gördüm, babamın ve sizin hayatınızı yakından izledim. Yazdıklarınızı okudum, gazetelerinizi, en sevdiğiniz kitapları okudum, televizyon kanallarınızı seyrettim. Bütün bu insanlardan daha akıllı oldum... Böyle büyükler gibi konuşmamın nedeni bu. Garip geliyorsa kusura bakma alışacaksın. Hayat böyle... İnsan neler görüyor...

Hep böyle kalabilirdim. Ama annem babam öldüler. Şimdi hayatım sana bağlı. Anlıyor musun Umur? Anla. Susma. Yüzüme öyle boş boş bakma. Biliyorum o gece çok kıskanmıştın. Hem annemi, hem de Asaf'ı... Ölmelerini bile istemiştin, itiraf et. Bak bunca yıl sonra da olsa isteğin gerçekleşti, öldüler. Annem şimdi bir gazetenin üçüncü sayfasında, bileziği olmasa tanınmayacak, kanlı bir kol oldu. Beni hatırlayan da kalmadı artık, gökyüzünde yapayalnızım. Şimdi yazmalısın. Sen yazmazsan silinip gideceğim. Anlıyor musun? Ben, beni dünyanın bilgisinde boz bir bulut parçası olmaktan kurtaracak olan sen, bana bir isim verecek olan sen, o bulutun içindeyiz. Beni anlat. Bana bir ses ver. Bir ışık ver bana. Sesimi kağıda dök. Beni kurtar. Duydun mu? Umur, beni duyuyor musun?

Yarın: Jaluzi

Wednesday, 22 June 2011

Aşkın Alfabesi - I - Işık

Karanlıkta telefon çalıyor. Yerimden fırlıyorum. Başımda felaket bir ağrı. Asaf'ın bilgisayarı açık kalmış, ekran pırıl pırıl parlıyor odanın ortasında. Onun "guru" koltuğunda kıvrılıp uyuyakalmışım. Asaf nerede? Elim kendiliğinden elektrik düğmesine gitti. Işığı açtım. Çıplak, sarı ampul tavanda kötü kötü parlayarak beni kendime getirdi: "Asaf'ın evindesin. Dün Londra'dan geldin. Dün akşamdan beri çıkmıyorsun buradan. Asaf yok. Asaf on gün önce öldü." O zaman ben burada ne arıyorum? Seni buraya Tim getirdi. Tim nerede? Telefon çalıyor hala. Hay allah! Saat kaç? Bu vakitte arayan da kim? Emekler gibi yerdeki telefona gidiyorum. "Merhaba, benim" diyor genç bir ses, "N'aber Umur abi?" Sesi tanıyorum ama kim bu? Ağzım kurumuş, zorla "Kimsiniz?" diyorum. "Tim." diyor ses.

"Tim neredesin?" diye bağırıyorum, "Meraktan ölecektim, çabuk buraya gel! N'apıyorsun?" Tim gayet sakin bir sesle "Seni izliyorum" diyor, "İyi gidiyor"... "Ne iyi gidiyor? Ne diyorsun?" diyorum. "Kitap" diyor, "Farkında değil misin? Yarısını çoktan geçtik kitabın..."

"Tim saçmalama da çabuk eve gel" derken Türkçe konuştuğumu, Tim'in de telefonu açtığımdan beri gayet güzel bir İstanbul aksanıyla... Bir dakika bu telefon kesikti. Ne zaman açıldı? Tim? Ne Tim'i? Kimsin sen? Çıplak ampul bir çıtırtı çıkararak sönüveriyor. Sadece bilgisayar ekranının ve dışarıdan gelen sokak lambasının ışıklarıyla aydınlanan oda, az önceki karanlığına geri dönüyor. Tim'in sesi telefondan değil, odanın içinde duyuluyor, "Böyle daha iyi, loş". Tim az önce kalktığım koltukta oturuyor şimdi. Onu son gördüğüm yerde. Bana gülümsüyor.

"Kimsin sen?" diyorum korkuyla.

"Bir hayal diyelim" diyor adını Tim diye bildiğim yaratık.

Korkuyorum. "Ne demek o?" diyebiliyorum. Tim "İnsanlar her zaman ilgimi çekti" diye devam ediyor, "Hayalgücünüz öyle geniş, hayalleriniz öyle canlı oluyor ki... Bazen kurduğunuz bir hayal, kendi hayatını yaşamaya başlayabiliyor. Ben de bir hayalden ibarettim. Şimdi, beni hayal eden, öldü. Ben kendi hayatımı yaşıyorum. Yaşamak istiyorum".

Yüzümde beliren karmakarışık ifadeyi farkedip "Yahu öyle korkmasana" diyor, "Bir zararım olmaz kimseye. Son derece masum, suya sabuna dokunmayan bir isteğim, şu hayattan bir ricam var: Hatırlanmak... Unutulmamak."

"Kimsin sen?"

"Sana söyleyebileceğim bir adım yok, adım hiç konmadı" diyor. "Bu Tim nereden çıktı öyleyse?'" diyorum.

"Sana yalan söyledim" diyor. "Sana bu yaşıma kadar bir insanın hayalinde yaşayan, onun hayal dünyasına doğup orada büyüyen biri olduğumu söyleseydim, inandırıcı olmazdı. O zaman senden istediğim görevi yerine getiremezdin"...

"Saçma!" diye bağırıyorum, "Sen şimdi sadece birinin hayal ettiği bir varlık olduğunu, gerçek olmadığını mı söylemek istiyorsun? Londra'dan kalkıp buralara bir hayaletin peşinden mi geldim? Ölmüş arkadaşımın evinde bir hayalet yüzünden mi koca bir gün geçirdim?" Birden paniğe kapılıyorum, "Aman allahım, biraz önce Asaf'ın yazdığı her şeyi yokettim..."

"Herşeyden o kadar emin olma!" diyerek gülümsüyor sakin sakin. "Hiç bir şeyden o kadar emin olma."

"Bu Asaf'ın oğlu hikayesi nedir?" diyorum. Gülüyor. "Asaf'ın kanından geldiğim doğru, onun bir şeyi olduğum doğru. Ama oğlu muydum, kızı mıydım bilmiyorum" diyor. "Ama annem beni hep bir oğlan olarak hayal ederdi. Hem kendisine, hem de Asaf'a benzeyen bir oğlan çocuk." Sonra, sormama fırsat vermeden, yine aklımdan geçenleri okumuş gibi ekliyor: "Sana annem konusunda da yalan söyledim. İngiliz filan değildi." "Kimdi o zaman?" diyorum. "Biliyorsun aslında" diyor. "O parti gecesi öğrenmiştin, istersen bir de ben anlatayım"...

Yarın: İsim

Tuesday, 21 June 2011

Aşkın Alfabesi - H - Hediye

Asaf o hafta çocukluğundan beri ilk kez doğum gününü kutlamaya karar verdi. "Sen kovasın, yazın nasıl doğum günü kutlayacaksın?" dediğimde; asıl doğum gününün 23 Haziran olduğunu anne-babasının taa şubat ayına kadar onu nüfusa yazdırmak için beklediklerini, bu yüzden nüfus kağıdında kova, gerçek hayatta yengeç olduğunu; artı doğum günü ne olursa olsun, bizi bir araya getirecek büyük bir nedene ihtiyaç duyduğumuzu söyledi. Kaya ve Emel’i arayarak evinde yemeğe davet etti. Kaya, Fırat’ın gelip gelmediğini sormuş. Asaf geldiğini söyleyince Kaya “o zaman biz gelemeyiz” demiş. Asaf bunun üzerine iyice bastırmış, "Ne yani, beni doğum günümde yalnız mı bırakacaksınız?" demiş. Kaya’yı şüphelerinin tamamen saçma olduğuna ikna etmek için Fırat’ın Gülsen’e evlenme teklif ettiğini bile anlatmış. Fırat bunu duyunca biraz kızdı tabii. Bunu sadece ajansta çıkan rezaleti kısa kesebilmek için yaptığını, Kona kamyonları için yazdığı başlık alternatiflerini unutturabilmek için evlenme teklif etmek zorunda kaldığını söyledi. Gülsen barışmaya razı olmuş, ama o da evlilik hikayesinin uzak bir gelecekteki soluk bir belkiden ibaret olduğunu biliyormuş. Üstelik evlilik konusunda Asaf'ın iki sene önce söylediği şeyleri unutmamış, kendi görüşleri de aynen Asaf'ın görüşleri doğrultusundaymış.

Asaf yemek yapmayı pek bilmediği için, o akşam bol bol makarna pişirmiş, koca bir salata yapmış, çeşit çeşit peynirler almış, şaraplar açmıştı. Fırat, Gülsen ve ben önceden gidip akşam erkenden şaraba başlayarak kafayı bulduk. Asaf'a bir hediye almam gerekiyordu. Ama fazla param yoktu. Ben de bir sokak satıcısından, sallayınca içinde kar yağan plastik bir küre almıştım. Altına da şöyle bir not yazmıştım: "Mutlu yıllar. Sana doğum gününde Dünyanın Merkezi’ni hediye etmek istedim. Bence Dünyanın Merkezi tam elinde tuttuğun yerdir. Bana gülüp geçebilirsin. Ama bana inanırsan, sen de Dünyanın Merkezi'ni elinde tutabilirsin. Eh az şey değil, bu bir inanç meselesi."

Asaf hediyemi aldığında pek bir şey söylemeden gülmekle yetindi ve küreyi Fırat'ın hediye ettiği 1970'lerin porno filmleriyle dolu kasetle, Gülsen'in hediyesi "cep data-bank"ın yanına koydu. Kaya ve Emel'in gelip gelmediğini soran Gülsen'e gayet emin bir tavırla, "Gelecekler" dedi. Sonra mutfakta bana neden bu kadar emin olduğunu açıkladı. Çünkü Kaya Emel'i ne kadar kıskanırsa kıskansın, grupla birlikte takılmayı bir çeşit meydan okuma gibi görüyor ve kaçmayı gururuna yediremiyor olmalıydı. Yoksa çok önceden, bu meselenin kokusu daha ilk çıktığında, bizi- özellikle Fırat'ı- görmeyi bırakmış olmaları gerekirdi.

Salatayı, tabakları salona getirdiğimizde, Gülsen Asaf'ın kazara masanın üzerine bıraktığı cüzdanından, nüfus kağıdını çıkarmış, kahkahadan kırılarak vesikalık fotoğrafına bakıyordu: "Valla burada daha çok benziyorsun Leonard Cohen'ciğime". Asaf saçları şimdiki gibi kırlaşıp uzamadan, yüzüne bir kişilik gelmeden önce çektirdiği bu fotoğrafta dudaklarının üzerine takma gibi duran bir bıyık eklenmiş olarak kameraya gülümsüyordu. Cüzdanını Gülsen’in elinden aldı “Ya hepimizin gerçek yüzü vesikalık resimlerimizdeki gibiyse...” dedi ve Talking Heads’in Little Creatures albümünü koydu Dual pikabına. "Düşünsenize, tarihe kendi her günkü suratlarımızla değil, şu vesikalık fotoğraf suratlarımızla geçeceğiz"...

Işık’la Bodrum’dan döndüğümüzden beri bir kere, geçiştirme bir yemek bahanesiyle görüşebilmiştik. Yeni sevgilimi, beni anlayan ilk kadını, hayatımı kurtaracak iyilik perisini bizimkilerle tanıştırmayı çok istiyordum. Oysa yengeçler kraliçesi, İstanbul'a vardığımız saatlerden başlayarak bana karşı pek soğuktu. Gündüz telefonda yalvarmalarım sonuç vermemişti. Çıktığımız yemekte dünyamı karartan sözleri tekrarlıyor, belki de bir hata yaptığını, bana fazla umut verdiğini, sevgili olamayacağımızı söyleyip duruyordu. Zaten iki hafta sonra Amerika’ya, okuluna dönecekti. Hayatı Amerika’daydı. Oradaki İtalyan sevgilisinden mektuplar gelmişti. Evet, benimle çok güzel vakit geçirmişti, ama burada bırakmalıydık, tatil bitmişti.

Ben de bitmek üzereydim. Yengeçleri çok iyi tanıdığım halde başıma gelen mükerrer facialara inanamıyordum. Bizimkilere tabii ki işin aslını anlatamıyordum. Sözde esrarlı bir hava yaratarak adını bile söylememiştim yeni sevgilimin. Şarabın verdiği güzel cesaret duygusuyla dolunca Işık’ı tekrar aramaya karar verdim. Asaf, Gülsen ve Fırat'ın meraklı bakışları altında, gülümseyerek evinin numarasını çevirdim. Uzun uzun çaldırdım. Elimde telsiz telefon, bizimkileri odada bırakıp koridora çıktım. Tam herhalde evde değiller diye kapatacağım sırada Işık’ın annesi telefonu açtı. “Işık evde mi acaba? Ben Umur...” Işık biraz “rahatsız”dı. Odasından pek çıkmak istemiyordu, bütün gün kendini kapatıp müzik dinlemişti. O kadar çok ısrar ettim ve sevimlilik numarası yaptım ki, kadıncağız üzgün üzgün kızına seslenmek zorunda kaldı. Telefona gelen Işık’ın sesi uyuşuk, sadece benden değil her şeyden vazgeçmiş bir havadaydı. Ya sarhoştu, ya da başka bir şeyler içmişti. Benimle konuşamayacağını söyledi. Ben ateşli aşık ısrarıyla Bodrum’da olağanüstü güzel vakitler geçirdiğimizi, her yanı Bodrum’a çevirebileceğimizi (ne tuhaf dil sürçmesi) anlatıyordum. “Bak sana hep bahsettiğim arkadaşlarımla beraberiz, yemek var, şarap var. Sen de gelsen hem onlarla tanışırsın, hem de görüşmüş oluruz... Böyle bitirecek değiliz ya...” Işık çok derinlerden, çok uzaklardan bir sesle "Neden bitirmeyelim?" dedi, "Gümüşlük'teki şeytan minaresini hatırlıyor musun? Birbirimize değip geçtik işte, şimdi bitirsek beni hep güzel, parlak bir şeytan minaresi gibi aklında tutacaksın. Neden herşey böyle kolay olmasın". Sustum. İçimden "Şeytan minaresi sen değilsin, benim; beni böyle fırlatıp atamazsın" demek geliyordu ama sustum.

O sırada kapı çaldı. Asaf yanımdan geçip kapıyı açtı. Kaya’yla Emel gelmişlerdi. Beni kulağımda telsiz telefon, koridorda dikilmiş, allak bullak bir yüz ifadesiyle susarken görünce (Işık da karşı tarafta susuyordu) şaşırdılar. Asaf sessizce içeri girmelerini işaret etti. Kaya ve Emel meşhur çalışma-yatak-oturma-yemek ve geri kalan her şey odasına geçerken Asaf mutfağa gitti.

“Hep böyle susacak mıyız?”, “Umur, seni üzmek istemiyorum. Çok tatlı çocuksun. Ama, susmaktan başka çarem yok... Anla beni.” Tatlı çocuk anlıyordu da anlamak istemiyordu. Telefonu büyük bir çöküntü içinde, herşeyden umudumu kesmiş bir vaziyette kapattıktan sonra döndüğüm odada sessizlik hala sürüyordu. Fırat boş viski şişelerine bakıyor, Kaya’yla Fırat arasındaki büyük kavgadan haberi olmayan, ama Emel'e çoktan beridir gıcık kapan Gülsen, pikapta çalan "Lady Don't Mind"a ıslıkla eşlik ederek kasetleri karıştırıyor, Kaya ve Emel sessizce odanın bir köşesindeki yer yatağında oturuyorlardı. Sanki biraz önce gayet neşeli bir konuşma yapmışım, dünya umurumda değilmiş gibi odaya daldım ve “N’abersiniz millet?” dedim.

Emel neşeli olmaya çalışarak “Haberler sende yavrum, yeni yengemizle ne zaman müşererref oluyoruz” dedi. “Yenge”nin biraz hasta olduğunu, önümüzdeki hafta tanışacaklarını söyledim. “Nasıl tanıştınız?” diye sordu Emel, muhabbetli bir hava yaratmak için.

"Gümüşlük'te bir lokantada oturuyorduk.” diye anlatmaya başladım. “Bütün gün yönetmenin kaprisleriyle uğraşmaktan başım şişmişti.” Konuşan kızarmış balık sahnesine pek güldüler. Tam Işık’la tanıştığımız anı anlatırken Asaf içeri girdi, “Şarap mı, rakı mı, bira mı, ne?” diye sordu Emel’le Kaya’ya. Fırat kendi kendisine viski dolduruyordu. Hikayeme devam edecektim ki, Emel “Burcu ne burcu?” diye atıldı. Yengeç olduğunu söyledim. Bu acı gerçeği zaten daha önce öğrenmiş olan Fırat bize bakmadan “hıh hıh” diye güldü. Emel bir kahkaha attı. Kaya pis pis ikisine baktı. “Oğlum, ne içiyorsunuz, söyleyin de servis yapayım...” dedi Asaf. Emel evde yüklerini alıp çıktıklarını, biraz bira içseler yeteceğini söyledi. Kaya, Emel ve Fırat'ın gülüşlerinden başka bir mana çıkararak kızmış, hiç konuşmadan ayağa kalkıp pencereden dışarı bakmaya başlamıştı.

Biralar gelene kadar yine sessiz kaldık. Talking Heads bir yerde takıldı, aynı kelimeyi tekrar etmeye başladı. Gülsen hemen plağı kaldırdı. O yeni bir müzik aranırken içeri giren Asaf iki şişe birayı Emel’e uzattı ve bana “N’oldu sen çapkınlık maceranı anlatmıyor muydun?” diye sordu. Gözüm Kaya’da, tedirgin, dudak büktüm. Emel gülerek, “Çapkınlık deme oğlum, oğlan hayatının en heyecanlı aşkını yaşıyor, sesi titriyor anlatırken” dedi. Ama Asaf onu dinlemedi. Sinirli sinirli sigara içerek pencereden bakan, sırtı dönük Kaya’ya bakıyordu. Damdan düşer gibi “Bir dakika, öncelikle halletmemiz gereken bir mesele var burada” dedi. “Bütün geceyi kıskançlık gerilimiyle geçiremem.” Kaya bize baktı. Asaf birden Fırat’a döndü, Emel’i işaret ederek “Oğlum senin bu kızda gözün mözün var mı?” dedi. Fırat hiç beklemediği bir saldırıyla karşı karşıya kalmış gibi, önce Gülsen’e bir baktı, sonra dehşetle “Yok canım...” diye kekeledi. “Nereden çıktı şimdi bu?” Asaf Emel’e döndü, Kaya’nın kulaklarına kadar kıpkırmızı olmasına aldırmadan, sanki özel hayatlara da hiç çekinmeden müdahele edebilen bir kabile büyücüsü gibi, “Kızım senin bu delikanlıda gönlün var mı?” dedi. Emel sinirli sinirli güldü. “Buraya bu saçmalıklarla uğraşmaya mı geldik? Ben bütün bunları unuttuk, arkadaşlığımızı yeniden tesis edeceğiz sanıyordum”... Gülsen Fırat’ın başına dikilmiş, bilmediğim ne var der gibi bakıyordu.

Asaf derin bir nefes aldı. “Arkadaşlar bakın, bu yaşıma kadar bir sürü arkadaş grubum oldu. Bin kişiyle gezdim tozdum, yedim, içtim, sıçtım... Bir tek sizinle gerçekten anlaştığımı ve mutlu olduğumu hissediyorum... Siz de öyle düşünmüyor musunuz? Bugüne kadar ne hoş vakitler geçirdik. Bir düşünün, başka kimle, arabaya atlayıp, yıldız yağmuru görmek için taa Kilyos'a gider insan, gecenin ikisinde?”

Bir keresinde gazetede o gece sabaha karşı dörtte meteor yağmuru olacağını okumuş, Asaf'ın arabasına doluşup soluğu Kilyos’ta almıştık. Şehir ışıklarından uzakta, karanlık bir kıyıda, uzun zamandır yıldızları bu kadar açık seçik göremeyen bizler, kumlara oturup kalmıştık. Ucuz kanyak şişeleri. Bir battaniye üzerinde sıkışıp birbirimize iyice yakınlaşmışız. Emel’in başı Asaf'ın dizlerinde. Asaf Gülsen’e yaslanmış, ben Emel’in dizlerinde kıvrılıyorum. Fırat ve Kaya birbirlerine yaslanmış şarkı söylüyorlar. Biz de bildiğimiz kadarıyla şarkıya eşlik ediyoruz: “Will you still need me, will you still feed me, when I’m sixty-four?”... Uykumuz gelmişti, Beatles’tan alaturkaya atlamış “Solsan da sararsan da” havalarında gezinmeye başlamıştık. Saat dördü geçmiş ama meteor yağmuru başlamamıştı. Neredeyse gazetedeki küçücük bir habere kanıp buralara kadar geldiğimize pişman olmak üzereydik ki, birden Emel kayan bir yıldızı işaret etti: “Bakın bakın!” Baktığımız yerde iki yıldızın daha kaydığını gördük. Ben biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Böyle, ateşler içinde büyük taşlar göreceğiz sanıyordum saf saf... Ama kim takar, bu haliyle de meteor yağmuru öyle güzel bir şeydi ki... Nereye baksan bir yıldız kayıyordu. Bütün hayatımda gördüğümden daha çok kayan yıldız gördüm o gece... Asaf haklıydı. O geceki gibi bir kardeşlik duygusunu ben de hiç kimseyle yaşamamıştım.

Herkes o geceyi hatırlayıp bir iç çekti ve başıyla onayladı Asaf'ı.

Asaf laflarını tarta tarta, “Anlıyorum,"' dedi. "Aşk ilişkileri karmakarışık şeylerdir, herkes en yakınındakine sarkabilir, dikkatli olmak lazım. Kıskançlık yerine göre gerekli olabilir. Ama bir Kaya’yla bir Fırat birbirini kıskanamaz arkadaşlar." Gülsen bir şey söyleyecekti ki, Asaf lafını ağzına tıkadı: "Bir Gülsen de bir Emel'i kıskanamaz, senin de hikayeni biliyoruz. Biz arkadaşız arkadaşlar. Lütfen birbirimize iyi davranalım, bu grubu kaybedersek yazık olur... Yalnız kalırız, bizi kurtlar kapar. Manasız kıskançlıklara gerek yok... Haydi, bana iyi bir doğum günü hediyesi verin. Barışalım. Eskisi gibi arkadaş olalım.”

Sessizlik Kaya’nın bağırışıyla bozuldu. “Ya içelim o zaman be, kayan yıldızlar gecesine içelim, ananas korum.”

Neşeyle kadehlerimizi kaldırdık. Kaya şaka yollu, "Yine de karıma göz koyan varsa, baştan bileyim" dedi, "Sabah'ın üçüncü sayfasında onun bir vesikalık fotoğrafı, benim de karakol köşesinde kanlı ellerimle resmim çıksın istemiyorum yani"... Hepimiz kah kah kah güldük. Sahnenin sonunu haber veren bir filmsel işaret gibi, telefon çaldı.

Sustuk. Asaf sinirli sinirli telefona bakıyordu. Üçüncü çalışta Fırat “Açmayacak mısın?” dedi. Emel güldü, “Asaf'ın telefon sapığı saati galiba, açmaya korkuyor”. Beşinci çalıştan sonra telesekreter devreye girdi. Önce Asaf’ın sesi: “Ben Asaf. Lütfen ama lütfen sinyal sesinden sonra mesaj bırakın.” Derken bir bip sesi. Ardından telesekreterin cızırtılı hoparlöründen “My Funny Valentine” duyuldu. Hepimiz kaskatı kesilmiştik. Kaya gülmeye çalışarak atıldı: “Abi aç, serinkanlı bir şekilde konuş herifle. Bizi de sapığın teki arıyordu zamanında, böyle hırıl hırıl sesler yapıyordu; bak canım şu an sana iki kontur girdi, şu an üç, konturlar beş oldu, altı oldu, saymaya başladım. Sen sana girecek telefon faturalarını düşün dedim. Herif şak diye kesti aramayı”.

Asaf onun söylediği tek kelimeyi bile anlamamış gibi Kaya’ya bakıyordu. Birden, derinlerden, alaycı olmaya çalışan ama uyuşuk bir kız sesi duyuldu telesekreterin hoparlöründen... “My Funny Valentine’ı hatırlıyor musun Asaf?.. Your Funny Valentine is back canım... Hafif Hanım yurda döndü... Happy Birthday!” Ben bu sesi bir yerden tanıyordum. Karnımdan bir sıcaklık boğazıma doğru hücum etti. Kızın sesi devam ediyordu: “Ben olduğumu tahmin edersin, ararsın sanıyordum. Neyse, aramadığına göre hayatın çok değişmiş olmalı... Artık seni rahatsız etmeyeceğim.” Filmlerde donmuş kare birden canlanır ya, Asaf da hayata dönmek için silkinir gibi bir hareket yaptı ve hızla telefona uzandı. Telsiz telefonu kaldırdığı anda biz müziği, karşı tarafın sesini duyamaz olduk. Asaf titreyen bir sesle telefona “Işık?” dedi...

Yavaşça yerimden kalktım, hiç sesimi çıkarmadan odadan çıktım. Herkes Asaf'a bakıyordu. Bana dikkat etmediler. Asaf telefona “Işık sen misin? Gerçekten sen misin? Canım; bugün aldığım en güzel hediye, bu telefon" diyordu. Sonra "Alo? Aloo!” diye bağırdı. Işık kapatmış olmalıydı. Sokak kapısından çıktım ve kapıyı sessizce çekip kapattım. Düğmeyi zor bela buldum ama, ışık yanmadı. Merdiven otomatiği bozulmuştu. El yordamıyla, karanlıkta duvarlara tutunarak aşağıya indim.

Yarın: Işık

Monday, 20 June 2011

Aşkın Alfabesi - Ğ

Ğ, yumuşak g, Türkçe’nin yalnızlığı en iyi bilen ve 
yalnızlıktan en çok korkan harfidir. 
Bildiğiniz g harfinin üzerine küçük bir işaret, 
bir ters şapka koyarsınız, yumuşak g olur. 
Yumuşak g, hiç bir Türkçe kelimenin başında yer alamamıştır. 
Tek başına okunamaz bile. 
Ancak “yumuşak g” diyebilirsiniz ona. 
Ancak “yağmur” gibi kimi kelimelerin ortasında, 
sessiz bir ses olarak yer alır. 
“Londra'da yağmur yağıyor” derken 
“yağmur”u, ve "yağıyor"u yumuşak g okutur. 
Jim Beam şişesinin dibine varmak üzereyim. 
Beni bu eve getiren neydi unuttum. 
Asaf öldü mü, Işık öldü mü, 
Fırat nerede, arkadaşlarım beni neden burada bıraktılar? 
Bilmiyorum. İstanbul'da yağmur yağmıyor. 
Ben hikaye anlatmaya burada ara veriyorum. 
"Aşkın Alfabesi"ne, artık bir rüya olan ve 
yavaş yavaş hikayeye dönüşen gençliğimize, 
aşksız hayatlarımızın bu tuhaf dökümüne 
buraya kadar sabreden okur; 
şimdi okuduğun “yumuşak g” bölümünü sen doldur. 
Aşkın topu topu 29 harfle, 
29 başlık altında anlatılamayacağını biliyorum. 
Senin de içinden kimbilir ne alfabeler geçiyordur. 
 Bu alfabede eksik kalan yüz binlerce kelimeden 
istediğin kelimeyi bu bölümün başına yazabilirsin. 
Bu, senin kelimen olsun. 
Kendi hikayeni, “yumuşak g” bölümüne sen ekle.

Yarın: Hediye

Sunday, 19 June 2011

Aşkın Alfabesi - G - Gerilim

Asaf'ın telesekreter mesajları genellikle şöyle olurdu: “İyi günler. Ben Dr. Sigmund Freud... Bugünlerde değerli dostum Asaf'ın evinde kalıyorum. Bana her türlü sırrınızı açabilir, içinizi dökebilirsiniz. Sırlarınızı kırpıp kırpıp yıldız yaparım. Şimdi bir düdük çalacağım, sonra konuşun.” Ya da: “Alo, buyrun? (Sessizlik) Pardon kim? (Sessizlik) Kimi arıyorsunuz? (Sessizlik, ardından alaycı bir gülüş). Bu bir telesekreter notuydu. Şimdi bütün söylediklerinizi bir kere de düdük sesinden sonra tekrar ediniz”. En azından mesela “Buzz me, buzz me, buzz me baby, I’ll be waiting for your call” şeklinde şakacı bir bluesla karşılaşırdınız onu arayınca.

Bodrum’dan döndüğümde, arkadaşlarımı tek tek arayarak büyük müjdeyi verdim. Bim bam bom. Çok şükür dostlar. Benim de artık bir sevgilim var. Meğerse yokluğumda onlar da pek görüşememişler. Bir takım gerilimli meseleler doğmuş aralarında. Fırat bu konuda konuşmamayı tercih ettiğini söyledi. Sonunda gönlüme göre birini bulmama çok sevindi. Kızın yengeç olduğunu söyleyince, gülmekten kendisini alamadı: "Yine de korkma abi. Belki yükseleni farklıdır, bu sefer bu iş yürür". Kör aşık lafları ettim ben de: "Yürüyecek, yürümeli, hayatım buna bağlı, bu benim son şansım". Asaf'ı evinden aradım ve her zamankinden farklı bir mesajla, Asaf'ın acıklı sesiyle karşılaştım: “Ben Asaf. Lütfen ama lütfen sinyal sesinden sonra mesaj bırakın.”

Bir haftadır esrarengiz biri hemen hemen aynı saatlerde arıyor, bir süre telesekretere “My Funny Valentine”ı çaldırdıktan sonra kapatıyormuş. Asaf eve döndüğünde telesekreterinde en sevdiği şarkıyı bulup merak ve endişeye garkoluyormuş. Bir ara Emel’den kuşkulanmış ama Emel sertçe telefon sapıklığının kendisine göre bir zevk olmadığını söyleyip kestirip atmış. Asaf, mutlaka kendisini tanıyan, bu şarkıyı çok sevdiğini bilen birinden gelen bu mesajların, eski ve öfkeli bir sevgilinin tehditleri mi, yoksa sadece kötü bir şaka mı olduğunu bilemiyormuş ama sinirleri bir hayli bozulmuş, Chet Baker dinleyemez olmuş. Telesekretere bırakılan kaynağı ve amacı meçhul mesajlar dışında bir şeye daha bozuluyormuş:

Kaya da, Fırat da ayrı ayrı gelip Emel konusunda ona dert yanıyorlarmış. Herkesin dert ortağı olmak, Kaya’nın ayrı, Fırat’ın ayrı şikayetlerini dinlemek sinirlerini iyice geriyormuş. Grubun içine düştüğü bu karışık, kimin eli kimin cebinde meselelerine dayanamıyormuş. Emel’i çok sevdiği, sohbetini neredeyse bir tiryakilik gibi gördüğü halde gizli aşık durumlarından da sıkılmış. Bu sefer ilişkilerini kesin olarak bitirmiş.

Kaya Fırat’ı göz göre göre karısına sarkmakla suçluyormuş. Bu yüzden ikisi acayip bir kavga etmişler.

Olayı Fırat’tan ve Kaya’dan ayrı ayrı dinledim. Özeti şöyleydi: Fırat bir akşam Kaya ve Emel’in evine yemeğe gitmiş. Yanında da bir video film götürmüş: “Henry ve June”. Yemek yiyip filmi izlemeye başlamışlar. Kaya bir süre sonra zaten pek ahım şahım bir şey olmayan filmden sıkılmış, kenara çekilip gazete okumaya başlamış. Anais Nin’in bankacı kocasını, Henry Miller’le aldattığı ve tam yakalanır gibi olduğu "gerilimli-erotik sahne"de Fırat çok gülmüş. “Ya gelsene Kaya, ne güzel film” demiş. Kaya da, elindeki gazeteden bir haber başlığını yüksek sesle okuyarak filme filan ihtiyacı olmadığını zaten film gibi memlekette yaşadığımızı söylemiş: “Domatesin pahalısını aldığı için karısını beş yerinden bıçakladı”. Fırat Kaya’yla dalga geçmeye başlamış: “Kardeşim ne domatesi, o domatese gelene kadar karı koca arasında neler neler yaşanıyor kimbilir... Hayatımız devamlı yediğimiz her kazığı içimize atmakla geçiyor... Aman patron kızmasın, aman hanım darılmasın diye herşeyi içimize atıyoruz... Bunlar feci bir yığın oluyor. Ve tabii bum... İnsan birgün patlıyor... Domates momates bahane, aslında hepimizin birgün böyle flaşlı bir fotoğrafı çıkabilir o gazetenin cinayetler sayfasında...” Emel de eklemiş: ”Aslında hepimizin hayatı film gibi yani...” Fırat işi fanteziye dökmüş: “Ama canım, bu karısını bıçaklayan adamın hayatı Yılmaz Köksal, Aydemir Akbaş ve Zerrin Egeliler’in başrolünü oynadıkları bir film. Yönetmenliğini Kartal Tibet yapmış. Bizimkinde de başrolleri Tom Waits ve Winona Ryder oynuyorlar. Senaryo ve yönetim: Woody Allen.” Emel filmde, Anais Nin’i oynayan ve gerçekten kendisine biraz benzeyen Maria de Medeiros’u göstererek “Hayatımızın filminde, kendim için Winona Ryder’ı istemem. Beni bu kız oynasın...” demiş. Ve asıl kıyameti koparan Fırat’ın bu laf üzerine Emel’in ensesini okşayıp “Ben de Henry Miller’ın olayım...” deyişi olmuş. Ondan sonra ne gazete kalmış, ne film, ne gerilim. Kaya az kalsın dövecekmiş Fırat’ı. Fırat canını zor kurtarıp kaçmış. O günden beri görüşmüyorlarmış.

Fırat’la Asaf'a gittik. Asaf, Kaya’nın aslında çok iyi bir çocuk olduğunu ama aşk meşk konularında biraz cahil, kapalı ve deneyimsiz kaldığını söyledi. Kaya, Asaf'a uzun uzun dert yanıyormuş: “Emel'le Fırat bana bir çeşit Anais-Nin/Henry Miller muhabbeti açmaya çalışıyorlar” demiş. “Yani, seni bu konuda rahatsız etmek istemiyorum (Hoş aramızda ne gibi bir rahatsızlık olabilir) Ama iş dayanılmaz boyutlara ulaştı. Fırat Henry Miller’sa (tek kelime yazmamış adam nasıl Henry Miller olabilirmiş yani) ben Anais Nin’in bankacı (yani benim de bankacılıkla alakam olduğundan değil, hoş benim de işim hesap kitap) Anais Nin'in salak kocası mı oluyorum yani?.. Abi ben edebiyattan anlarım, şiir yazıyorum (yani beğenen var, beğenmeyen var (yani edebiyat bu) zevkler değişir. Ben tezimi Shakespeare’in Ondördüncü Henry’si üzerine verdim.”

Asaf, Henry’lerin, sayıların filan karışmasına pek aldırmamış. Kaya’nın tez filan vermediğini, okulu ikinci yılında terkettiğini Emel’den duymuşmuş zaten. Konu birden Kaya’nın asıl kuşkusuna gelmiş. "Abi, asıl sorun, (yani inan benim sorunum değil (Emel'den önce ne kadınlar gördüm (hepsi (yani ilki dışında) hepsi benden tatmin oldu) Emel orgazm olamıyor. Bu konuda bir öğüt (sen tecrübelisin, böyle şeylerle çok karşılaşmışsındır) bir öğüt verebilir misin?"

Asaf içi parçalanarak işin tekniğine ilişkin sudan açıklamalara girişmiş... Ve dehşetle Kaya’nın klitorisle henüz tanışmamış olduğunu, “oradaki o anlamsız çıkıntının” ne manaya geldiğini bile bilmediğini anlamış.

Fırat Kaya’nın cehaletine hem şaşırdı hem de biraz umutlandı: “Abi o zaman bana gelsin diyorum işte, hayatın gerçeklerini tatbiki olarak göstereyim şu kıza. O da Kaya’ya anlatır...” Asaf onu susturdu ve Emel’in Kaya’yı çok sevdiğini, Kaya’nın da gerçekten kıza aşık olduğunu, ne yapıp edip onların işine karışmamamız gerektiğini söyledi. Fırat, Emel’le aralarında mutlaka büyük bir aşk doğacağını söylüyordu. O yemeğe gittiği gece, mutfakta gizlice öpüştüklerini anlattı. Asaf buna inanmadı. Fırat yeminler ediyordu. Öpüşmüşlerdi. Bundan sonrası artık çok kolaydı. Artık Emel'in Kaya'yı bırakmasının zamanı gelmişti. Asaf, Emel'in temel meselesinin yalnız kalmaktan duyduğu inanılmaz korku olduğunu söyledi. Onun güvence arayan küçük bir kız gibi hareket ettiğini, herkesle bir tür baba-kız ilişkisine girdiğine dair beylik çözümlemeler yapmaya başladı. Asaf-Emel ilişkisini bilmeyen Fırat'ın verdiği cevaplar, tartışmanın diğer kızlara, sevişme pozisyonlarına uzaması içimi sıkmaya başlamıştı. Arkadaşlarımın konuşmasına uzaklaştım uzaklaştım, iyice uzaklaştığımda genel planda üçümüze şöyle bir baktım ve aslında hepimizin yalnız kalmaktan ölümüne korktuğumuzu düşündüm. Başta ben. Yoksa burada işim neydi?

Yarın: Ğ